.Dost Kim Düşman Kim?





Müslümanın hayatı temelde düşmana ve düşmanlığa göre kurulmuş bir hayat değildir. Daha iman cümlesi olan kelime-i şahadet, insanın hem içinde hem dışında varoluşsal bir barışa davet eder. İç ve dış alemimizde her türlü çatışmaların kaynağı olan yöneliş ve adanmışlıkları reddedip, Mutlak Yaratıcı’ya tabi ve teslim olmayı öngörür.

Diğer taraftan yaşadığımız dünya dostluk düşmanlık, savaş ve barış dünyası. Hem kendi iç dünyamız hem de dış dünyamız böyle. Bugün pek çok yerde kardeşlerimiz düşmanlığın en insanlık dışı şekilleriyle saldırılara maruz kalırken, bir dost düşman muhasebesi yapmamız ve bir tavır belirlememiz gerekiyor.

Son üç asır, İslâm beldelerinin birer birer işgal edilip müslümanların kendi vatanında sürgüne mahkûm kaldığı asırlar oldu. Avrupa içlerinden Hindistan’a, Afrika’dan Sibirya’ya kadar İslâm beldeleri yıkıma ve kıyıma maruz kaldı. Nihayet İslâm hilafetini uhdesinde bulundaran ve bütün müslümanların hamisi, sesi, sığınağı olan Osmanlı Devleti de çöktü. Ardında anne babasını yitirmiş çocuklar gibi yetim beldeler, topluluklar bırakarak…

Devir değişti, talih güneşi küffarın üzerinde parıldarken, karanlık müslümanların üzerine düştü. Cemil Meriç’in “Kıtaları atlas ipek gibi kesip biçerdik, bir biz vardık bir de küffar!” dediği asırlar geride kaldı. Gerçi İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren müslümanlar pek çok mezalim gördü, farklı coğrafyalarda defalarca kez işgale ve kıyıma uğradı, sürgünler yaşadı. Fakat iki önemli unsur daima ayaktaydı: Birincisi müslümanlar başsız kalmadı; ikincisi İslâmî şuur, kültür, hayat tarzı diriliğini bu kadar yitirmedi. Yani müslümanlar hiç bu kadar gönlü ve aklı karışık olmadı. 13’üncü ve 14’üncü asırlarda yedi iklimi kasıp kavuran Moğol ve Haçlı istilalarının ardından bile ikinci baharı yaşatan bir ruh vardı.

Toplumbilimin babası sayılan İbn Haldun, medeniyetlerin de insanlar gibi doğup geliştiğini, sonra da zeval bulduğunu ve el değiştirdiğini anlatır. Hiç kuşkusuz derin tarihî gözlemlere dayanan bu tespiti İslâm tarihine baktığımızda da doğrulamak mümkün. Fakat gözardı edilmemesi gereken bir husus var: İslâm Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere ana kaynaklarıyla, çağlar içinde billurlaşmış prensip ve hükümleriyle dipdiri ayaktadır ve onu insanlığa bahşedenin koruması altındadır. Merhum Havva Mayetroviç’iç dediği gibi, bugün yeni hidayete ermiş ya da samimi bir kalple Rabbi’ne yönelmiş bir mümin, ilk müslümanların şevk, heyecan ve diriliği ile ortak bir öz taşır. Yani Din buradadır, içimizdedir, bütün çağlarda ve çağların üstündedir.

O halde asıl mesele sahici bir dost-düşman muhasebesi yapmak, kendi yenilgilerimizi ve zaferlerimizi gözden geçirip, yeniden izzet ve üstünlüğü elde etmenin yolunu aramaktır. Bu arayışın temel zemini Hak ve Bâtıl kavramlarıdır.

Temel ölçü: Hak ve Bâtıl

Allah Tealâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Hak geldi, bâtıl zâil (iptal) oldu.” (İsra, 81)

Peki “hak” nedir, “bâtıl” nedir? İslâm’ın en temel kavramlarından biri olan “hak”, “mutlak gerçek, sabit, tartışmasız doğru, varlığı kesin olan” anlamlarına gelir. Tam zıddı olan “bâtıl” ise “boş, faydasız, abes düşünce ve davranış, hata, zulüm, yokluk, hiçlik, temelsiz ve devamsız olmak, gerçek bilgiye dayanmayan sahte delil, hakkı örten perde” gibi anlamlara gelmektedir.

