Şeytandan Allah'a Sığınmanın Hikmeti

Ahmet.1

Well-known member
Şeytandan Allah'a Sığınmanın Hikmeti

ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﺍﻟﺮَّﺟِﻴﻢِ Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah Teâlâ'ya sığınırım.)

sırrına dairdir.

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﻭَﻗُﻞْ ﺭَﺏِّ ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﻣِﻦْ ﻫَﻤَﺰَﺍﺕِ ﺍﻟﺸَّﻴَﺎﻃِﻴﻦِ ٭ ﻭَﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﺭَﺏِّ ﺍَﻥْ ﻳَﺤْﻀُﺮُﻭﻥِ
"Sen de ki: 'Ya Rabbi! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!' " (Mü'minûn sûresi, 23/97,98)

Şeytandan Allah'a sığınmanın sırrına dair on üç "işaret" yazılacak. Bu işaretlerin bir kısmı, Yirmi Altıncı Söz gibi bazı risalelerde farklı suretlerde anlatılıp ispatlandığından burada yalnız kısaca bahsedilecek.

BİRİNCİ İŞARET
Soru: Şeytanların yaratma bakımından kâinata hiçbir müdahalesi bulunmadığı, Cenâb-ı Hak rahmet ve inayetiyle hak yolundakilere taraftar olduğu, hak ve hakikatin cazibeli güzellikleri hak ehlini teyit ve teşvik ettiği, dalâletin tiksinti verici çirkinlikleri dalâlet yolundakilerde bile nefret uyandırdığı halde; şeytanın askerlerinin çok defa üstün gelmesinin hikmeti nedir? Ve hak ehlinin, şeytanın şerrinden her vakit Cenâb-ı Hakk'a sığınmasının sırrı nedir?

Cevap: Bunun hikmeti ve sırrı şudur: Dalâlet ve şer büyük çoğunlukla menfîdir, tahriptir, yok etmektir, bozmaktır. Hidayet ve hayır ise çoğunlukla müspettir, var etmeye dönüktür, imar ve tamirdir. Herkesçe mâlumdur ki, yirmi kişinin yirmi günde yaptığı bir binayı, bir kişi bir günde yıkabilir. Evet, insanın, bütün esas uzuvlarının ve yaşamak için gerekli şartların varlığıyla devam eden hayatı Hâlık-ı Zülcelâl'in kudretine mahsus olduğu halde; bir zalim, bir uzvunu kesmekle o insanı hayata nispeten yokluk olan ölüme gönderebilir. Bu yüzden "Et-tahribü eshel"
Yıkmak kolaydır.) sözü darb-ı mesel hükmüne geçmiştir.

İşte bu sırdandır ki, dalâlet yolundakiler, hakikaten zayıf bir kuvvetle mânen çok kuvvetli olan hak ehline karşı bazen üstün gelir. Fakat hak yolundakilerin öyle sağlam bir kalesi var ki, ona sığındıkları vakit müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir şey yapamaz. Geçici bir zarar verseler bile, ﻭَﺍﻟْﻌَﺎﻗِﺒَﺔُ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ "Güzel âkıbet, elbette takva sahiplerinindir." (A'raf sûresi, 7/128) sırrıyla ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O yıkılmaz ve sapasağlam kale, Resûl-u Ekrem'in (aleyhissalâtü vesselam) şeriatı ve sünnetidir.

İKİNCİ İŞARET
Soru: "Bütünüyle şer olan şeytanların yaratılması ve müminlere musallat olmaları, onlar yüzünden birçok insanın küfre girip cehenneme gitmesi gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba sonsuz, mutlak güzellik ve merhamet sahibi Rahman'ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin meydana gelmesine nasıl izin veriyor?" Bu mesele çok larınca sorulmuştur ve çoğu insanın hatirına gelir.

Cevap: Şeytanın yaratılmasında küçük şerlerle beraber birçok küllî, hayırlı maksat ve insana kemâl yolunu açan sebepler vardır. Evet, bir ağaç, çekirdekten koca bir ağaç olana kadar ne çok mertebe geçirirse, insanın mahiyetindeki kabiliyetlerde ondan daha çok mertebe bulunur. Belki insanın kabiliyetlerinin zerreden güneşe kadar dereceleri var. Bu kabiliyetlerin ortaya çıkması için elbette bir hareket, bir amel gerekir. İnsanı yükselten o ameldeki zembereğin hareket etmesi mücadele ile olur. O mücadele ise şeytanların ve zararlı şeylerin varlığıyla mümkündür. Yoksa melekler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. Bu durumda da insanlıkta binlerce sınıf bulunmazdı... İşte, küçük bir şerrin gelmemesi için binlerce hayrı terk etmek , hikmete ve adalete terstir.

