Kenan Aydın |

Dün Bugün Yarın

SEYYAHLARIN GÖZÜYLE

“Bir seyahat hiçbir zaman yalnızca bir seyahat değildir.”

Farklı alanlar için de söylenen bu cümle, seyahatlerin dayandığı sebepler ve ortaya çıkan sonuçlar açısından değerlendirildiğinde gerçekliğini kanıtlar niteliktedir. Ne de olsa “yer değiştirme” hareketi insanlığın başlangıcından günümüze kadar hiç vazgeçmediği eylemlerinden biridir.

Seyyahların yazdığı seyahatnamelere baktığımızda bilmediğimiz, görmediğimiz, tanımadığımız ülkelerin ve insanların hakkında malumat sahibi oluruz. Bir filmde ya da belgeselde başka diyarları izlemekten farklıdır seyahatnamelerin okuyucuya vaat ettiği. O yerleri görmüş, yaşamış bir insanın kaleminden insan ve mekan ilişkisinin derinlikleri ve nice şaşırtıcı gözlemler, yorumlar da süzülür. Seyahatnamelerin satırlarında, yeni bir dünyanın kapısını aralamış gibi hissetmez miyiz?

Evliya Çelebi’nin Uyarısı

Seyahatten bahsederken sadece bizde değil, tüm dünyada büyük ilgiyle karşılanan, baş tacı edilen, seyyahların pîri Evliya Çelebi’den bahsetmemek olmaz. Gezip gördükleri yerleri en ince ayrıntılarına kadar uzun uzun anlatan Seyyahımızın, yazılarında defaatle yaptığı bir uyarı dikkat çekicidir.

“Sakız Adası” notlarında gördüklerini uzun uzun yazan Evliya Çelebi, adanın yapılarını, eserlerini, doğal güzelliklerini, tertip ve düzenini oldukça beğenir. Övgü sözleriyle hayranlığını dile getiren Çelebi, Sakız’daki evleri, köşkleri, kiliseleri, Osmanlı ile Hıristiyan dünyası arasındaki kalkınmışlık farkını anlatırken şu uyarıyı eklemeyi de unutmaz:

“Hülasa-i kelam, ‘Bu kâfirlerin nazar değecek hanelerini uzun uzun uzun anlatmaktan maksadım ne ola?’ diye sual edenlere cevabım şudur:
Cihanı gezip gören bu hakir, iman taşıyan bir kalple ile yedi iklim temaşa ettiğim vakit, kâfir memleketlerinden daha mamur bir diyar görmedim ve İslâm diyarı kadar da harap yerler görmedim! Müşrik, kâfir ve fâcirler, bâtıl dinleri üzere can veriyor oldukları halde kiliselerini mamur ederler, kilise malından bir kırmızı mangır yemeye Hz. Meryem ve Hz. İsa a.s.’dan korkarlar. Amma bizim ulema, hakim ve idarecilerimizden bazısı Allah için vakfedilmişleri, ‘Vakfiyesi vardır, ye demişler!’ deyip vakıf malı yer giderler. Gezip tamaşa ettiğimiz diyarlarda yüz binlerce masraf olunarak yaptırılmış camiler ve mescidler harabe olmuş yatarlar. Bu hal Muhammed s.a.v.’e layık mıdır ki gayret-i dini gözetmeyip, kefere kadar gayret göstermeyip, o güzelim mabetler tahrip ediliyor? Hani gayret-i İslâm diye sormak ve zalimlerin kulağına küpe olsun diye bu kadar anlattık ve yazdık. Yoksa müşrikleri övmek için değil, vesselam!”

Şu Çılgın Bosna Müslümanları

Bazıları efsaneden ibaret dese de Saraybosna yakınlarındaki İgman Dağı sakinlerinin seyahati, Bosna müslümanlarının hoş çılgınlıklar yapabilme yeteneğini anlatır bize. Efendimiz s.a.v zamanında gerçekleştiği söylenen bu seyahatin hikâyesi şöyledir:

“İgman Dağı olarak bildiğimiz dağın eteklerinde, kendilerine ‘İgumanlar’ diyen İsevî dervişler yaşarmış. Bir gün bu dervişler İncil’de bahsi geçen Ahmed’in artık gelmiş olması gerektiğini düşünerek, Allah Rasulü s.a.v.’i bulmak üzere yalınayak yola koyulmuşlar. Yıllar süren zorlu bir yolculuğun sonunda Medine’ye varan İgumanlar, ilk olarak halife Hz. Ömer r.a. ile karşılaşmışlar. İçlerinden biri Hz. Ömer’e:

– Biz Peygamber’i arıyoruz. O’nu nasıl buluruz, diye sorar. Hz. Ömer r.a.:

– Peygamber vefat etti, diye cevap verir.

Haberi duyan İgumanlar boyunlarını büküp sessizce ağlamaya başlarlar. Hz. Ömer r.a. bu tuhaf misafirlerin kana bulanmış ayaklarına bakıp:

– Uzun bir yoldan gelmişe benziyorsunuz. Buyurun mescide girelim. Hem istirahat eder, hem de benden Rasulullah’ı dinlersiniz, der.

İgumanlar, Peygamber Mescidi’ni kanlı ayaklarıyla kirletmek istemedikleri için bu teklifi kabul etmezler. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. kendilerine sarı meshler hediye eder. Fakat İgumanlar, bir Peygamber’in dostundan aldıkları hediyeyi ayaklarına süremeyeceklerini söylerler. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a.:

– Siz kimlersiniz, nereden geldiniz, diye sorar. Misafirlerden biri:

– Biz İgumanlarız, geldiğimiz ülkenin bir ismi yok, diye cevap verir.

Hz. Ömer r.a.:

– Peki sizin dilinizde yalınayak nasıl denir, diye sorunca, “Bos” cevabını alır. Bu cevap üzerine Hz. Ömer r.a.:
– Ülkenizin ismi biraz sizin dilinizden biraz bizim dilimizden, ‘Bosna’ olsun, der.”

Endülüslü Kâtip Tekrar Gelse

Endülüslü kâtip İbn Cübeyr, 1183 yılında hacca gitmek amacıyla Granada’dan yola çıkarak İslâm beldelerini dolaşır. Mısır üzerinden Mekke’ye geçer ve kutsal beldede sekiz ay kadar kalır. Sonra bir kervanın peşi sıra Bağdat ve Musul’u ziyaret eder, buradan Kuzey Suriye’ye ulaşır. Halep’ten başlayarak Hama ve Humus’a uğrayan seyyah, yol üzerinden Şam’a geçer.

Şam, İbn Cübeyr’in geldiği günlerde en ihtişamlı devrini yaşamaktadır. Zira kent Selahaddin Eyyubî’nin merkezi konumundadır. Her ne kadar asıl idare merkezi Mısır olsa da, hayatını Haçlılarla mücadeleye hasreden yiğit komutan hükümdarlık yıllarının önemli bir bölümünü Şam’da geçirecektir.

İbn Cübeyr, Şam’ı gördükten sonra ilk kanaatini şu cümle ile dile getirir: “Eğer cennet dünyada ise muhakkak orası Şam’dır. Eğer gökte ise, Şam’ın üzerinde bir yerdedir.”

İbn Cübeyr’in Suriye’nin şehirlerini de kapsayan ayrıntılı seyehatnamesini okuduktan sonra günümüz Suriye’sindeki savaşı düşünüp ah çekmemek elde mi?

(Tufan Gündüz’in “Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar”, “Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi” ve İbn Cübeyr’in “Endülüsten Kutsal Topraklara” kitaplarından faydalanılmıştır.)