Efendimiz s.a.v.’in şu duası hakkın sınırlarını da belirlemektedir:

“Allahım! Hamdler sanadır. Sen yeri ve gökleri ayakta tutansın. Hamdler yalnızca senin içindir. Sen göklerin ve yerin nurusun; hamdler sana mahsustur. Sen Hak’sın, vaadin haktır, sana kavuşmak haktır, sözün haktır, cennet haktır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıyamet haktır…” (Buharî)

Hak, Allah ve Peygamberi ve onların bildirdikleri olduğuna göre, bâtıl da Cenab-ı Hakk’ın, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla bize ulaştırdığı hakikatlere aykırılık teşkil eden, onlarla çatışan her türlü inanç, söz, davranış, hüküm ve değer yargısıdır. Buna göre müminler ve inandıkları değerler hakkı, bunun dışındakiler ise bâtılı temsil eder. Ve bütün insanlık tarihi hak ve bâtıl mücadelesi olarak okunabilir. Bugün ise bu mücadele yeni ve geniş boyutlar kazanmış, hızlanmış ve şiddetlenmiştir.

Barış medeniyeti

Müslümanın hayatı temelde düşmana ve düşmanlığa göre kurulmuş bir hayat değildir. Daha iman cümlesi olan kelime-i şahadet, insanın hem içinde hem dışında varoluşsal bir barışa davet eder. İç ve dış alemimizde her türlü çatışmaların kaynağı olan yöneliş ve adanmışlıkları reddedip, Mutlak Yaratıcı’ya tabi ve teslim olmayı öngörür.

Bu varoluşsal barışın ilginç yansımaları vardır. Mesela İslâm’da kişilere toplumlara yönelik mutlak ve daimi düşmanlık yoktur. Biraz önce canına kast etmiş bir düşman hidayet bulduğu anda kardeştir. En günahkâr kişi dahi ölmediği sürece cenneti hak edecek potansiyele sahip görülür. Renginden, etnik kimliğinden, milletinden ve kabilesinden dolayı hiç kimse değil düşman, “öteki” olarak dahi görülemez. Savaşta karşı tarafta olana dahi zulmedilemez, ancak hukukun gereği yapılır. Artık ne yazık ki içi boşalmış bir söz gibi görünse de İslâm hakikaten barış, huzur ve adalet dinidir. İslâm çatısı altında sadece müslümanlar değil, bütün insanlar huzur bulur. Cenab-ı Mevlâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Size dokunmazlar, barış önererek sizinle savaşmazlarsa, bilin ki Allah size onlar aleyhinde olumsuz bir tavır alma hakkı vermemiştir.” (Nisâ, 90)

Asr-ı Saadet, bu ilahî emrin vücut bulduğu örneklerle doludur. Hicretten hemen sonra Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in önderliğinde Medine’deki uygulamayı hatırlayalım. Hicretten önce kabileler arasında sürüp gelen düşmanlık sık sık çatışmaya dönüşüyordu. Ayrıca Yahudi topluluklar da vardı. Hicretten sonra “Medine Sözleşmesi” imzalandı. Bu sözleşmede barışın devamı için karşılıklı güven, kanunlara riayet ve düşmana karşı ortak mücadele vurgusu vardı. Böylece farklı kesimler arasında barış ve huzur ortamı oluşturuldu. Bu anlaşma yahudilerin müşriklerle gizlice anlaşarak müslümanlar aleyhinde faaliyet yürütmeleri dolayısıyla geçerliliğini yitirdi. Netice olarak da Medine’den çıkartıldılar.

Hulefa-yı Raşidîn dönemi ve sonrasında da müslümanlar temel ilke olarak kendilerinden eman dileyen topluluklara dokunmamışlar, tam aksine onların güvenlik ve huzurlarını kendi sorumlulukları altında görmüşlerdir. Bunun sayısız örneklerinden en bilineni Osmanlı dönemidir. Kısaca, müslüman kendisine düşmanlık etmediği sürece kendinden olmayanı doğrudan düşman olarak tanımlamaz, belli hukuk çerçevesinde münasetlerini yürütür.