Gerçi şeytan yüzünden çoğu insan sapkınlığa düşer. Fakat önem ve kıymet çoğunlukla keyfiyete göredir; niceliğe çok az bakar veya hiç bakmaz. Nasıl ki bir yerde bin, bir başka yerde de on çekirdeği bulunan bir insan, o çekirdekleri toprak altında kimyevî bir işleme tabi tutsa ve on çekirdeğin on tanesi de ağaç olduğu halde öteki bin çekirdek çürüse; ağaç olan on çekirdeğin o insana sağladığı fayda, elbette çürüyen bin çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Aynen öyle de, nefse ve şeytanlara karşı mücadele ile insanlığı yıldızlar gibi şereflendiren ve nurlandıran on insan-ı kâmil sayesinde insanlığa gelen fayda, şeref ve kıymet, elbette, haşerat türünden sayılabilecek derecede süflî olan dalâlet ehlinin küfre girerek vereceği zararı hiçe indirir, göze göstermez. Bu sebeple Allah'ın rahmeti, hikmeti ve adaleti şeytanın varlığına müsaade etmiş, insanlara musallat olmasına izin vermiştir.

Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'an tezgâhında işlenen takvadır. Siperiniz, Resûl-u Ekrem'in (aleyhissalâtü vesselam) sünnet-i seniyyesidir. Silahınız ise istiaze, istiğfar ve Allah'ın korumasına sığınmaktır.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk'a sığınmasının sırrı nedir?

Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenab-ı Hak rahmet ve inayetiyle ehl-i hakka tarafdar olduğu, hem hak ve hakikatın cazibedar güzellikleri ve mehasinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalaletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalaleti tenfir ettikleri halde, hizb-üş şeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk'a sığınmasının sırrı nedir?
İcad: Vücuda getirme, yoktan var etme.
Medhalleri: Etkileri, parmak karıştırmaları, girilecek yerleri.
Rahmet: Merhamet, acıma, şefkat etme.
İnayet: İyilik, yardım.
Hakikat: Gerçek.
Cazibedar: Çekici, beğenilen, hoş.
Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
Ehl-i hak: İman, İslam ve Kur’anın gerçek ve doğru yolunda olanlar.
Müeyyid: Teyid eden, destekleyen, kuvvetlendiren, yardım eden.
Müşevvik: Teşvik edici, ilgi ve istek arttırıcı, coşturucu.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Müstekreh: Tiksindirici, iğrenç.
Tenfir: Nefret ettirme, korkutma.
Hizb-üş şeytan: Şeytanın gurubu, şeytana uyan topluluk.
Galebe: Yenme, galip gelme, üstün gelme.


Elcevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalalet ve şerr, menfîdir ve tahribdir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki: Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam, bir günde tahrib eder. Evet bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerait-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan, Hâlık-ı Zülcelal'in kudretine mahsus olduğu halde; bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için "Et-tahribü eshel" durub-u emsal hükmüne geçmiş.
Ekseriyet-i mutlaka: Tam çoğunluk, büyük çoğunluk.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Şerr: Kötülük, fenalık.
Menfî: Olumsuz.
Ademî: Yokluğa ait, hiçlikle ilgili.
Hidayet: Doğruluk. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
Müsbet: Olumlu.
Vücudî: Vücuda ait, varlıkla ilgili, var olmakla alakalı.
İmar: Onarma, yapma.
Malûm: Bilinen, belli olan.
Şerait-i hayatiye: Yaşantı ve hayatla ilgili şartlar.
Kudret: Güç
Mevt: Ölüm.
Et-tahribü eshel: Tahrip, yıkmak ve bozmak çok kolaydır.
Durub-u emsal: Atasözleri, meşhur sözler.


İşte bu sırdandır ki: Ehl-i dalalet, hakikaten zaîf bir kuvvet ile pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galib oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kal'ası var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, ﻭَﺍﻟْﻌَﺎﻗِﺒَﺔُ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ Akıbet, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlarındır. : A’raf Suresi: 128.) sırrıyla ebedi bir sevab ve menfaatle o zarar telafi edilir. O kal'a-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ve sünnet-i Ahmediyedir (A.S.M.).
Ehl-i dalalet: Dalalet ehli. Kur’anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve İslam yolundan sapanlar.

Hakikaten: Gerçekten.
Glip: Üstün, yenen.
Ehl-i hak: Hak ehli, iman, islam ve Kur’anın gerçek ve doğru yolunda olanlar.
Muhkem: Sağlam, kuvvetli.
Kal'a: Kale.
Tahassun: Sığınma.
Muvakkat: Geçici, az bir zaman için.
Kal'a-i metin: Sağlam ve dayanıklı kale.
Hısn-ı hasîn: Çok sağlam ve kuvvetli kale ve sığınak.
Şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed`in(asm) Allah`tan getirdiği İslâm dîni. Hz. Muhammedin şeriatı.
Sünnet-i Ahmediye: Hz Muhammedin(asm) sözleri, hareketleri ve davranışları.

Bediüzzaman Said Nursi
 

Ahmet.1

Well-known member
İKİNCİ İŞARET
Soru: "Bütünüyle şer olan şeytanların yaratılması ve müminlere musallat olmaları, onlar yüzünden birçok insanın küfre girip cehenneme gitmesi gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba sonsuz, mutlak güzellik ve merhamet sahibi Rahman'ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin meydana gelmesine nasıl izin veriyor?" Bu mesele çok larınca sorulmuştur ve çoğu insanın hatirına gelir.

