İşaratü'l-İcâz 8. Ders - İman ve Dalâletin Bir Mukayesesi

Huseyni

Müdavim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ


Eser:
İşaratü'l-İcâz/Fatiha Suresi
Konu: İman ve Dalâletin Bir Mukayesesi

Açıklamalı risale derslerimiz devam ediyor.


  • Derslerimize herkes katılabilir.
  • Soru sorabilir veya sorulan sorulara cevap verebilir.
  • Ders anlayışımız; "biz biliyoruz, öğretiyoruz" değil, "anladığımızı paylaşıyoruz." şeklindedir.
  • Açıklamalı dersler, birkaç yöneticinin kendi tekelinde gibi algılanmamalı.
  • Yöneticiler derslerin sadece takibini ve seri olarak açma vazifelerini üstlenmekteler.
  • Bunun dışında dersin gidişatı herkese açıktır.
  • Bundan dolayı bütün kardeşlerimizin derslere iştirak etmelerini arzu ediyoruz.

Selam ve dua ile.


[BILGI]Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise:

Bir şahıs, kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire, düşmanlar gibi, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder.

Bakar ki, vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir tesellî çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdı, Sâni ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?

Evet, o bîçare, havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle meyusiyetten mürekkep bir vaziyet içinde olup, kudretine bakar; kudreti âciz ve nâkıs. Hâcetlerine bakar; def edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lânet okur.

Fakat o şahsın, sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir hâlete inkılâp eder. Şöyle ki:

O şahıs, hücum eden belâları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakka istinad eder, müsterih olur.

Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidatlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.

Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar, herşeyle ünsiyet peyda eder.

Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder ve onların o hareketlerini ibret ve hayretle tefekkür eder.

Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden “Ey arkadaş, bizden tevahhuş etme. Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız” diye, me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.

Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için, tesellîlerle hissini iptal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci hâletinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona mânevî cennetlerin kapıları açılır.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ. اٰمِينَ
[SUP][SUP]1[/SUP] [/SUP]
[SUP]1[/SUP] : Allah’ım, bizi bu sûrenin hürmetine sırât-ı müstakim ehlinden eyle. Âmin.[/BILGI]


[TAVSIYE]İşaratü'l-İcâz Dersleri: İşaratü'l İcâz
Diğer dersler: Risale Açıklamalı[/TAVSIYE]
 

Huseyni

Müdavim
[NOT]Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise:[/NOT]

İmanda nasıl lezzet ve dalâlette nasıl elemler olduğu misalleriyle gösteriliyor bu derste..
 

BiÇaRe4

Yeni Üye
Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden “Ey arkadaş, bizden tevahhuş etme. Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız” diye, me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.

Maşallah Barekallah Üstad ne mükemmel kelimelerle ne güzel usluplarla anlatmış mevzuları...
Evet gerçekten de öyle havada başıboş bir cisim görsek hemen içimize korku düşer "acaba üstümüze düşer mi? bize zarar verir mi?" diye...
düşünün bir helikopter havada kontrolsüz şekilde dönmeye başlıyor ve bir düşüş anı yaşıyor o esnada o civarda bulunan herkes bir korku yaşar "üzerimize mi düşecek ?evlerimizi mi yıkacak? yakacak ?" diyerek...
ama aynı helikopter pilotunun kontrolünde ve rotasında hareket ederken o korkuyu kimse yaşamıyor...çünkü biliyor ki o helikopteri kontrol ve idare eden bir pilot var bir güç var...
aynen öyle de gökteki tüm o devasa yıldızları ve cisimleri rotasından saptırmadan yörüngesinden çıkarmadan..kontrolünü kaybetmeden hiç bir ipe zincire halata bağlı kalmaksızın havada öylece tutan İlahi bir Kudret var...insan bunu ancak İman ile anlayabiliyor ve korkularından emin oluyor...
Allah razı olsun güzel bir paylaşım...
 