Mutlak düşman ve diğerleri

Bütün bu söylediklerimizden doğrudan doğruya düşman olarak tanımlamamız gereken hiç kimse olmadığı çıkarılmamalıdır. En başta doğrudan Cenab-ı Hakk’ın düşmanımız olarak tanıttığı İblis, yani Şeytan gelir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

“Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin!” (Fâtır, 6)

“Ey Ademoğulları! Ben size şeytana tapmayın, o size apaçık düşmandır, diye emretmedim mi?” (Yâsin, 60)

Şeytanın düşman olması Hakk’a muhalif olmasından ve insanları bâtıla doğru sevk etmesindendir. İlahî irade onu insanın doğruyu ya da yanlışı seçme özgürlüğünün bir unsuru olarak var etmiş, kıyamete kadar kendisine tabi olanları ayartmak üzere mühlet vermiştir. Diğer taraftan şeytanın hile ve tuzakları açıklanmış; Hakk’a tabi olan, Allah’a sığınan kimselere bu hile ve tuzakların işlemeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca zaaflarına kanıp şeytanın ayartmalarına kalıpanlar için tövbe kapısı açık tutulmuştur. Atamız Adem Aleyhisselam’ın cennetten çıkarılışı ve sonra tövbesinin kabul edilişi bunun temel örneğidir.

Aynı şekilde müslümanların Allah’ın mesajını yayma mücadelelerine, İslâm’ı tebliğ faaliyetlerine karşı çıkanlar da Hakk’a düşmalık etmektedir. Bu muannit Hak düşmanlarını Asr-ı Saadet’te Ebu Cehil, Ebu Leheb ve benzeri örneklerde görüyoruz. Fakat kendileri iman etmedikleri halde hidayet yoluna engel olmayan ehl-i küfür, bâtıl tarafta yer alsa da düşman olarak kodlanmaz. Tekrar hatırlatalım, tarih boyunca belli ahitleşmeler çerçevesinde müslümanlarla münasebetlerini yürütenler hakkında barış hükümleri uygulanmış, adaletle muamele edilmiştir.

İslâm’ın yaşanmasına ve tebliğine engel olan, müslümanların haklarına ve vatanlarına tacizde bulunan kişiler, gruplar, ideolojiler düşmandır ve bunlarla mücadele edilir. Bu mücadele sadece savaşarak yapılmaz. Basın yayın başta olmak üzere her türlü kültürel, politik, ekonomik araç, İslâmî ilkeler doğrultusunda kullanılır. Ayrıca muhtemel taciz ve tehlikeler hesap edilerek karşı önlem alınmalıdır. Bu hususta müminlerin itimadına mazhar olmuş kişi ve kurumlar teyakkuz halinde olmalıdır. Böyle kişi ve kurumlar yoksa müminler bunları oluşturmalıdır.

İdarenin müslümanların maslahatı için tedbirli olmasına bir örnek olarak, Hz. Ömer r.a.’ın Şam’ın fethinden sonraki uygulaması dikkat çekicidir. Fetihten sonra müslümanların, sayıca az oldukları için Şam’da gayri müslimlerle karışık yaşamalarına izin vermemiştir. Böylece müslüman nüfusun zayıflayıp çözülmesini, asimile olmasını engellemiştir.
Mutlak manada düşman sınıfında olmasalar da, neticeleri dolayısıyla halkın huzur ve menfaatine aykırı tavır aldıkları için isyancılar, bozguncular, fitne çıkartanlar da düşman sınıfına dahil edilmiştir. Bu noktada, uğradıkları zulme karşı baş kaldıranları ayrı tutmak lazımdır. Bâğîler yani asiler huzuru bozup zulme sebebiyet verirken, zulme karşı çıkanlarda ise durum tam tersinedir. Zulme karşı çıkıyoruz diye yola çıkıp zulüm işleyenler de bâğîler gibidir.