Cevap: Şeytanın yaratılmasında küçük şerlerle beraber birçok küllî, hayırlı maksat ve insana kemâl yolunu açan sebepler vardır. Evet, bir ağaç, çekirdekten koca bir ağaç olana kadar ne çok mertebe geçirirse, insanın mahiyetindeki kabiliyetlerde ondan daha çok mertebe bulunur. Belki insanın kabiliyetlerinin zerreden güneşe kadar dereceleri var. Bu kabiliyetlerin ortaya çıkması için elbette bir hareket, bir amel gerekir. İnsanı yükselten o ameldeki zembereğin hareket etmesi mücadele ile olur. O mücadele ise şeytanların ve zararlı şeylerin varlığıyla mümkündür. Yoksa melekler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. Bu durumda da insanlıkta binlerce sınıf bulunmazdı... İşte, küçük bir şerrin gelmemesi için binlerce hayrı terk etmek , hikmete ve adalete terstir.

Gerçi şeytan yüzünden çoğu insan sapkınlığa düşer. Fakat önem ve kıymet çoğunlukla keyfiyete göredir; niceliğe çok az bakar veya hiç bakmaz. Nasıl ki bir yerde bin, bir başka yerde de on çekirdeği bulunan bir insan, o çekirdekleri toprak altında kimyevî bir işleme tabi tutsa ve on çekirdeğin on tanesi de ağaç olduğu halde öteki bin çekirdek çürüse; ağaç olan on çekirdeğin o insana sağladığı fayda, elbette çürüyen bin çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Aynen öyle de, nefse ve şeytanlara karşı mücadele ile insanlığı yıldızlar gibi şereflendiren ve nurlandıran on insan-ı kâmil sayesinde insanlığa gelen fayda, şeref ve kıymet, elbette, haşerat türünden sayılabilecek derecede süflî olan dalâlet ehlinin küfre girerek vereceği zararı hiçe indirir, göze göstermez. Bu sebeple Allah'ın rahmeti, hikmeti ve adaleti şeytanın varlığına müsaade etmiş, insanlara musallat olmasına izin vermiştir.

Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'an tezgâhında işlenen takvadır. Siperiniz, Resûl-u Ekrem'in (aleyhissalâtü vesselam) sünnet-i seniyyesidir. Silahınız ise istiaze, istiğfar ve Allah'ın korumasına sığınmaktır.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.

Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehennem'e girmeleri, gayet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemil-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bil-Hakk'ın rahmet ve cemali, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu mes'eleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.
Şerr-i mahz: Tam kötülük, kötülüğün kendisi.
İcad: Vücuda getirme, yoktan var etme.
Ehl-i iman: İman edenler, inananlar.
Cemil-i Alelıtlak: Her yönüyle son derece güzel olan Allah(cc).
Rahîm-i Mutlak: Sonsuz merhametli olan Allah(cc).
Rahman-ı Bil-Hakk: Doğru ve gerçek olarak sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah(cc).
Rahmet: Merhamet, acıma, şefkat etme, esirgeme.
Cemal: Güzellik.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
Husul: Ortaya çıkma, meydana gelme, olma.
Cevaz: Müsaade, izin.

Elcevab:
Şeytanın vücudunda cüz'î şerler ile beraber bir çok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır. Evet bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda dahi ondan daha ziyade meratib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zenbereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melaikeler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev'inde, binler enva' hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz'î gelmemek için bin hayrı terketmek, hikmet ve adalete münafîdir.

Cüz'î: Küçük, sınırlı.
Makasıd-ı hayriye-i külliye: Genel ve kapsamlı iyi ve güzel amaçlar.
Kemalât-ı insaniye: İnsanla ilgili mükemmel ahlaklar ve üstün sıfatlar (nitelikler).
Mahiyet-i insaniye: İnsanın temel yapısı ve gerçek iç yüzü.
İstidad: Kabiliyet, yetenek.
Meratib: Mertebeler, dereceler.
İstidadat: Kabiliyetler, yetenekler.
İnkişafat: Açılmalar, meydana çıkmalar, gelişmeler.
Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
Mücahede: Din için çalışma ve uğraşma.
Muzır: Zararlı, zarar veren.
Nev': Tür, çeşit.
Enva': Nevler, türler, çeşitler.
Şerr-i cüz'î: Az ve küçük kötülük.
Münafî: Zıt, ters, aykırı.


Çendan şeytan yüzünden ekser insanlar dalalete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar, kemmiyete az bakar veya bakmaz. Nasılki bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse; ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de: Nefs ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev'-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev'e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette haşerat nev'inden sayılacak derecede süfli ehl-i dalaletin küfre girmesiyle insan nev'ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlahiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş.
Çendan: Gerçi, her ne kadar.
Ekser: Çoğunluk, çoğu.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
Ehemmiyet: Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik.
Ekseriyet: Çoğunluk.
Keyfiyet: Özellik, nitelik, kıymet.
Kemmiyet: Sayı, miktar, adet.
Muamele-i kimyeviye: Kimyasal işlem.
Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma.
İnsan-ı kâmil: Olgun ve üstün insan.
Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve islâm yolundan
sapanlar.
Adalet-i İlahiye: Allah'ın(cc) adaleti.
Tasallutlarına: Sataşmalarına, ilişmelerine.

Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur'an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.
Ehl-i iman: İman edenler, inananlar.
Takva: Bütün günahlardan ve her türlü yasaklardan kendini koruma.
Sünnet-i Seniye: Peygamberimizin(asm) yüksek ve değerli sünneti.
İstiaze: Allah'a(cc) sığınmak.
İstiğfar: Af dileme, Allah'tan(cc) bağışlanma isteme, tövbe etme.
Hıfz-ı İlahiye: Allah'ın(cc) koruması.
İltica: Sığınma.


