Yirmi Altıncı Lem'a

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 374

<!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>neş’et eden ezvâk-ı ruhaniyeyi alıyoruz. O halde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız.

ONUNCU RİCA

Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken, birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:

“Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.”

Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.

İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada,






Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)Eyüp Sultan: (bk. bilgiler – Eyüp)
Hâkim-i Kadîr: sonsuz kuvvet ve kudret sahibi ve her şeyi hikmetle yaratan AllahSultan Eyüp Camii: (bk. bilgiler - Eyüp)
Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)cihet: taraf, yön
elem: acı, kederesaret: esirlik, tutsaklık
ezvâk-ı ruhaniye: ruhun aldığı zevklerfirkat: ayrılık
gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalmagalebe etmek: üstün gelmek
gam: sıkıntı, üzüntühazır zaman: şimdiki zaman
hususî: özelhâlet: durum, hâl
hâlet-i hayaliye: hayalî hâlibret: ders çıkarmak
iftirak: ayrılıkihtar etmek: hatırlatma
kabristan: mezarlıkmahfel: kapalı bölme, oda
menzil: ev, mekanmufarakat: ayrılık
müptelâ: bağımlımüstesna: dışında
nazar: bakış, dikkatnefis: insanın kendisi
neş’et eden: kaynaklananrica: ümit
rikkatli: dokunaklı, acıklısuret: biçim, şekil
vaziyet: durumâfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler
İstanbul: (bk. bilgiler)

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 375

<!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>gezer gibi görülüyor; ileride kat’iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neş’eli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki:

O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.

Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.

Evet, bu hakikati Kur’ân ve iman o derece kat’î bir surette ispat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamışsa, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ-ı lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip mükrimâne ve şefîkane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz’î şeyleri dahi muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm, masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz





Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî
: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)]


<TBODY>
</TBODY>
Kosturma: (bk. bilgiler)
Kur’ân-ı Hakîmin nuru: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân’ın nuru, yol göstermesi aydınlığı
Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
Sâni-i Kerîm: sonsuz kerem ve cömertlik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah
ahbap: dostlar, sevgililer
bilbedahe: apaçık bir şekilde
câmi: kapsamlı, içine alan
cüz’î: ferdî, az, küçük
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr fikrî
dehşet: korku, ürküntü
ehemmiyet: önem, değer
elîm: acı ve sıkıntı veren
envâ-ı lütuf: iyilik çeşitleri
ervâh-ı bâkiye: kalıcı ve devamlı ruh
ferah: rahatlık
firak: ayrılık
gurbet: yalnızlık, yabancılık, vatandan uzak kalma
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, esas
hazin: hüzünlü, acıklı
hâlet: durum, hal
iftirak: ayrılık
ihsan: bağış, iyilik
ihtar etmek: hatırlatmak
inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek
irşad: doğru yolu gösterme
kabristan: mezarlık
kat’iyen: kesin olarak
kat’î: kesin olarak
masnu: san’at eseri
masnuat: san’at eseri varlıklar
merhametsiz: acımasız, şefkatsiz
muhafaza etmek: korumak
mükrimâne: cömertçe
rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
suret: biçim, şekil
sureten: görünüşte
sürur: mutluluk, sevinç
tabakat: tabakalar, dereceler
tezyin etmek: süslemek
vaziyet: durum
visal: kavuşma
zabit: subay
zerre miktar: azıcık
âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi
İstanbul: (bk. bilgiler)
şefîkane: şefkatlice, merhametli olarak
şimal-i şarkî: kuzey doğu

<TBODY>
</TBODY>

 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 376

idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sümbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o sevgili masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar.HAŞİYE-1

İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethane kendime buldum. Gavs‑ı Âzam (r.a.) Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabip ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) Mektubatıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.

İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zatlar! Kur’ân’ın verdiği ders-i iman nuruyla, ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.

ON BİRİNCİ RİCA

Esaretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes’ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum; Darü’l-Hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir



[NOT]Haşiye-1 Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde ispat edilmiştir.
[/NOT]




Abdurrahman
: (bk. bilgiler)




Boğaz
: İstanbul Boğazı
Dârü’l-Hikmet: 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluşFütuhu’l-Gayb: [Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.)]
Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)]Hâlık-ı Rahîm: sınırsız şefkat sahibi ve yaratıcı olan Allah
Mektubat: İmam-ı Rabbânî’nin bir eseriSarıyer: (bk. bilgiler)
akıbetsiz: neticesizbid’at: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey
biraderzade: kardeş oğlu, yeğencihet: yön, taraf
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkârders-i iman: iman dersi
enîs: dostesaret: esirlik, tutsaklık
ezvâk: zevkler, lezzetlerhadsiz: sınırsız, sayısız
hakikat: asıl, gerçek, doğruhalvet: yalnızlık, tek başına kalma
halvethane: yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yerhayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
hayat-ı içtimai: sosyal hayathaşiye: dipnot
hususan: özellikleidam etmek: yok etmek
ihtar: hatırlatmaihtar-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın ihtarı, hatırlatması
kabristan: mezarlıkkıymettar: değerli
mahvetmek: bozmak, dağıtmak masnu: san’at eseri
merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmişmeslek-i ilmiye: ilim mesleği
mes’ûdâne: mutlu bir şekildemuaşeret: insanlarla birlikte yaşayıp iyi geçinmek, insanların içine girme
muvakkaten: geçici olarakmünasip: uygun
mürşid: doğru yol gösterenmüşfik: şefkatli
nimet: iyilik, lütufnur: aydınlık
nâhoş: hoş olmayanrahmet: şefkat, merhamet
rica: ümitrisale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
sair: diğer, başkasefahet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
tabip: doktortahattur eden: hatırlayan
uzlet: yalnızlığa çekilmekzayi etmek: kaybetmek
ziyade: çok, fazlaÇamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)
âli: yüksekünsiyet: arkadaş, dost
üstad: hoca, öğretmenİmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)
İstanbul: (bk. bilgiler)

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 377

<META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı mâneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes’ut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.