Dost ve düşman profilleri

Allah ve Rasulü’ne dost olanlar bütün müslümanların dostları, düşman olanlar da bütün müslümanların düşmanıdır. Öncelikle Allah Rasulü s.a.v.’in dostları ilk müslümanlardır. Yani Muhacirlerdir. Daha sonra da onlara kucak açan Ensar ve diğer sahabe-i kiram efendilerimizdir. Efendimiz s.a.v., hayatının son yıllarında her vesile ile bu dostlarını hatırlamış, onları hayırla yad etmiştir. Bunlardan biri, en zor günlerinde O’nu yalnız bırakmayan Hz. Hatice r.anha validemizdir. Bir diğeri Kur’an-ı Kerim’de “ikinin ikincisi” olarak tarif edilen Hz. Ebu Bekir’dir. Öldürmek için gidip sonra en yakın dostlarından olan Hz. Ömer’dir. Aynı zamanda damadı olan Hz. Osman’dır. Hicret esnasında canı pahasına Allah Rasulü s.a.v.’in yatağına yatan Hz. Ali’dir. Allah onların cümlesinden razı olsun.

Allah Rasulü s.a.v.’e önce düşmanlık eden kimselerin birçoğu daha sonra müslüman olmuşlardır. Bunlar da müslümanların dostudur. Böylece sahabi sıfatını almış bulunan o altın neslin tamamı, sonra onların izinden giden Tabiîn nesli, onlara da tabi olan ve Selef-i Salihîn olarak adlandırılan zatlar, ümmetin ilim önderleri, müçtehitleri, alimleri, zahid ve sûfileri dostumuzdur. Nihayet bütün müminler birbirinin dostudur. Cenab-ı Hak ölçüyü böyle koymuştur.
Dolayısıyla müslümanlar birbirini dost olarak görmeli, aralarında buna göre münasebetler kurmak için uğraşmalıdır. İçlerinden kabalık, cahillik ve hatta düşmanlık yapanların ıslahı için dua etmekle beraber hukuk çerçevesinde davranmaya özen göstermeli, asla zulme tevessül etmemelidir.

Allah Rasulü’ne son nefesine kadar düşmanlık yapmış kimselerin düşmanlığı ise geçmiş zamanlarda kalmış tarihî bir durum değildir. İsimleri müminlerin ortak hafızasına kazınmış olan bu kişiler, kıyamete kadar Hak ve hakikate düşmanlığın sembol isimlerine dönüşmüşlerdir. Şair Arif Nihat’ın meşhur Na’t-ı Şerif’inde dediği gibi “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.”

Efendimiz s.a.v.’in öz amcası olan Ebu Leheb, canıyla malıyla, eşi ve evlatlarıyla, bütün mevki ve otoritesiyle Allah Rasulü’ne düşmanlık yapıyor, her yerde O’nun karşısına çıkıyordu. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu düşmanlığın kendi nefsimizdeki ve dış dünyamızdaki tezahürlerini daima akılda tutalım, akıbetini de bilelim diye Tebbet suresinde açık bir şekilde ifade etmiştir:

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da… Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da… Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.” (Tebbet, 1-5)

Diğer taraftan Ebu Cehil başka bir düşman tipidir. Hem Ebu Leheb gibi bizatihi düşmanlık yapmış hem de insanları Allah Rasulü s.a.v.’in aleyhine kışkırtmıştır. Etkili konuşabiliyor, insanları tesiri altına alabiliyordu. Asıl adı Amr bin Hişam’dı ama ebediyyen Ebu Cehil olarak kaldı. Yani zulmün, karanlığın ağababası…

Aynı şekilde asıl adı Abdüluzza bin Muttalip olan Ebu Leheb’in bizzat Canab-ı Hak tarafından “alevli cehennem ateşinin babası” manasına gelen Ebu Leheb isminin verilmesi manidardır. Buradan, düşmana karşı mücadelede karşı propagandanın, kavramsallaştırmanın yani dilin tesirine önem vermemiz gerektiğini çıkartmamız mümkündür. Nitekim Medine yıllarında İslâm düşmanlarına karşı şiir de kullanılmıştır. Cahiliye Araplarına karşı en etkili silah Kur’an-ı Kerim’in tesirli üslubu olmuştur.