Said Nursi
 

Ahmet.1

Well-known member
ÜÇÜNCÜ İŞARET: SUAL:
Kur'an-ı Hakîm'de ehl-i dalalete karşı azîm şekvaları ve kesretli tahşidatı ve çok şiddetli tehdidatı, aklın zahirine göre adaletli ve münasebetli belâgatına ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasib düşmüyor. Âdeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz'î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdid ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz bir şerik gibi mevki verip ondan şekva ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

Kur'an-ı Hakîm: Hikmetlerle dolu Kur'an.
Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve islâm yolundan
sapanlar.
Azîm: Büyük, yüce.
Şekva: Şikayet.
Kesret: Çokluk, bolluk.
Tahşidat: Yığınaklar, toplamalar, yığmalar, biriktirmeler.
Tehdidat: Tehditler, korkutmalar.
Zahir: Açık, görünür, görünen, belli.
Belâgat: Durumun ve şartların gereğine uygunluk, gaye ve dinleyicilerin durumuna tam uygun olarak doğru ve güzel söz söyleme.
İtidal: Ölçülü davranma, dengeli davranma.
Taşhid: Yığma, toplama, yığınak, biriktirme. *Bir konu hakkında çok açıklama yapma ve konuşma.
Cüz'î: Küçük, sınırlı.
Müflis: İflas etmiş, elindekileri batırmış.
Mütecaviz: Hücum eden, saldıran, sataşan.
Şerik: Ortak.


ELCEVAB:
Onun sırr ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalalete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlukatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasaret veriyorlar. Nasılki bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terketmekle, o gemi ile alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa'ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet verdiği için; o geminin sahib-i zîşanı, o âsiden, o gemi ile alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikayetler edip dehşetli tehdid ediyor ve onun o cüz'î hareketini değil, belki o hareketin müdhiş neticelerini nazara alarak ve o sahib-i zîşanın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku namına dehşetli bir cezaya çarpar.

Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
Sülûk: Girip izleme.
Mahlukat: Mahluklar, yaratılmış varlıklar.
Hasaret: Hasar, zarar, ziyan.
Semere-i sa'y: Çalışmanın meyvesi, çalışmanın sonucu.
Netice-i ameller: Amellerin neticesi, yapılanların sonucu.
Sahib-i zîşan: Şanlı sahibi.
Alâkadar: Alâkalı, ilgili.
Raiyet: İdare altında bulunanlar, yönetilenler.
Namına: Adına.


Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, Küre-i Arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan ehl-i dalalet olan hizb-üş şeytanın zahiren cüz'î hatiatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlukatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezaif-i âliyelerinin neticelerinin ibtal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikayet ve dehşetli tehdidat ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasib ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki; belâgatın tarifidir ve esasıdır ve israf-ı kelâm olan mübalağadan münezzehtir. Malûmdur ki; böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kal'aya iltica etmeyen, çok perişan olur.
Sultan-ı Ezel ve Ebed: Başlangıcı ve sonu olmayıp sonsuz olan Allah(cc).
Küre-i Arz: Yer küre, dünya.
Ehl-i hidayet: Hidayet sahipleri.
Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve islâm yolundan
sapanlar.
Hizb-üş şeytan: Şeytanın grubu, şeytana uyan topluluk.
Hatiat: Hatalar, yanlışlar.
Vezaif-i âliye: Yüksek görevler.
Tehdidat: Tehditler, korkutmalar.
Tahribat: Yıkımlar, bozmalar, tahripler.
Ayn-ı belâgat: Belâgatın ta kendisi.
Mahz-ı hikmet: Gözetilen gayelerin ve faydaların ta kendisi.
Muvafık: Uygun, yerinde.
Mutabık-ı mukteza-yı hal: Durumun gereğine uygun.
Belâgat: Durumun ve şartların gereğine uygunluk, gaye ve dinleyicilerin durumuna tam uygun olarak doğru ve güzel söz söyleme.
İsraf-ı kelâm: Gereksiz ve boş yere söz kullanma.
Metin: Sağlam.


İşte ey ehl-i iman! O çelik ve semavî kal'a: Kur'andır. İçine gir, kurtul.

Said Nursî
 

Ahmet.1

Well-known member
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Soru: Kur'an-ı Hakîm'de dalâlet ehlinden çok şikâyet edilmesi, onların üzerinde çok durulması ve haklarındaki şiddetli tehditler, görünüşte Kur'an'ın adaletli ve yerinde belâgatine, üslûbundaki dengeye ve dosdoğruluğa uygun düşmüyor. Âdeta Kur'an, aciz bir adama karşı ordular hazırlıyor. Onun küçük bir hareketi karşısında binlerce cinayet işlemiş gibi tehditler yağdırıyor. Müflis olduğu ve mülkte hiç hissesi bulunmadığı halde ona haddini aşan bir ortak gibi mevki verip ondan şikâyet ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

Cevap: Sırrı ve hikmeti şudur: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, sapkınlık yolunda gittikleri için basit bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Pek çok varlığın hukukuna, az bir gayretle çok zarar verirler.