Birden, esarette, Kosturma’daki camideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıptayla bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?”

Her neyse... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim; bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.

O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu.





Abdurrahman: (bk. bilgiler)Bâkî-i Sermedî: varlığı sonsuz ve sürekli olan Allah
Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten AllahKosturma: (bk. bilgiler)
alâkadar: alâkalı, ilgilibekà: devamlılık ve sonsuzluk
biraderzade: yeğencihet: yön
cismen: beden olarakdivane: akılsız
dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkünesaret: esirlik
esbab: sebeplerevlâd-ı mâneviye: mânevî evlâd
felsefî: felsefeyle bağlantılıfâni: geçici, ölümlü
gıpta: özenti, hayranlıkhad: derece, seviye
hakikat: gerçekhavsala: anlama gücü
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatıhaysiyet: itibar
hizmetkâr: hizmet eden kimsehâlât: durumlar, haller
intibah: uyanmaintibah-ı ruhî: ruhta meydana gelen uyanış
kâtip: yazıcı, yazarmaatteessüf: ne yazık ki
maden-i tekemmül: mükemmelliğe ulaşma kaynağımedar-ı saadet-i dünyeviye: dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi
medar-ı tenevvür: aydınlanma sebebimerbut: bağlı
merhum: Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş kişimesele: konu
mes’ut: mutlumevki: yer, konum
muvaffakiyet: başarımüptelâ: bağımlı
müracaat etmek: başvurmakneşr-i ilim: ilmi yayma
nihayet-i acz: sınırsız güçsüzlükrica: ümit
sadakatli: bağlı, sadıktaharrî: araştırma, inceleme
tahsil etmek: elde etmek, kazanmaktalebe: öğrenci
terakkiyât-ı mâneviye: manevi ilerlemelertetkik etmek: incelemek
teveccüh eden: yönelen, ilgi duyantevehhüm: sanma, zan
ulûm-u felsefe: felsefî ilimlerulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler
ziyade: çok, fazlaÇamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)
âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyenİstanbul: (bk. bilgiler)

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 378

<META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.

Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur’ân-ı Hakîmden gelen Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle ders verilen tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümatı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler burhandan birtek burhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:

Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: “Bu kâinattaki esbabın tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük birşeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”

O vakit, nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:

En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar,





Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi AllahHâlık: her şeyi yaratan Allah
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ânLâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur
beyan: açıklama, anlatımburhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
cihet: taraf, yöncüz’î: ferdî, az, sınırlı
dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlıkehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlaresbab: sebepler
ezcümle: örneğinfelsefî: felsefe ile ilgili
fünun-u hikmet: felsefeye dayalı bilimlerfünun-u medeniye: modern ilimler
hikmet-i ecnebiye: Batı felsefesihikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet
hububat: tohumlar, taneli bitkileriktifâ etmek: yetinmek
inkişaf etmek: açığa çıkmakistinad etmek: dayanmak
kerem: cömertlikkudret: güç, iktidar
lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!mevcudat: varlıklar
muzafferiyet: zafer kazanmamuzafferiyet-i kalbiye: kalple kazanılan mânevî zafer
mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler (mâ-lâ)müdahale: karışma
münazara: tartışmamünâzarât-ı nefsiye: nefisle yapılan tartışma
mütefelsif: felsefe ile uğraşmış olan, filozoflaşmışnam: isim, ad
namına: adınanefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
neticelenmek: sonuçlanmaknur: aydınlık
nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nururahmet: İlâhî şefkat, merhamet
risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisisuret: biçim, şekil
sırr-ı tevhid: Allah’ın birlik sırrıtabiat: temel yapı
teneffüs etmek: nefes almaktevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme
ulûm-u felsefi: felsefî ilimlervekâlet: birinin yerini tutma
zulümat: karanlıklarzulümat-ı ruhiye: ruhla oluşan mânevî karanlıklar
şer: kötülük

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 379

bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyleyse, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütün esbab-ı maddiyeye taksim edilecek, veyahut bütünü birden birtek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâciptir, zarurîdir. Çünkü birtek zâta, yani, bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihata ediyor. Ve madem ilminde herşeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem, bilmüşahede, her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle, nihayetsiz san’atlı masnular vücuda geliyor. Ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ ile, hangi şey olursa olsun icad edebildiğini, hadsiz kuvvetli delillerle çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektup ve Yirmi Üçüncü Lem’anın âhirinde ispat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.

Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitap birden herbir göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası, bir miktar-ı muayyenle taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak, emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhuletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u haricî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.