Bir diğer düşman tipi ise İbn Übeyy’dir. O da yöntemi dolayısıyla diğer düşmanlardan ayrılmaktadır. Zahiren müslüman gibi görünse de aslında inkârcı olan bu kişi her fırsatta ortalığı karıştırmıştır. Başka münafıklar da onun peşinden gitmişlerdir. Mesela Uhud’a savaşmaya giden orduya katılıp daha sonra geri gönen üç yüz kişi bunlardandır. Münafıklar açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikelidirler. Günümüzde de en etkili biçimde kullanılan düşmanlık bu yöntemdir. Pek çok kişi ve çevre, müslümanlardan yana görünerek ümmeti birbirine kırdırmayı hedefleyen, müslümanı İslâm’dan soğutan ya da İslâm’ın prestijini düşürmeyi amaçlayan faaliyetler yürütmektedir.

Bâtılın temsilcisi Batı

İslâm’ın ilk asırlarında müslümanları çöl insanlarından ibaret gören, o asrın süper güçleri olan hıristiyan ve mecusiler, yani Pers ve Roma İmparatorlukları doğrudan İslâm’la savaşmadı. Kendi gücünün sarhoşluğu ile müslümanları küçümsedi, tebliği ve anlaşma şartlarını reddetti. Neticede Pers saltanatı tamamen ortadan kaldırılırken, Roma İmparatorluğu Şam, Filistin ve Mısır’dan çekilmek zorunda kaldı.

İlerleyen yüzyıllarda batıdan Endülüs’ün (bugünkü İspanya) ve doğudan ise Anadolu’nun İslâmlaşması, hıristiyan devletleri iki taraftan sıkıştırmış oldu. Kendi içlerinde birbirine düşmüş Avrupalı hristiyan devletler müslümanlara karşı birleşmiş ve Haçlı Seferleri denilen seferler düzenlenmiştir. Birliği sağlayabilmek için Kudüs’ü müslümanlardan geri alma söylemiyle yapılan bu seferler, aslında İslâm hakimiyetine son vermek için yapılmıştır.

Hiçbir zaman nihaî hedefe ulaşamayan Haçlı projesi, bir hedef ve ülkü olarak varlığını daima korumuştur.Bugün de İslâm’a ve İslâm dünyasına yönelik kültürel, siyasî ve askerî saldırılar Haçlı ruhundan beslenir; saldırganlar tarafından dile getirilmekte bir sakınca da görülmez.

Tekrar tarihe dönersek, topyekûn saldırı olarak en son 13. yüzyılda düzenlenen Haçlı seferleri, daha sonraki asırlarda Osmanlı’nın caydırıcı siyasî ve askerî gücü tarafından engellenmiştir. Fakat düşmanlık asla bitmemiş, propaganda olarak devam ettirilmiştir. Özellikle Vatikan’ın desteklediği kişiler tarafında “Turcica” adı altında müslümanları kötüleyen ve İslâm’ın Avrupa’da halk arasında yayılmasını engellemek için yazılan birçok eser kaleme alınmıştır. Bu ve benzeri yayınlarda yayınlarda müslümanlar son derece gaddar, kan dökücü ve ilkel topluluklar olarak tanıtılır. Mesela Avusturya Kralı Ferdinand tarafından Osmanlı sarayına elçi olarak gönderilen Busbecq şöyle yazar: “Bütün akıl ve dikkatlerini verdikleri askeriye haricinde ne kadar gaddarlar, ne kadar insanlıktan uzaklar ve ne kadar barbar ve cahiller!”

Günümüzde son derece etkin ve ne yazık ki müslümanları da etkileyecek biçimde süregelen tarih yazıcılığı, medya ve sinema sektöründe İslâm karşıtlığı, Orta ve Yeniçağ Avrupasının bu ruh kökünden beslenir.

Diğer taraftan İran, Türkistan, Hindistan ve Uzak Doğu gibi coğrafyalar, müslümanlarla karşılaştıklarında büyük kitleler halinde İslâm’ı kabul etmişlerdir. Hatta miladi on beşinci yüzyıldan sonra kitleler halinde İslâm’la tanışan Endonezya ve Malezya bugün birer müslüman devlettir. Avrupa’nın aksine Uzak Doğu’da kitleler İslâm’ı yakından tanıdıkça müslüman olmaktadırlar.