Nasıl ki bir sultanın büyük bir ticaret gemisindeki bir adam, basit bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle bütün mürettebatın emeğinin ve çalışmasının neticesiz kalmasına sebep olabilir. O zaman o geminin şanlı sahibi o asiden, gemideki bütün raiyeti adına çok şikâyetçi olur, onu dehşetli tehdit eder. Adamın o basit hareketini değil o hareketin müthiş neticelerini dikkate alarak, kendisi için değil raiyetinin hukuku adına o adamı dehşetli bir cezaya çarptırır.

Aynen öyle de, şu dünya gemisinde hidayet ehliyle beraber bulunan, dalâlet yolundaki şeytanın askerleri görünüşte küçük hatalarıyla ve isyanlarıyla pek çok varlığın hukukuna tecavüz ettikleri ve onların yüce vazifelerinin neticesiz kalmasına sebep oldukları için Ezel ve Ebed Sultanı'nın kendilerinden çok şikâyet etmesi, dehşetli tehditlerle onlara verilecek cezanın üstünde çok durması eşsiz bir belâgat içinde hikmetin ta kendisidir ve gayet yerindedir. Hem vaziyetin gereğine de uygundur; bu, belâgatin tarifi ve esasıdır. Kur'an, söz israfı olan mübalâğadan münezzehtir.

Mâlumdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet sağlam bir kaleye sığınmayan, çok perişan olur. İşte ey ehl-i iman! O çelik ve semavî kale, Kur'an'dır. İçine gir, kurtul!

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
DÖRDÜNCÜ İŞARET
Tahkik ehli ve varlığın içyüzünü bilen zâtlar yokluğun tamamen şer, varlığın ise tamamen hayır olduğunda birleşirler, Evet, büyük çöğunlukla hayırlar, güzellikler ve kemâlât, varlığa dayanır, ona bakar. Görünüşte menfî ve yoklukla ilgili olsalar da esasları sabit ve varlığa aittir. Dalâlet, şer, musibetler, günahlar ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası ve mayası ise yokluktur, hiçliktir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik yokluktan gelir. Görünüşte müspet ve var olsalar da esasları yokluktur, menfîliktir.

Hem bizzat gördüğümüz gibi sabittir ki, bir binanın varlığı, bütün kısımlarının, esaslarının varlığıyla mümkün olur, tamamlanır. Halbuki onun harap ve yok olması için bir esasının yokluğu yeterlidir. Varlık, elbette var olan bir sebep ister, muhakkak bir sebebe dayanır. Yokluk ise olmayan şeylere dayanabilir. Var olmayan bir şey, var olmayan bir başka şeyin sebebi olur.

İşte bu iki kaideye göre, insan ve cin kılığındaki şeytanların kâinattaki müthiş tahrip edici tesirlerine rağmen, her çeşit küfrü, dalâleti, şerri ve helâke götürücü şeyi işledikleri halde, yaratmaya zerre kadar müdahaleleri olmadığı gibi, Cenâb-ı Hakk'ın mülkünde bir ortaklık hisseleri de yoktur. O işleri bir iktidar ve kudretle yapmıyorlar; işlerinde iktidar ve fiil değil, terk ve atalet vardır. Hayrı yaptırmamakla şer işliyor, yani şer oluyorlar. Çünkü helâke götürücü işler ve şer tahribat türündedir, sebeplerinin mevcut bir kuvvet ve bir var etme olması şart değildir. Var olmayan bir şey yüzünden ve tek bir şartın bozulmasıyla da büyük bir tahribat meydana gelebilir.

İşte bu sır Mecusilerce anlaşılmadığı için kâinatta "Yezdan" adıyla hayırları yaratan, "Ehriman" adıyla da şerleri yaratan birer yaratıcının var olduğuna inanmışlar. Halbuki onların Ehriman dedikleri ve varsaydıkları sözde şer tanrısı, cüzî bir iradeyle ve var etme kabiliyeti bulunmayan bir gayretle şerlere sebebiyet veren mâlum şeytandır.

İşte ey ehl-iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silahınız ve tamir için size gereken şey istiğfardır, "EÛZÜ BİLLAH" deyip Cenâb-ı Hakk'a sığınmaktır. Kaleniz ise sünet-i seniyyedir.


Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
BEŞİNCİ İŞARET
Cenâb-ı Hak, semavî kitaplarda insana cennet gibi muazzam bir mükâfatı ve cehennem gibi dehşetli bir cezayı göstermekle beraber, insanı çokça irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik eder. Buna rağmen, hidayete ve doğru yola götürücü bu kadar sebep varken müminlerin, şeytanın mükâfatsız, çirkin ve zayıf hilelerine aldanmaları bir zaman beni çok düşündürüyordu. "Acaba iman varken, Cenâb-ı Hakk'ın o dadar şiddetli tehditlerine kayıtsız kalmak nasıl olabilir? Nasıl olur da bunun neticesinde iman gitmez? İnsan
ﺍِﻥَّ ﻛَﻴْﺪَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻛَﺎﻥَ ﺿَﻌِﻴﻔًﺎ "Şeytanın hilesi cidden zayıftır." (Nisâ sûresi, 4/76). sırrıyla şeytanın gayet zayıf hilelerine aldanıp nasıl Allah'a isyan eder?" diyordum. Hatta arkadaşlarımdan biri, yüz hakikat dersini kalben tasdik ederek benden dinlediği halde ve bana karşı çok hüsn-ü zannı ve bağlılığı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın kıymetsiz ve riyakârca iltifatına aldandı, onun lihinde, benim aleyhimde bir tavır takındı. "Fesübhanallah!" dedim, "İnsanda bu derece düşüş olabilirmi? Ne kadar hakikatsiz bir insanmış." diye o biçareyi gıybet ettim, günaha girdim.