Huseyni

Müdavim


Maşallah Barekallah Üstad ne mükemmel kelimelerle ne güzel usluplarla anlatmış mevzuları...
Evet gerçekten de öyle havada başıboş bir cisim görsek hemen içimize korku düşer "acaba üstümüze düşer mi? bize zarar verir mi?" diye...
düşünün bir helikopter havada kontrolsüz şekilde dönmeye başlıyor ve bir düşüş anı yaşıyor o esnada o civarda bulunan herkes bir korku yaşar "üzerimize mi düşecek ?evlerimizi mi yıkacak? yakacak ?" diyerek...
ama aynı helikopter pilotunun kontrolünde ve rotasında hareket ederken o korkuyu kimse yaşamıyor...çünkü biliyor ki o helikopteri kontrol ve idare eden bir pilot var bir güç var...
aynen öyle de gökteki tüm o devasa yıldızları ve cisimleri rotasından saptırmadan yörüngesinden çıkarmadan..kontrolünü kaybetmeden hiç bir ipe zincire halata bağlı kalmaksızın havada öylece tutan İlahi bir Kudret var...insan bunu ancak İman ile anlayabiliyor ve korkularından emin oluyor...
Allah razı olsun güzel bir paylaşım...

Amin ecmain, Allah sizden de razı ve memnun olsun, amin. Dersler katılanların sayısı arttıkça daha istifadeli oluyor inşaallah.


[NOT]Bir şahıs, kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire, düşmanlar gibi, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür.
[/NOT]


İman bir insanın hayatını huzurlu bir şekilde devam ettirebilmesi için olmazsa olmaz şartlardan biridir. İnsanlık tarihi boyunca, imanın insanlığın fıtri bir ihtiyacı olduğunu görürüz. Hak ya da batıl, insanlar bir şekilde birşeylere inanma gereği duymuşlar, kendilerine huzur vereceğini düşündükleri şeyleri ilah edinmişler. İnsanın bu ihtiyacını akli melekesi yerleşmeye başladığı anda hissetmeye başlıyor ve bir arayış içine giriyor. Ya birilerinin telkini ile, ya da kendi arayışları neticesinde imana olan ihtiyaç gideriliyor. Ancak batıl olan hiçbir inanç şekli insana gerçek teselliyi vermiyor, veremiyor. Başa gelen musibetler, belalar, elemler ve düşmanlara bakış açımız, direkt olarak imanımızla alakalı. Nitekim inacı batıl olanların böyle durumlar karşısında tepkilerinin müspet olduğunu görüyoruz. Küçücük bir hastalığı vesvese edip büyüten ve neticede intihara giden çok insanlar var. Ya da maddeten iflas etmiş biri bunu hayatın sonu olarak görebiliyor ve ölümü beklemektense kendisi ölüme gidebiliyor. Yine zayıf imanı ile ya da imansızlığıyla semaya bakan kişi, ordaki seyyareleri, kameri, güneşi vs. başıboş telakki edebiliyor. Böyle telakki ettiğinden, gökte bir kuyruklu yıldız görse, yerde titriyor..Ne gökteki, ne yerdeki hiçbir şey, insanın elemlerine, düşmanlarına, başına gelen musibetlere fayda vermiyor..Hem aklen, kalben ve vicdanen de bir huzuru temin etmiyor..
 

Huseyni

Müdavim
[NOT]Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise:

Bir şahıs, kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire, düşmanlar gibi, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder.

Bakar ki, vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir tesellî çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdı, Sâni ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?

Evet, o bîçare, havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle meyusiyetten mürekkep bir vaziyet içinde olup, kudretine bakar; kudreti âciz ve nâkıs. Hâcetlerine bakar; def edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lânet okur.

Fakat o şahsın, sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir hâlete inkılâp eder. Şöyle ki:

O şahıs, hücum eden belâları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakka istinad eder, müsterih olur.

Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidatlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.

Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar, herşeyle ünsiyet peyda eder.

Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder ve onların o hareketlerini ibret ve hayretle tefekkür eder.

Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden “Ey arkadaş, bizden tevahhuş etme. Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız” diye, me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.

Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için, tesellîlerle hissini iptal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci hâletinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona mânevî cennetlerin kapıları açılır.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ. اٰمِينَ
[SUP][SUP]1[/SUP] [/SUP]
[SUP]1[/SUP] : Allah’ım, bizi bu sûrenin hürmetine sırât-ı müstakim ehlinden eyle. Âmin.[/NOT]


Risale-i Nur da iman ve küfrün, hidayet ve dalaletin yüzlerce mukayesesi vardır. O derslerden sadece biri olan bu dersimizden kısaca şu sonuçları çıkartabiliriz:

İman olmadığı takdirde insan, başına gelen musibetlere, belalara, düşmanlara karşı mücadele edemez, çünkü kudreti yoktur. Acizdir, fakirdir. Onlardan lütuf beklese tahkir görür, hem onlar dahi onun ihtiyacına cevap veremezler. Çünkü onlarda o şahıs gibi acizdir, kudreti cüz'idir.

Hem tabiat ve unsurlardan medet beklese, onlar da onun derdine çare olamazlar. Çünkü onlar cansız, şuursuzdur, merhametleri yoktur. Büyüklükleri ile insanın derdine çare olacak mahiyette değillerdir..

Yerdekilerden bir yardım göremeyen imansız bir insan, başını semaya kaldırır. İmanı olmadığı için semadaki dünyadan kat kat büyük cisimleri başıbozuk telakki eder, ürker. Ünsiyet beklerken, onlardan vahşet alır.

Hayati ihtiyaçları süreklilik arzettiğinden ve onları temin edecek kudreti olmadığından kulaklarını tıkamaya mecbur kalır.

Maddi ihtiyaçları gibi, manevi ihtiyaçlarını da dinlemeye başladığında, çıldıracak dereceye gelir. Çünkü insan bekaya aşıktır, beka ister. İmansızlığın neticesi ademdir, yokluktur. İnsan bir ömür dünyada çalışıp, çabalayıp, sonra yok olup gideceğini düşünmeye takat getiremez. Bu cihette bütün lezzetleri eleme döner. Çünkü devamı olmayan lezzet, lezzet değildir. Bitmeye mahkum olan her lezzet acıdır. İdama adım adım yaklaşan bir insana, en tatlı baklavalardan yemek lezzet verir mi ?

İnsan hem maddi hem manevi ihtiyaçları sonsuz olan bir varlıktır. Korkuları sonsuzdur. Hayatını tehdit eden bir mikroptan korktuğu gibi, geceden de korkar, yalnızlıktan da korkar, açlıktan, susuzluktan, hastalıktan, ölmekten, düşmanlarından da korkar. Yine insan lezzete doymak bilmeyen bir mahiyettedir. Mahiyeti böyle olan insanın, ihtiyaçlarına ve korkularına nisbeten, kudreti neredeyse yok hükmündedir.

Küfürde ve dalalette böyle bir halde olan insan istikamete girse ve ruhunu imanla ışıklandırsa, evvelki vaziyeti tamamen zıddına inkılap eder.

Başına gelen bela ve musibetlerin arkasında Cenab-ı Hakkın hikmetini görür. Musibet ve belayı gülerek karşılar. Çünkü musibetlerde bildiğimiz, bilmediğimiz çok hikmetler var. Bilhassa İkinci ve Yirmi Beşinci Lem'a da tafsilatlı bir şekilde izah edilmiş.

İmana giren insan, sonsuz emel ve arzularını düşündüğünde, imanı ona sükunet verir. Ebedi saadetini düşünerek, dünyada eli yetişmediği arzularından ve isteklerinden şekva etmez. Baki saadetin tasavvuruyla, o arzularının bu dünyada eline geçmesinden daha ziyade lezzet alır..

Semaya baktığı zaman vahşete düşmez, onlarla ünsiyet peyda eder. İmansızlıkla başıbozuk gördüğü seyyareleri, Allah'ın hizmetkar memurları görür. Ve onları kendi hizmetine verilmiş tasavvur eder. Güneşi kendi hizmetine verilmiş bir lamba gibi görür. Ve nasıl ki yerler, hayattar mahlukatla doludur, semada dahi oralara münasip hayatlar olduğunu düşünür. Kesif maddelerden ibaret olan sema alemi, imanın girmesiyle bir anda nurani ve hayattar görünür.

İlk vaziyetteki insan, o halden kurtulmak için aklını iptal etmek ve kendini sarhoşluğa vermek mecburiyetindedir. İkinci vaziyetteki insan ise, her bir şeyde Cenab-ı Hakkın hikmetini, kudretini, rahmetini müşahede ettiğinden, zindan da dahi olsa bahtiyardır, manen cennettedir..
 
Üst