Avrupa’nın İslâm düşmanlığı

Batı’da on asırdan fazla devam eden mutlak İslâm düşmanlığı, Osmanlı’nın yıkılmasıyla daha farklı bir boyut kazanmış ve Batılı güçleri daha cüretkâr ve acımasız hale getirmiştir. Nihayet çeşitli sebep ve şekillerde müslüman ve hristiyan toplulukların karışmasıyla bugün İslâm karşıtlığı farklı bir kılığa bürünmüştür. İslâm korkusu olarak özetleyebileceğimiz “İslamofobi”, eğitim sisteminden medyaya, sokaktan devlet organlarına kadar her yerde kendisini göstermekte, müslümanları mağdur etmektedir.

İslâm korkusunun müslümanlara yansıması genellikle kamu kuruluşlarında görev alamama, saygı görmeme, şüpheli gibi görülme, komşuluk ilişkilerinin dışında tutulma, basın yayın yoluyla hakarete uğrama, istediği şekilde eğitim alamama, serbest dolaşım hakkından mahrum bırakılma, sözlü ve fiziksel saldırıya uğrama, bazı bölgelerde baskı ve şiddet, sosyal hayattan dışlanma, sınırlı da olsa cinayete maruz kalma şeklinde gerçekleşmektedir. Bütün bu saydıklarımız Batılı kaynakların raporları tarafından da doğrulanmaktadır.

Demokrasiyi, çoğulculuğu, kültürel çeşitliliği, her türlü ayrımcılığın reddini temel değerler olarak kabul ettiğini her fırsatta tekrarlayan Batı’nın, İslâm’ı yeniden “mutlak düşman” olarak tanımlamasının bir sebebi daha var:
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra “tek kutuplu” hale gelen dünyada Batı’nın yeni bir “ötekiye” yani düşmana ihtiyacı doğdu. Böylece hem kendi kültürel kimliğini belirgin kılabilsin hem bünyesindeki farklı unsurları ortak bir hedef etrafında toparlayabilsin, hem de sömürü faaliyetlerine meşruiyet kazandırabilsin…

İşte İslâm’ın ve müslümanların düşman olarak belirlenmesinin onlar açısından böyle faydaları var. İslâmofobi bu açıdan onlara son derece kullanışlı geliyor ve destekleniyor. Kendi tarihini ve insanlığa karşı suçlarını halinın altına süpüren Batı, müslümanlar arasında çıkardığı fitne ve çatışmalarla İslâm’ın prestijini düşürmeye çalışıyor. Ne yazık müslümanların içinden bu kirli emellere kolayca alet olan toplulukları da kolayca bulabiliyor. Bu insanlık dışı “imaj çalışmasına” göre güya herkes bilecek ki İslâm çatışmacı bir dindir, müslümanlar ise birbirinin boğazını kesen barbar bir topluluktur!

Düşmanlığın modern kılıfları ve gaflet

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı’dan kalan o boşlukta müslüman toplumu uluslar halinde parçalayan ve haritaları her türlü fitneye gebe bir şekilde çizen Batılı devletler, hayli zamandır bu zekâlarının meyvelerini devşiriyorlar. Bugün İslâm dünyası kan gölü. Diğer taraftan üstün propaganda gücüyle kendilerini barış, adalet, insan hakları ve daha nice kulağa hoş gelen kavramların yegane havarisi olarak takdim ediyorlar. Oluşturdukları Birleşmiş Milletler ve benzeri kuruluşlar ancak kendi çıkarlarına hizmet ediyor. Birleşmiş Milletler’e neredeyse bütün devletler üye olsa da beş daimî üyenin onayı olmadan hiçbir kararın çıkmasına imkan yok. Dolayısıyla bu kurumda bugüne kadar müslümanların lehine bir tek dişe dokunur karar alınmadı. Kendi menfaatleri söz konusu uygun olduğunda en kısa sürede toplanıp karar alan bu yapı, söz konusu müslümanlar olduğunda sadece oyalayıcıdır. Küresel çapta tepki oluşturan müslümanlara yönelik katliamlar bile sadece kınanarak geçiştirilmektedir. Böyle olmaya da devam edecektir. Çünkü temelinde on asırlık düşmanlık ve öteki algısı vardır.