Sonra zikredilen işaretlerdeki hakikat açığa çıktı, pek çok karanlık noktayı aydınlattı. O nur ile -Allah'a hamdolsun- Kur'an-ı Hakîm'in yüce beyanıyla gayretlendirme ve teşviklerinin tam yerinde olduğunu.. müminlerin şeytanın hilelerine aldanmalarının imansızlıktan veya imanın zayıflığından kaynaklanmadığını.. büyük günahları işleyenin küfre girmediğini.. Mutezile mezhebinin ve Haricilerden bir kısmının "Büyük günahları işleyen kâfir olur veya iman ile küfür arasında kalır." şeklindeki hükümlerinde hata ettiklerini.. hem o biçare arkadaşımın da yüz hakikat dersini bir adamın iltifatına feda etmesinin, düşündüğüm gibi çok büyük bir düşüş ve dehşetli bir alçalma olmadığını anladım. Cenâb-ı Hakk'a şükrettim, o tuzaktan kurtuldum. Çünkü daha önce dediğimiz gibi, şeytan aslında var olmayan basit bir şeyle insanı mühim tehlikelere atar. İnsanın nefsi de şeytanı her zaman dinler. Şehvet ve öfke duyguları şeytanın hilelerini hem alan hem nakleden iki cihaz gibidir.

İşte bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakk'ın "Gafur" ve "Rahim" gibi iki ismi, en büyük tecellileriyle müminlere bakıyor. Allah, Kur'an-ı Hakîm'de peygamberlere en mühim ihsanının, bağışlaması olduğunu gösteriyor ve onları istiğfara davet ediyor. Mukaddes
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ beyanını her sûrenin başında tekrarlamakla ve her mübarak işe onunla başlamayı emretmekle kâinatı kuşatan geniş rahmetini sığınak ve korunak olarak gösteriyor, "Hemen Allah'a sığın." (A'râf sûresi, 7/200; Nahl sûresi, 16/98; Mü'min sûresi, 40/56; Fussilet sûresi, 41/36). emriyle "Eûzü billahi mineşşeytanirracîm" Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah Teâlâ'ya sığınırım.) cümlesini siper yapıyor.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
ALTINCI İŞARET
Şeytanın en tehlikeli hilelerinden biri şudur: Bazı hassas ve temiz kalbli insanlara, küfrü hayal etmekle küfrü tasdik etmeyi aynı şey gibi gösteriyor. Dalâleti düşünmeyi, onu tasdik etmek zannettiriyor. Mukaddes zâtlar ve kir bulaştırmak mümkün olmayan şeyler hakkında çok çirkin hayalleri akla getiriyor. Ve zâtında mümkün olan bir şeyi aklen mümkün gösterip onu imandaki yakîne zıt bir şüphe gibi sunuyor. O vakit o biçare hassas insan, dalâlete ve küfre düştüğünü, imanındaki yakînin kaybolduğunu zanneder, ümitsizliğe düşer ve o ümitsizlikle şeytana maskara olur. Şeytan onun hem ümitsizliğini hem de o zayıf damarını kullanır, bu hileyi çok yapar. O insan da ya divane olur ya da "Ne olacaksa olsun, fark etmez" der, sapkınlığa düşer.

Şeytanın bu hilesinin aslında ne kadar temelsiz olduğunu bazı risalelerde izah etmiştik, burada da kısaca anlatacağız:

Nasıl aynadaki bir yılanın görüntüsü ısırmaz, ateşin misali yakmaz ve pis bir şeyin yansıması kirletmez. Aynen öyle de, hayal veya fikir aynasında küfre götüren şeylerin ve şirkin akisleri, dalâletin gölgeleri ve çirkin sözlerin hayalleri inancı sarsmaz, imanı zayıflatmaz, hürmetli edebi yok etmez. Çünkü meşhur kaidedir: Çirkin bir sözü hayal etmek onu söylemek olmadığı gibi, küfrü hayal etmek, küfür ve dalâleti düşünmek de dalâlet değildir.

İmana şüphe düşmesi meselesine gelince, bir şeyin zâtında mümkün olmasından doğan ihtimaller, kesin inanca zıt değildir ve ona zarar vermez.
ﺍِﻥَّ ﺍْﻟﺎِﻣْﻜَﺎﻥَ ﺍﻟﺬَّﺍﺗِﻰَّ ﻟﺎَ ﻳُﻨَﺎﻓِﻰ ﺍﻟْﻴَﻘِﻴﻦَ ﺍْﻟﻌِﻠْﻤِﻰَّ "Zâtî imkan, bir şey hakkındaki kesin bilgiye zıt değildir.") cümlesi, usûl ilminede yerleşmiş kaidelerdendir.