[NOT]Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82[/NOT]





Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten AllahKadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allahazamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü
beyan etmek: açıklamak, anlatmakbilmüşahede: gözle görerek
cihet: yöncilve: görünme, yansıma
ecza: kimyevî özelliği olan maddeesbab-ı maddiye: maddî sebepler
hadsiz: sınırsız, sayısızharikulâde: olağanüstü
hikmet: fayda, gayehilkat: yaratılış
hususan: özellikleicad etme: var etme
ihata etmek: içine almak, kapsamakihata-i ilmiye: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi
ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilimintizamat: düzenler
irade: isteme, dilemekat’î: kesin
kudret: güç, kuvvet, iktidarlem’a: parıltı
mahiyet-i ilmiye: ilmî mahiyet; ilmen var olan asıl, özmahlûk: yaratılmış, yaratık
mahsus: has, özelmasnu: san’at eseri
mevcudat: varlıklarmiktar-ı muayyen: belirlenmiş miktar, ölçü
muhal: imkansıznihayetsiz: sınırsız
nukuş-u hikmet: her şeyi bir sebebe, gayeye, faydaya binaen yaratan Allah’ın san’atlı nakışlarınâfiz: etkili; derinlere işleyen
risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisisuhulet: kolaylık
suret-i mahsusa: özel görünümtaayyün etmek: belirlemek
tahakkuk eden: gerçekleşentaksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak
tefrik etmek: ayırmakvâcip: gerekli, şart
vücud: varlıkvücud-u haricî: maddî vücut
vücuda gelmek: meydana gelmekâhir: son

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 380

Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük birşeyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizanla toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san’atını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icad edemez. Öyleyse, herhalde, onlar icad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâından nümuneler, içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû-yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizanla ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre mânevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde birtek şekil ve miktarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücut vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.Evet, bu hakikate binaen,
اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
bu âyet-i azîmenin sırrıyla, HAŞİYE-1 bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, birtek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun miktar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerrâtı,



[NOT]Haşiye-1 Yani, “Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar da, asla bir sineği halk edemezler.” Hac Sûresi, 22:73.
[/NOT]





Alîm-i Külli Şey
: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah





Kadîr-i Ezelî
: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
anâsır: unsurlar, elementlerbilbedahe: açıkça
binaen: dayanarakcihazat: cihazlar, organlar
câmid: cansızdaima: sürekli, devamlı
dekaik: inceliklerehl-i akıl: akıl sahipleri
ekser: çokenvâ: neviler, türler
esbab-ı maddiye: maddî sebepleresbab-ı tabiiye: doğal sebepler
eşkâl: şekiller, biçimlereşya: varlıklar
fihriste: özet, listehad ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
hadsiz: sayısızhakikat: gerçek, esas
halk etmek: yaratmakhaşiye: dipnot
heyet: genel yapıhususî: gerçek
hülâsa: özet, özicad etme: var etme, yaratma
ihtiyar: irade, dileme, seçim gücüimkân: mümkün, olabilirlik
intizam: düzen, ahenkittifak: anlaşma, birlik
kemâl-i san’at: san’at mükemmelliğikâinat: evren
miktar-ı muayyen: belirlenmiş miktarmizan: ölçü, denge
mizan-ı mahsus: özel ölçümuntazam: düzenli
muntazaman: düzenli olaraknevi: çeşit, tür
nümune: örnekrû-yi zemin: yeryüzü
sırr-ı hilkat: yaratılış sırrıtakdir etmek: belirlemek
umum: bütün, genelvücud: beden, varlık
vücuda gelmek: meydana gelmekvücut vermek: yaratmak, var etmek
zerrât: zerreler, atomlarzîhayat: canlı
âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 381

<META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>muntazaman çalıştıramazlar. Öyleyse, bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek Sahib-i Hakikîleri başkadır.

Evet, öyle bir Sahib-i Hakikîleri var ki,
1 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, birtek çiçek kolaylığında icad eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. Emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ’ a mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icad ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrat Onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihayet kolaylıkla icad eder. Ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyârat mutî bir ordusu olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücuda gelir. Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisap kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Firavunun sarayını harap eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde ispat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisap noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de, herşey, o kudret-i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa esbab-ı tabiiyenin fevkinde mucizât-ı san’ata mazhar olabilir.



[NOT]Dipnot-1 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.
[/NOT]



Firavun
: (bk. bilgiler)




Nemrud
: (bk. bilgiler)

Sahib-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah
ahvâl: haller, durumlar
bilbedahe: açıkça
düstur: kanun
ehemmiyet: önem, değer
esbab: sebepler
esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler
eşkâl: şekiller, biçimler
eşya: şeyler, varlıklar
fevkinde: üstünde
fihriste: öz içerik, plân
hadsiz: sayısız
hakikat: asıl, gerçek, doğru
harap etmek: yıkıp yok etmek
icad etmek: yaratmak, var etmek
ihyâ: diriltme, hayat verme
ilm-i ezelî: Cenâb-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi
intisap: bağlanma
intisap etmek: bağlanmak
istinaden: dayanarak
kudret: güç, kuvvet, iktidar
kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz güç, kuvvet, iktidarı
madde-i unsuriye: bir varlığı oluşturan temel madde
mazhar olmak: sahip olmak, elde etmek
mevcudat-ı bahariye: bahar mevsiminde ortaya çıkan varlıklar
mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri
muntazam: düzenli
muntazaman: düzenli olarak
mutî: emre uyan, itaat eden
mâlik: sahip
nefer: asker, er
nihayet: sınırsız
risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
seyyârat: gezegenler
sıfât: vasıflar, özellikler
taayyün etmek: belirlemek
vesika: belge
vücuda gelmek: var olmak
zemin: yer
zerrât: zerreler, atomlar
zîhayat: canlı
âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
şah: padişah, sultan
şahsiyet: kişilik

<TBODY>
</TBODY>

 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 382

<META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Elhasıl, herşeyin nihayet derecede hem san’atlı, hem suhuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüz bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp imtinâ dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.

İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir burhanla, şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve, lillâhilhamd, tam imana geldi. Ve dedi ki:

Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icad edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyleyse, benim Rabbim Odur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar, “Haydi, gir” der.

İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünununa sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ân’ın lisanındaki mütemadiyen Lâ ilâhe illâ Hû ferman-ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tagayyür etmez kudsî bir rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder!






Hâlık: her şeyi yaratan AllahKadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yokturRab: varlıkların her türlü ihtiyacını karşılayan onları terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah
bedbahtlık: talihsizlik, bahtsızlıkburhan: güçlü ve sarsılmaz delil
cevv-i hava: hava boşluğucihet: şekil, yön
ecnebî: yabancıehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlarelhasıl: kısaca, özetle
felsefî: felsefeye dayalıferman-ı kudsi: kutsal bir makamdan gelen buyruk
fünun: fenler, ilimlerhafî: gizli
hakikat: gerçek, esashalk etmek: yaratmak
hâtırât-ı kalb: kalbe gelen hatıralar, isteklericad etmek: yaratmak, var etmek
ihtiyac-ı ruh: ruhun ihtiyacıimkân: olabilirlik
imtinâ: imkânsızlıkkudret: güç, iktidar
kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsallillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!
lisan: dilmahiyet: öz nitelik, özellik
muhal: imkânsızmuhit: herşeyi içine alan, kuşatan
muvakkat: geçicimâlik: sahip
mümkün: imkan dahilinde olan, olabilirmümteni: imkansızlık
mütemadiyen: sürekli olaraknefs: insanı kötülüklere, yasak zevk ve isteklere yönelten duygu; kişinin kendisi
netice: sonuçnihayet: son
niyaz: dua, yalvarmaniyaz-ı ruh: ruhun yalvarıp yakarması
rükn-ü imanî: imanın şartı, esasısaadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
sarf eden: harcayansemâ: gökyüzü
semâvât: göklersuhuletli: kolay
suret: biçim, görünüştagayyür etmek: değişmek
tebdil etmek: değiştirmek, dönüştürmekvekil: sözcü
vücud: varlıkvücuda gelmek: ortaya çıkmak, var olmak (bk v-c-d)
zahir: açık, âşikarzedelenmek: zarar görmek
zulümat: karanlıklarâhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayatıslah etmek: düzeltmek, iyileştirmek
şakird: talebe, öğrenci

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 383

Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana yazdırıldı diyebilirim. Her neyse, sadede dönüyorum.

Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadakatsizliği neticesinde o şâşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftun olduğu ezvâkın yerinde mânevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir teselli, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, akıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakikî, daimî ve tatlı ezvâk-ı imaniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u tevhidde bulduğum gibi, ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhidle çok hafif ve hararetli ve nurlu gördüm.

Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem imanlı ihtiyarlar, “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip mesrurâne şükretmelisiniz.

ON İKİNCİ RİCA

Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı Hakîmin nüktelerine,






Barla: (bk. bilgiler)Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
Elhamdü lillâhi alâ külli hal: her hâl ve durumda Allah’a hamd olsunIsparta: (bk. bilgiler)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ânLâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur
akıbetsiz: sonuçsuzdaimî: sürekli, devamlı
derc: yerleştirmeebedî: sonsuz
ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimselerehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
elemli: acıklı, üzücüesaret: esirlik, tutsaklık
ezvâk: zevkler, lezzetlerezvâk-ı dünyeviye: dünyaya ait zevkler
ezvâk-ı imaniye: imanın verdiği zevk ve mânevî lezzetlerfelillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!
gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memlekette olmahakikatsiz: asılsız, bir gerçeğe dayanmayan
hakikî: gerçekhararetli: sıcak
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatıihtilât: insanlarla diyalog kurma
ihtiyar: irade, istekihtiyare: yaşlı kadın
inkişaf ettiren: ortaya çıkarankemâl-i merhamet: mükemmel ve kusursuz şefkat
meftun: düşkünmen etmek: yasaklamak
mesrurâne: sevinçli bir şekildemuhabere: haberleşme
muhterem: hürmete lâyıknahiye: bucak
nazar: bakış, görüşnefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
nefiy: sürgünneticesinde: sonucunda
niyaz: dua, yalvarmanur: aydınlık, ışık
nur-u tevhid: Allah’ın birliğini kabul etmekle elde edilen nurnâhoş: hoşa gitmeyen
nükte: ince anlamlı sözrica: ümit
sadakatsizlik: sadakate, bağlılığa ters hareket etmeksadede dönmek: asıl konuya dönmek
sakîl: çirkin, ağırvaziyet: durum, hâl
vefâdâr: vefâlı olanvilâyet: il
vâ esefâ, vâ hasretâ: “Esefler olsun/yazıklar olsun” anlamında bir ifadezulmetli: karanlıklı
zâhiren: dış görünüş itibariyleİstanbul: (bk. bilgiler)
şâşaalı: gösterişli, göz alıcı şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 384

sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.

Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat, vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.

Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.

O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.