Avrupa Birliği de müslüman karşıtı bir ittifak olarak faaliyetine devam etmektedir. Kuruluş amacı Sovyetler’e karşı birlik olan ve ülkemizin de üyesi olduğu NATO, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kendisine yeni düşman olarak İslâm’ı seçmiştir. Belki bu noktada Türkiye’nin üyeliği NATO’yu bu konuda faaliyetten engellemekteyse de, hakim bakış aksi yöndedir.

Yani resmi söylemde dost olarak tanımlanan yapılar, kurumlar, kuruluşlar bizim için tutunacak dal değil.
Öğrencilik yıllarından birçoğumuz hatırlayacaktır. Tarih ve vatandaşlık derslerinde ülkemiz “dört bir yanı düşmanlarla çevrili yalnız bir ülke” olarak öğretilmiştir. İman, tarih ve kültür bağlarımız saklanmış, hatta karanlık devirler olarak ele alınmıştır. Eğitim sistemimiz düşmana düşman diyemediği gibi dostlarımızı da unutturdu. Fakat ne İngiliz’i ne Amerikalı’sı ne de Alman’ı böyle yapıyor. Kendi kimliğini dost ve müttefikleri ile tanımladığı gibi, düşman algısı üzerinden de inşa ediyor.

Artık bizim de şuurlu ve donanımlı nesiller yetiştirmeye odaklanmamız gerekiyor. Çocuklarımızı mümin kimliğine yaraşır sarsılmaz bir itikat, ilmihal ve tarih bilinciyle yetiştirmeliyiz. İyi ile kötüyü ayırt edebilen, iman kardeşliği ruhuna sahip, her türlü tehlikeye karşı inandığı değerleri sabırla savunabilecek nesiller gerekiyor.

Elbette kin ve nefretle yetişmiş nesillerden söz etmiyoruz. Tam aksine Allah Rasulü s.a.v.’in tavsiye ettiği ve örnekleyerek gösterdiği üzere affetmeyi, yardım etmeyi temel ahlâkî derler olarak benimsemiş, zulmü aklının ucundan bile geçirmeyen nesiller… Fakat yine Efendimiz s.a.v.’in emir ve tavsiye buyurduğu tarzda feraset sahibi, yaklaşan tehlikeyi gören ve önlem alan, uyanık nesiller…

Kara haber de gelmese…

Bir süredir müslüman coğrafyaları maalesef zulüm ve katliam haberlerinden öğreniyoruz. İsrail vahşeti Filistin’le tarihî bağlarımızı ve oradaki kardeşlerimizi hatırlamamıza vesile oluyor. Doksanlı yıllardaki Bosna ve Kosova katilamı, Somali’deki açlık, Arakan’daki sürgün, Afganistan’ın işgali, Irak halklarının kıyıma uğrayışı ve habersiz yaşadığımız sınır kardeşlerimiz Suriyelileri iç savaşla tanıyoruz.

Şerrin içinde saklı bir hayır olarak bu süreçler kardeşliğimizi hatırlamamıza, uzak coğrafyalara yardım eli uzatmamıza, en önemlisi de insanlığın büyük yürüyüşü içindeki yerimizi anlamaya vesile oluyor. Başımızı kaldırıp kan revan içinde de olsa yeniden ufuklara bakmamız, kimliğimizi tekrar kuşanmamız için bir umut doğuyor.

İslâm’ın izzeti için

Düşmandan ve maruz kaldığımız düşmanlıklardan söz ederken tablo iç karartıcı görünüyor. Kendi yağımızla kavrulsak, etliye sütlüye karışmasak denilebilir. Fakat buna imkan yok. Koca imparatorluğun ardından bir avuç kalmış bu ülkeyi bile çok görenler olduğunu biliyoruz. Siyonistin vaat edilmiş toprakları, Yunan’ın Megalo İdea’sı, yüz yılı aşkın süredir uygulanan fitne politikaları neticesinde içimizde ayrıştırılmışların muhayyel sınırları buralardan geçiyor. Enerji yolları, Boğazlar, jeo-stratejik imkanlar burada. En önemlisi de tarih boyunca Hakk’ın kılıcı olmuşuz, müslümanız. Hakkımızda tarihî kinler birikmiş. Başarılarımız, birliğimiz, dirliğimiz bâtılın uykularını kaçırıyor.