Mesela Barla Denizi'nin (Eğirdir Gölü) su halinde yerinde olduğu hiç şüphe duymadan biliyoruz. Halbuki o denizin şu dakikada kurumuş veya toprağın altına gömülüyor olması zâtında mümkündür. Bu zâti imkân, madem bir işaretten, bir bilgiden doğmuyor; aklen mümkün olamaz ki bize şüphe versin. Çünkü yine şu hüküm kelâm ilminde kesin kaidelerdendir:
ﻟﺎَ ﻋِﺒْﺮَﺓَ ﻟِـﻠْﺎِﺣْﺘِﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟﻨَّﺎﺷِﻰﺀِ ﻋَﻦْ ﺩَﻟِﻴﻞٍ Yani "Bir emareden doğmayan zâtında mümkün bir ihtimal, aklen mümkün değildir ki şüphe doğursun, onun bir kıymeti olsun." İşte şeytanın bu hilesiyle karşılaşan biçare insan, iman hakikatlerine olan kesin inancını böyle zâtında mümkün ihtimaller yüzünden kaybettiğini zanneder. Mesela, Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselam) hakkında beşeriyeti itibari ile zâtında mümkün pek çok ihtimal akla gelebilir, fakat bunlar imanın kesinliğine ve yakîne zarar vermez. Oysa insan zarar verdiğini zanneder, zarara düşer.

Hem bazen şeytan, insanın kalbinde bulunan ve vesvesenin kaynağı olan bir yerden Cenâb-ı Hakk'a dair fena sözler fısıldar. İnsan, bunları kalbi bozulduğu için hayal ettiğini zanneder, titrer. Halbuki onun titremesi, korkması ve o sözlere rızasının olmaması, onların kalbinden gelmediğine, şeytanın kalbde bulunan, şürekli vesvese ürettiği yerden geldiğine veya şeytan tarafından hatırlatıldığına, hayale düşürüldüğüne delildir.

İnsanın latifeleri içinde teşhis edemediğim bir iki latife var ki, iradeyi dinlemez, belki mesuliyet altına da girmezler. Bazen o latifeler insana hükmediyor, hakkı dinlemiyor, insanı yanlış şeylere sevk ediyor. O vakit şeytan, insana şunu telkin eder: "Senin kabiliyetlerin hakka ve imana uygun değil ki, iraden dışında böyle yanlış yollara giriyorsun. Demek, kaderin seni bahtsızlığa ve günahlara mahkûm etmiştir." O biçare adam da ümitsizliğe düşüp helâk olmaya doğru gider.

İşte şeytanın bahsettiğimiz önceki hilelerine karşı müminin sığınağı, sınırları tahkik ehli olan asfiyanın düsturlarıyla belirlenmiş iman hakikatleri ve Kur'an'ın açık, kesin hükümleridir. Şeytanın daha sonra saydığımız hilelerine karşı ise mümin Allah'a sığınıp o aldatmacalara kıymet vermemelidir. Çünkü kıymet verdikçe o hile dikkatini çeker, gözünde büyür, şişer. Müminin böyle manevî yaralarının ilacı ve merhemi sünnet-i seniyyedir.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
YEDİNCİ İŞARET
Soru: Mutelize imamları, şerrin yaratılmasını şer kabul ettikeri için küfür ve dalâletin yaratılışını Allah'a atfetmiyorlar. Güya böyle yaparak Allah'ı takdis ediyorlar. "İnsan kendi fiillerinin yaratıcısıdır." diyerek sapkınlığa düşüyorlar. Hem diyorlarki, "Büyük günahlardan birini işleyen müminin imanı gider. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a inanmak ve cehennemi tasdik etmek, öyle bir günahı işlemekle bağdaşmaz. Dünyada çok az bir hapis cezası korkusuyla kendini kanun dışı işlerden koruyan insan, ebedî cehennem azabını ve Hâlık'ın gazabını ciddiye almaz bir tavırla büyük günahları işlerse bu, elbette imansızlığa delildir."

Birinci şıkkın cevabı: Kader Risalesi'nde izah edildiği gibi, şerrin yaratılışı değil, işlenmesi şerdir. Çünkü yaratma ve icat bütün neticelere bakar. Bir şerrin varlığı, çok hayırlı neticelerin kapısını açabildiği için o şerrin yaratılışı, neticeleri itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer. Mesela ateşin yüzlerce hayırlı neticesi var; bazı insanlar iradelerini kötüye kullanıp ateşi kendileri için şer kılsalar, "Ateşin yaratılması şerdir." diyemezler. Aynen öyle de, şeytanların yaratılışının insanın manevî yükselişi gibi çok hikmetli neticeleri olduğu halde insan, iradesini yanlış yolda, kötüye kullanıp şeytanlara mağlup düştüğünde, "Şeytanın yaratılmış olması şerdir." diyemez. Çünkü o, bunu kendi davranışlarıyla kendisi için şer kılmıştır.

Evet, bir şeyi elde etmek için gayret göstermek basit bir temas gibi olduğundan, şerden ortaya çıkan hususi neticenin sebebidir; o şerri işlemek, şer olur. Fakat şerrin yaratılışı, bütün neticelere baktığı için şer değil, hayırdır. İşte Mutezile mezhebindekiler bu sırrı anlamadıkları için "Şerrin yaratılması şerdir, çirkin bir şeyinn yaratılması çirkindir." diyerek Cenâb-ı Hakk'ı takdis etmek gayesiyle şerrin yaratılışını O'ne vermemiş, sapkınlığa düşmüşler.
ﻭَ ﺑِﺎﻟْﻘَﺪَﺭِ ﺧَﻴْﺮِﻩِ ﻭَ ﺷَﺮِّﻩِ Başa gelen ister hayır ister şer olsun, kadere her yönüyle inanmak.) şeklindeki iman esasını kendilerine göre yorumlamışlar.