O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş





Abdurrahman: (bk. bilgiler)ahbab: dostlar, sevenler
akarib: akrabalar, yakınlarbiraderzade: kardeş oğlu, yeğen
dair: ilgili, aitdehâ: olağanüstü zeka sahibi olma
derc etmek: içine yerleştirmekecel: ölüm vakti
elîm: acı ve sıkıntı verenel’an: halen, şimdi
esaret: esirlik, tutsaklıkevlâd: çocuk
evvel: önceezvâk: zevkler, lezzetler
fevkinde: üstündefıkra: bölüm
gurbet: gariplik, yabancı memlekette olmahayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
hazîn: hüzün veren, acıklıihsan etmek: bağışlamak, sunmak
iman-ı bi’l-âhiret: âhirete imanirtibat: bağ, ilişki
keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hâl ve özellikmahiyet: nitelik, özellik
maksad: amaç, hedefmedar-ı teselli: teselli kaynağı
merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmişmes’udâne: mutlu bir şekilde
muhabere etmek: haberleşmekmuktedir: güçlü, iktidar sahibi
mâlik: sahipneşr-i esrar-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın içindeki sırları anlatan risaleleri neşretme, yayma
nüsha: kopyarisale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
sadakat: bağlılıksadık: doğru, bağlı
suret: biçim, şekiltab ettirmek: bastırmak
talebe: öğrencitasavvur: düşünme, hayal etme
tiryak: derman, ilâçvasıtasıyla: aracılığıyla
vaziyet: durum, hâlvâ hasretâ: ne yazık ki
zarfında: içindezâhir: açık bir şekilde görünen

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 385

senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür’at-i teessür, mukavemetimi kırıyordu.

Birden, 1 كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَâyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti.
Bana يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 2 dedirtti ve onunla hakikî teselli verdi.

Evet, ben o hâlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkatü’s-Sünne Risalesinde işaret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:

Biri, elli beş yaşıma kadar elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Said’lerin kabri üstünde bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.


[NOT]Dipnot-1 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz.” Kasas Sûresi, 28:88.Dipnot-2 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.[/NOT]




Abdurrahman
: (bk. bilgiler)




Barla
: (bk. bilgiler)
Mirkatü’s-Sünne Risalesi: Risale-i Nur’un içinde bulunan ve Sünnet-i Seniyyeye bağlılığın öneminin anlatıldığı risale; On Birinci Lem’abâki kalan: geri kalan
defnedilmek: gömülmek.ecza: cüzler, parçalar
esaret: esirlik, tutsaklıkfevkinde: üstünde
firkat: ayrılıkgurbet: gariplik, yabancı memlekette olma
hakikî: asıl, gerçekhayat-ı ömür: ömür boyu geçirilen hayat süreci
hayrülhalef: bir kişinin ardından bıraktığı ve onun yerine geçecek olan hayırlı kişihazîn: hüzün veren, acıklı
hususî: özelhâlet: durum, hâl
hâlî: ıssızhüzün: üzüntü
hırkatli: yakıcıinkişaf etmek: açığa çıkmak
insaniyet: insanlıkitibarıyla: bakımından
levha: tablomedar: dayanak noktası, kaynak
medar-ı teselli: teselli kaynağımerhume: vefat eden kadın
mes’udâne: mutlu bir şekildemuhafız: koruyucu
muhatap: hitap edilenmukavemet: dayanma, karşı koyma
nur: aydınlık, ışıkrikkat: acıma
sadık: doğru, bağlısür’at-i teessür: çok çabuk ve hızlı etki altında kalma
tahammül: dayanma, katlanmatalebe: öğrenci
teessürât-ı hazîne: hüzün dolu üzüntülertesir: etki
teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmakvalide: anne
vazife-i uhreviye: âhirete ait görevzayiat: kayıplar
zâhiren: görünüş itibariyleâyet-i kudsiye: kutsal âyet

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 386

İkinci cenaze, zaman-ı Âdem’den (a.s.) beri, benim hemcinsim ve nev’im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi gördüm.

Üçüncü cenaze ise, insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti.

İşte, Abdurrahman’ın vefatının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerime, mânâ-yı işarîsiyle imdada yetişti:

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 1


Evet, bu âyet bildirdi ki: Madem Cenâb-ı Hak var; O herşeye bedeldir. Madem O bâkidir; elbette O kâfidir. Birtek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye mânevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor. Üçüncü Lem’ada bu sırrın izahı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki:

2 كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa
يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 3 beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:

Birinci defa يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbapların zevâlinden ve rabıtaların kopmasından neş’et eden hadsiz mânevî yaralar içinde bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inde bir tedavi başladı.



[NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.Dipnot-2 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.
Dipnot-3 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.[/NOT]






Abdurrahman: (bk. bilgiler)Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
ahbap: dostlar, sevilenleralâkadar: alakalı, ilgili
ameliyat-ı cerrahiye: cerrahî ameliyatasır: yüzyıl
bâki: devamlı, kalıcı, sonsuzcilve-i inâyet: İlâhî yardımın yansıması ve görünmesi
cilve-i nur: İlâhî nurun yansıması ve görünmesidefnedilmek: gömülmek
dehşetli: korkunç, ürkütücüelîm: acı ve sıkıntı veren
hadsiz: sayısızhazîn: hüzün veren, acıklı
hemcins: aynı türden olanhâlet: durum, hâl
hüzün: üzüntüiktifâen: yeterli görerek
ilâ âhir: sonuna kadarimdada yetişmek: yardım eli uzatmak
izah: açıklamakâfi: yeterli
mazi: geçmişmezkûr: adı geçen
meâl: açıklama, anlammânâ-yı işarî: işaret olarak ifade edilen anlam
nev’i: çeşit, türneş’et eden: kaynaklanan
rabıta: bağlantıseyyar: gezen, dolaşan
suret: biçim, görünüştecessüm etmek: cisimleşmek
vefat eden: ölenzaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı, insanlığın ilk devresi
zevâl: gelip geçicilik, yoklukzîhayat: canlı
âlem: dünya, evrenâyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 387

İkinci defa 1 يَابَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi, bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani, “Sen bâkisin. Giden gitsin, Sen yetersin. Madem Sen bâkisin; zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem Sen varsın; Senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir, ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hırkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye, sürurlu, neş’eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâp etti. Lisanım ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrât-ı vücudum “Elhamdü lillâh” dediler.

İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz’ü şudur ki:

Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar hizmeti HAŞİYE-1 güya hiss-i kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabul ettim. HAŞİYE-2 Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde



[NOT]Dipnot-1 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.
Haşiye-1 İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddit Abdurrahman’ları da yetiştirdi.

Haşiye-2 Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık olduğunu gösterdi.HAŞİYE Risale-i Nur’un birinci şakirdi Mustafa’nın istikbale liyakatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hadise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: “Sen aşağıya inme. Ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım.” Üstadım “Hayır,” dedi. “Sen kapıdan çık” diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Halbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman‘la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki:

 “Üstadın seni kabul etmeyecek; fakat ben sana açılacağım” diyerek, arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa’ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahit olmuştur. Hüsrev (Evet)
Hüsrev’in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa’yı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti.

Said Nursî
[/NOT]



Abdurrahman: (bk. bilgiler)
Barla: (bk. bilgiler)
Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun!
Küçük Ali: (bk. bilgiler)
Mustafa/Kuleönlü Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk)
adem: yokluk, hiçlik
arefe: bayramın bir gün öncesi
bedel: karşılık
bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak
bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz
cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü, yansıması
cüz’: kısım, parça
dair: ilgili, ait
elhak: gerçekten
elîm: acı ve sıkıntı veren
evvel: önce
fenâ: gelip geçicilik
firkatlı: ayrılıklı
hadise: olay
hadsiz: sayısız
hazîn: hüzün veren, acıklı, kederli
haşiye: dipnot
hiss-i kablelvuku: birşeyi olmadan önce hissetme duygusu
hususan: özellikle
hâlet: durum, hâl
hâlet-i ruhaniye: ruhen içinde bulunulan hâl
hüküm: karar, söz
hüzün-engiz: hüzün dolu
hüzüngâh: hüzün veren yer
hırkatli: yakıcı
ihlâs: samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
ilmihâl: din kurallarını içeren bilgiler
inkılâp etmek: dönüşmek
intisab: bağlanma
istikbal: gelecek; bir kişiyi karşılama
kâfi: yeterli
kıymettar: değerli
lisan: dil
lisan-ı hâl: hâl ve beden dili
liyakat: lâyık olma
makam: yer
menzil: yer, mekân
merhem: ilaç, çare
mevt: ölüm
müteaddit: bir çok
namında: adında
sürurlu: mutlu, sevinçli
sırr-ı İslâmiyet: İslâmiyetin sırrı, hakikati
tasdik etmek: doğrulamak
tebeyyün etmek: anlaşılmak, açığa çıkmak
tiryak: derman, ilâç
zerrât-ı vücud: vücudun zerreleri
zeval: gelip geçicilik, yok olma, son bulma
ziyade: çok, fazla
ünsiyetli: dost, canayakın
şakird: talebe, öğrenci

<TBODY>
</TBODY>



 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 388

<META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>ve benden sonra hayrülhalef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı nümune olarak bana göndermiş ki, “Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”

Evet, lillâhilhamd, otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit dedim: “Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve onunla o mânevî yaraların en mühimini tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir.”

İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firaktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi, anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i kerime tedavi etti, şifa verdi. Elbette, Kur’ân-ı Hakîmin eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçları vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.

Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyade dua-yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyade müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş, elîm bir surette size göstermekten maksadım, Kur’ân-ı Hakîmin kudsî tiryakı ne derece harikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.






Abdurrahman: (bk. bilgiler)Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk)Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
biraderzade: kardeş oğlu, yeğendua-yı rahmet: rahmet duâsı
eczahane-i kudsiye: mânevî ve kutsal eczahaneelîm: acı ve sıkıntı veren
evlâd: çocukevlâd-ı mânevî: mânevî evlat
firak: ayrılıkgam: sıkıntı, üzüntü
harikulâde: olağanüstühayrülhalef: hayırlı takipçi, bir kimsenin yerini alan ve ona layık hareket eden kimse
hemşire: kız kardeşihtiyare: yaşlı kadın
istikbal: gelecek, bir kişiyi karşılamaistimal etmek: kullanmak
kanaat: görüş, fikirkudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak
lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!maksad: amaç, hedef
mebhas: konumerhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
mukabil: karşılıkmübarek: uğurlu, hayırlı
mühim: önemlimüracaat etmek: başvurmak
müteellim etmek: acı ve sıkıntı çektirmekmüteessir eden: etkileyen, üzen
nâhoş: hoşa gitmeyennümune: örnek
sair: diğer, başkasuret: biçim, şekil
talebe: öğrencitasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
tiryak: derman, ilâçumum: bütün, genel
vazife-i diniye: dini görevvaziyet: durum
vâris-i hakikî: gerçek mirasçıziyade: çok, fazla
âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 389

ON ÜÇÜNCÜ RİCA HAŞİYE-1

Bu Ricada, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.

Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.

Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.

Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ medresenin üstündeki, iki minare yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum.

Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim. Kısm-ı âzamı, Allah rahmet



[NOT]Haşiye-1 Lâtif bir tevafuktur ki, bu On Üçüncü Ricanın bahsettiği medrese hadisesi on üç sene evvel oldu.
[/NOT]





Dârü’l-Hikmet
: 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş




Ermeni
: (bk. bilgiler)
Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî)Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı
Horhor: (bk. bilgiler – Van)Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
Van: (bk. bilgiler)ahbap: arkadaş, dost
asır: yüzyıldâüssıla: vatan özlemi
enîs: arkadaş, dostesaret: esirlik, tutsaklık
evvel: öncehakikaten: gerçekten
hakikî: gerçekhane: ev
hayalen: hayal ederekhayat-ı içtimaiye: sosyal hayat
hayat-ı medeniye: medenî hayathazîn: hüzünlü, acıklı
haşiye: dipnothimmet: ciddî gayret, yardım
hizmet-i diniye: din hizmetiintibah: uyanış
irşad: doğru yolu göstermeistilâ: işgal
iştiyak-ı vatan: vatan özlemikısm-ı âzam: büyük kısım
lâtif: ince, hoşmedrese: din eğitimi veren yüksek okul
mevki: yer, makammusibet: belâ, büyük sıkıntı
mühim: önemlinazar: bakış
nâzır: bakan, gözetenrica: ümit
sergüzeşt-i hayat: hayat serüvenisevk etmek: yönlendirmek
tahavvülât: değişimlertahrip etmek: yıkıp yok etmek
talebe: öğrencitevafuk: uygunluk, denk gelme
yekpare: tek parçaİstanbul: (bk. bilgiler)
şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 390

etsin, muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On İkinci Ricada bahsi geçen Abdurrahman gibi ruhumla pek alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbapların yerlerini harabezar gördüm.

Eskiden beri hatırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı; tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur:

لَوْلاَ مُفَارَقَةُ اْلاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا ِالٰۤى اَرْوَاحِنَا سُبُلاً



Yani, “Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın.” Demek, en ziyade insanı öldüren, ahbaptan mufarakattir. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan, imandan medet gelmeseydi, o gam, o keder, o hüzün, ruhumu uçuracak gibi tesirat yapacaktı.

Eskiden beri şairler şiirlerinde, ahbaplarıyla görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim, gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harabezâra dönmüş yerlerin, gayet mamur ve şenlikli ve neş’eli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedris ile, kıymettar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer, sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında hayali gözümün önünde epey zaman devam etti.

O vakit, ehl-i dünyanın haline çok taaccüp ettim: Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl-i hakikatin mütemadiyen “Dünya gaddardır, mekkârdır, fenadır; aldanmayınız” demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar olduğunu kendim de gördüm.





Abdurrahman: (bk. bilgiler)
Ermeni: (bk. bilgiler)
Van: (bk. bilgiler)
ahbap: dostlar, sevgililer
alâkadar: alakalı, ilgili
bahsi geçen: anılan
bilbedâhe: açık bir şekilde
ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
ehl-i hakikat: varlıkların ve olayların ardındaki gerçeğe ulaşan kişiler
firkat: ayrılık
fâni: geçici, ölümlü
fıkra: kısa yazı, özlü söz
gaddar: acımasız
gam: sıkıntı, üzüntü
gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma
hane: ev
harabegâh: yıkılmış yer
harabezar: yıkılmış, harabe olmuş
hazîn levha: hüzünlü, acıklı tablo
kıymettar: kıymetli, değerli
mahall-i ikamet: oturulan yer
mamur: imar edilmiş, şenlendirilmiş
medet: yardım
mekkâr: düzenbaz, hileci
menzil: yer, ev
mufarakat: ayrılık
muhaceret: göç etme
mânâ: anlam
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
mütemadiyen: sürekli olarak
rica: ümit
rikkat: acıma, yufka yüreklilik
safahât: safhalar, dönemler
suret: biçim, görünüş
sürur: mutluluk, sevinç
taaccüp etmek: hayret etmek
tahrip edilmiş: yıkılmış
talebe: öğrenci
tedris: ders verme
tesirat: tesirler, etkiler
vaziyet: durum, hâl
vâ esefâ: “Yazıklar olsun”
ziyade: çok, fazla

<TBODY>
</TBODY>


 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 391

Çünkü, ben vücudum itibarıyla ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı.

Rivayet-i hadiste vardır ki, her sabah bir melâike çağırıyor:

1 لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ Yani, “Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz” diyor. İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.

Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harap olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayattar ve mecma-i ahbap olan medresemin vefatı, umum Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin mânevî azametine işareten, koca Van Kalesinin yekpare taşı ona bir mezar taşı olmuş. Adeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.

Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına gitmeliyim; veyahut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim, “Madem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken, mukavemetsûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt, hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”

O vakit cihât-ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir nokta-i istinad ararken; ve ruhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad taharrî ederken; ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve



[NOT]Dipnot-1 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2041; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 5:483, no: 8053; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:94.
[/NOT]






Osmanlı Devletli
: (bk. bilgiler)





Van Kalesi
: (bk. bilgiler)
azamet: büyüklükbelâ: büyük sıkıntı
cihet: taraf, yöncihât-ı sitte: altı cihet, yön
ebed: sonsuzlukecel: ölüm vakti
firak: ayrılıkfirkat: ayrılık
gaflet: bazı gerçeklerin önüne perde çekilmesigurbet: gariplik, vatanından uzak kalma
hadsiz: sınırsız, sayısızhakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
harap olmak: yıkılmakhayattar: canlı
hâlî: ıssıziftirak: ayrılmak
itibarıyla: açısındanmecma-i ahbap: dostların toplandığı yer
medrese: din eğitimi veren yüksek okulmelâike: melekler
menzil: yer, mekânmerhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
mevt: ölümmukavemetsûz: mukavemeti yok eden, dayanılmaz hâle getiren
nazar: bakışnokta-i istimdad: yardım alınan nokta
nokta-i istinad: dayanak noktasırikkat: acıma, yufka yüreklilik
rivayet-i hadis: Hz. Peygamberden (a.s.m.) aktarılan söz, fiil ve hallerrâcih: üstün gelen
sabır-şiken: sabrı bozantahammül edilmez: dayanılmaz
taharrî etmek: araştırmak, incelemektalebe: öğrenci
tevellüd etmek: doğmakumum: bütün, genel
vaziyet: durum, hâlyekpare: tek parça
şiddet-i teessür: üzüntü ve ıztırabın şiddeti

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 392

tahrip ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli beklerken, birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın

سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 1


âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayalden beni kurtardı, gözümü açtırdı.

Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar, “Bize de dikkat et; yalnız harabezâra bakıp durma” diyorlardı. Bu âyet-i kerimenin hakikati böyle ihtar ediyordu ki:

“Van sahrâsının sayfasında misafir olan insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun’î bir mektubun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin Sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelîye bak ki, bu Van sayfasında, mektubatı kemâl-ı şâşaa ile, eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. O yerler boş, harap, hâlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikîsinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor.”

Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur, tâ yumuşasın, güzel ve menfaattar bir şekil verilsin. Öyle de, o hüzün-engiz hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mezkûr âyetin hakikatiyle, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi.


[NOT]Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü Ona aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Onun kudreti herşeye yeter.” Hadid Sûresi, 57:1-2.[/NOT]





Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ânMâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah
Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan AllahRab: Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, onları terbiye ve idare eden ve egemenliği altında tutan Allah
Rus istilâsı: (bk. bilgiler – Rusya)Van: (bk. bilgiler)
belâ: büyük sıkıntıfeyiz: mânevî gıda, bereket
firkatli: ayrılık dolugaflet: duyarsızlık, umursamazlık
gam: sıkıntı, üzüntühakaik-i imaniye: iman hakikatleri, esasları
hakikat: esas, bir şeyin içyüzü, gerçek yüzüharabezâr: harabe olmuş yer, viranelik
harap: yıkıkhâlet: durum, hâl
hâlî: ıssız, boşhüzün: üzüntü
hüzün-engiz: hüzün verenihtar etmek: hatırlatmak
kemâl-i şâşaa: mükemmel görünümlümektubat: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar
menfaattar: faydalı, yararlımeyvedar: meyveli
mezkûr: ifade edilenmâlik: bir şeyin sahibi
müteessir etmek: etkilemek, üzüntüye sevk etmeknefis: insanın kendisi
rikkatli: dokunaklı, acıklısahrâ: çöl
sun’î: el yapımısuret: biçim, görünüş
tahrip: yıkımtasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek
tecellî etmek: görünmek, ortaya çıkmaktevehhüm etmek: sanmak, zannetmek
vaziyet: durumâyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle

<TBODY>
</TBODY>
 

Ukbaa

Well-known member
Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 393

Evet, lillâhilhamd, şu âyetin hakikati, iman feyziyle, Yirminci Mektup gibi risalelerde kat’î ispat ettiğimiz gibi, herkesin kuvvet-i imaniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, iman-ı billâhtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: “Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik‑i Hakikîsinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter.”

O Hâlıkıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman suretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk ettiler, ağlattıran hazîn haller beni neş’elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat’î burhanlarla da ispat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı iman-ı bil’âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdad verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbaplara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki ebedü’l-âbâdda, âlem-i bekàda, saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i istimdad verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san’atlı, şirin nimetlerini her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cenneti hadsiz bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine iman ile istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idame eder.

Hem o âyetin hakikatiyle, imanın ziyasından gelen nur öyle parlak bir surette tecellî etti ki, o zulümatlı olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini





Hâlık: her şeyi yaratan AllahMâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah
Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allahahbap: dostlar, sevgililer
burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıtcihât-ı sitte: altı cihet, yön
cilve-i rahmet: rahmet ve şefkatin yansımasıdaimî: sürekli
dünyevî: dünya ile ilgiliebedî: sonsuz
ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatıednâ: en aşağı
emel: arzu, istekenvâ-ı nimet: nimet çeşitleri
feyiz: mânevî gıda, berekethad ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
hadsiz: sınırsız, sayısızhakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
hazîn: hüzün veren, acıklıibâd: kullar
idame etmek: devam ettirmekihsan etmek: bağışlamak
ihtar etmek: hatırlatmakihzar etmek: hazırlamak
iman-ı billâh: Allah’a imaniman-ı bil’âhiret: ahirete iman
inkişaf etmek: açığa çıkmakintisab: bağlanma, mensup olma
istinad etmek: dayanmakkat’î: kesin
kuvvet-i imaniye: iman gücükâfi: yeterli
lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!medet vermek: yardım etmek
medrese: din eğitimi veren yüksek okulmenzil: yer, ev
mesken-i ebedî: sonsuza dek kalınacak yermusahhar: boyun eğmiş
musibet: belâ, büyük sıkıntımuvakkat: geçici
nimet: iyilik, lütufnisbetinde: oranında
nokta-i istimdad: yardım alınan yernokta-i istinad: dayanak noktası
rabıta: bağlantırahmet: İlâhî şefkat ve merhamet
risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisisaadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
suret: biçim, şekiltalebe: öğrenci
tecellî etmek: görünmek, yansımakvaziyet: durum
zemin: yerziya: ışık
ziyade: çok, fazlazulümatlı: karanlıklı
âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemiâyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle

<TBODY>
</TBODY>
 
Üst