Söylemek istediğimiz şu ki, müslümanlar olarak dostumuzu düşmanımızı anlamalı, tehlikenin farkında olmalı ve bu tehlikeye karşı tek silahın, birlik olup ekonomik, siyasî, askerî alanlarda caydırıcı bir güç haline gelmekten geçtiğini idrak etmeliyiz.

Bugün ilahî kader böyle bir fırsatı önümüze koymuş görünüyor. Düne kadar önünde titrediklerimiz bugün bizden korkuyorlar. Saldırganlıkları, vahşileşmeleri bundan. Belli ki tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyoruz.
Bir taraftan şeytan ve nefs başta olmak üzere kendi enfüsî düşmanlarımızla mücadele ederken, diğer taraftan dinimizin, kimliğimizin, tarih ve medeniyetimizin zahirî düşmanlarını tanımak zorundayız.

Bu düşmanlarla mücadelede Allah’ı, Rasulü’nü, onların yolunda giden salih zatları ve nihayet birbirimizi dost olarak seçmek, zâhir ve bâtındaki zaferlerimiz için en temel unsurdur.

***

ASIRLAR BOYU AYNI DÜŞMANA KARŞI SAVAŞTIK

Müslümanlar olarak günümüzde farklı bayraklar altında, yabancı ellerin çizdiği sınırlarla biribirinden uzaklaşmış olarak yaşasak da, dedelerimiz asırlar boyu aynı düşmana karşı mücadele etmişti. Müslümanlar kardeştir şiarıyla dünyevî hiçbir menfaat peşine düşmeden kardeşlerinin yardımına koşmuş, hep birlikte imanlarını ve vatanlarını müdafaadan geri kalmamışlardı.

Bu kardeşliğin günümüzde de yansımaları devam ediyor. Ne zaman bir Cezayirli, Tunuslu ile karşılaşsanız, biraz muhabbet etseniz kahraman ecdadından ve kendisinin de Osmanlı olduğundan bahsedecektir. Kahire sokaklarında hâlâ ecdadımızın kelimeleri dolaşmaktadır. Filistin, ecdadın bıraktığı yerden direnişe devam etmektedir. Mazlum Gazze’nin bugün harabeye dönmüş Şücaiyye (Kahramanlar) mahallesinin ismi İngilizlerle çarpışan kahraman ordumuzdan hatıradır. Şam-ı Şerif’i bırakıp geldik diye kardeşlerimiz peşimizden geliyor. Irak bizi geri çağırıyor. Arakan bir selamımızı gözyaşlarıyla karşılıyor. Bosna, Kosova kendini bizden, bizi kendinden biliyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

O halde, kendi iman ufuklarına gözünü kapatarak, ümmet olduğunu unutup gündelik oyalanmalara gömülmek gaflet değil de nedir?

***

OSMANLI’YI AYAKTA TUTAN RUH

Osmanlı’yı kuran kitap olarak da tanımlayabileceğimiz Garipname’de, Âşık Paşa on dosttan bahseder. Bu on dost, kişinin manevi ve maddi hayatını mamur eden rehberlerdir. Bunlar sırayla Allah Tealâ, Peygamber Efendimiz s.a.v., dört mezhep imamı, veliler, alimler, mürşid, arkadaş, anne baba, usta ve devlet başkanıdır.

Âşık Paşa, her bir dostu ayrıntısıyla açıklar ve her birinin niçin gerekli olduğunu anlatır. Kısaca özetleyelim:

• Allah Tealâ ve Peygamber Efendimiz s.a.v. imanımızın ve dinimizin esası olan dostlardır.

• İstikamet üzere dinimizi derleyip bir araya getirenler, koruyanlar da dört mezhep imamımızdır.

• Veliler ve alimler de istikametimizi güçlendiren, her daim besleyen kandillerdir.

• Mürşid, anne baba ve usta da kişinin yaşadığı dönemdeki öğreticileri, rehberleridir.

• Devlet yöneticisi de birliği ve dirliği temsil eder.




semerkand Dergisi Ali Sözer |