İkinci şık: "Büyük günahları işleyen, nasıl mümin kalabilir?" sorusuna cevap:

Birincisi, daha önceki işaretlerde Mutezile'nin hatası açıkça anlaşıldığı için tekrara gerek yoktur. İkinci olarak, insanın nefsi, peşin ve hazır bir dirhem lezzeti, daha sonra kendisine verilecek ama önceden göremediği bir batman lezzete tercih eder. İleride çekeceği bir senelik azaptan çok, hemen yiyeceği bir tokattan çekinir.

Hem insanda hissiyat baskın olursa aklın ölçülerini dinlemez. Hevesleri ve kuruntuları ona hükmeder. Çok az, kıymetsiz, peşin bir lezzeti ilerideki gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Gelecekteki büyük bir azaptan değil, o andaki az bir sıkıntıdan çekinir. Çünkü kuruntuları, hevesleri ve hisleri ileriyi göremiyor, belki onu inkâr ediyor. Nefis de bunlara yardım ederse imanın makamı olan kalb ve akıl susar, yenilir. Şu halde büyük günahları işlemek, imansızlıktan değil; hislerin, heveslerin ve kuruntuların üstün gelmesinden, aklın ve kalbin mağlûp olmasından kaynaklanır.

Daha önceki işaretlerden anlaşıldığı gibi, fenalığın ve heveslerin yolu tahrip etmek olduğu için gayet kolaydır. İnsî ve cinnî şeytanlar, insanı hemen o yola sevk eder. Bekâ âleminin sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için -hadisin kesin hükmüyle- bir insanın ömrü boyunca dünyadan aldığı lezzete ve nimetlere karşılık geldiği halde, bazı zavallı insanların bu fâni dünyanın bir sinek kanadı kadar lezzetini bâki âlemin lezzetlerine tercih edip şeytanın peşinden gitmesi çok hayret vericidir.

İşte bu sırdan dolayı Kur'an-ı Hakîm, müminleri çok tekrar ve ısrarla, tehdit ve teşviklerle günahtan sakınmaya ve hayra davet ediyor.

Bir zaman Kur'an-ı Hakîm'in bu tekrar tekrar şiddetli irşadı bana şöyle bir fikir verdi: Bu kadar devamlı ihtar ve ikazlar, müminleri iradesiz ve hakikatsiz gösteriyor. Onlara, insanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet atfediyor. Çünkü bir memurun itaati için âmirinden aldığı bir tek emir kâfiyken aynı emri on defa alırsa o memur cidden gücenir. 'Beni itham ediyorsun, ben hain değilim' der. Halbuki Kur'an-ı Hakîm en halis müminlere ısrarla, tekrar tekrar aynı şeyleri emrediyor.

Bu fikir zihnimi kurcaladığı zaman iki-üç sadık arkadaşım vardı. Onları insan kılığındaki şeytanların hilelerine aldanmamaları için çok ihtar ve ikaz ediyordum. "Bizi itham altında bırakıyorsun." diye gücenmiyorlardı. Fakat ben içimden diyordum ki: "Bu devamlı ihtarlarımla onları gücendiriyorum, sadakatsizlikle ve iradesizlikle itham ediyorum."

Sonra birden, önceki işaretlerde izah ve ispat edilen hakikat açığa çıktı. O zaman bu hakikat sayesinde Kur'an-ı Hakîm'in o ısrar ve tekrarları tamamen halin gereğine uygun, yerinde, israfsız, hikmetli bir şekilde ve itham etmeden yaptığını, bunun hikmetin ve belâgatin ta kendisi olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın bana gücenmemelerinin sırrını anladım. Bu hakikatin özeti:

Şeytanlar insanı tahribe sevk ettiği için az bir amel ile çok şer işlenir. Bu yüzden hak ve hidayet yolunda gidenler, çok tedbire, şiddetli sakınmaya, tekrar tekrar ihtara ve çok yardıma muhtaçtır. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak o tekrarlar içinde bin bir ismiyle müminlere yardımını takdim ediyor ve merhamet elini binlerce şekilde uzatıyor. İnsanın şerefini lekelemiyor, onu koruyor; kıymetini azaltmıyor, onu küçük düşürmüyor; aksine, şeytanın şerrini büyük gösteriyor.

İşte, ey hak ve hidayet yolundakiler! Însî ve cinnî şeytanların bu bahsedilen hilelerinden kurtulmanın çarersi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan hak mezhebini karargâh yapmak, Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan'ın kesin hükmünlerinin sağlam kalesine girmek, sünnet-i seniyyeyi rehber edinmektir. Bunları yap ki, selamete eresin.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Lemalar kitabından alınmıştır.
 

Ahmet.1

Well-known member
Şeytanın dahi, manevî terakkiyat-ı beşeriyenin zenbereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebeb olduğundan, o nev'in icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir. Şuâlar
 
Üst