Tekâsür: Çoğaltma Yarışı


Ahmet Nafiz Yaşar |





Hemen hemen bütün müfessirler, Tekâsür suresinin tefsirinde sayı çokluğunun bir üstünlük, itibar, haklılık veya hakimiyet gerekçesi yapılamayacağına, böyle bir anlayışın cahiliyye alameti olduğuna da işaret etmişlerdir. Fakat günümüz müslümanları dahi herhangi bir sahada sayı ile üstün gelmenin yollarını ararken çoğaltma hastalığına düştüğünün farkına bile varamamaktadır.

İslâmiyet öncesi Kureyş’in en itibarlı kollarından biridir Abdülmenafoğulları. Kâbe’nin yönetimi büyük ölçüde onların elindedir. Sonraki yıllarda yine Kureyş’in on büyük kolundan biri olan Sehmoğulları Mekke’ye yerleşir ve kısa zamanda çoğalarak söz sahibi olurlar. Kâbe’nin bazı hizmetlerini üstlenmiş, alttan alta Abdülmenafoğullarıyla bir üstünlük yarışına girmişlerdir.

Peygamber Efendimiz s.a.v.’in risaletinden sonra bu rekabet şiddetli bir tartışma ile gün yüzüne çıkar. Hz. Peygamber s.a.v.’e karşı düşmanlıklarıyla tanınan ve Mekke’nin fethine kadar büyük çoğunluğu müslüman olmamakta direnen Sehmoğulları, itibarlı insan sayısı bakımından kendilerinin Abdülmenafoğullarından daha üstün olduklarını iddia etmektedir. Taraflar işi gücü bırakıp eşraftan addedilen mensuplarını bir hakem huzurunda tek tek belirleyerek sayı yarıştırmaya koyulur. Neticede Abdülmenaf daha fazla çıkar. Fakat Sehmoğulları itiraz eder. Yakın zamanda vuku bulan salgın bir hastalık sebebiyle epey bir zayiat vermişlerdir ve kabristana gidip ölmüşlerini saymayı teklif ederler. Anlaşılan bu teklif kabul görür ki iki taraf da dirilerinden sonra ölülerini de hesaba katarak sayıca üstünlük sağlamanın peşine düşer.

Kuvvetli bir rivayete göre Tekâsür suresi bu hadise üzerine nazil olmuştur. Nitekim sure “Çoğaltma gayreti sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” hitabıyla başlamaktadır.

Tekâsürün modern versiyonları

Tekâsür, diğer insanlarla yarış halinde ve büyük bir hırsla bir şeyleri “çoğaltma” gayreti demektir. Adı geçen surede çoğaltılmaya çalışılan şeyin ne olduğu belirtilmemişse de bu çoğaltma gayreti bir “lehv”, yani oyun yahut beyhude bir meşguliyet, insanı asıl vazifelerinden alıkoyan faydasız bir oyalanma diye nitelendirilmiştir. Bu nitelemeden ve diğer sebeplerden hareket eden müfessirlerimiz, çoğaltılmaya çalışılan şeyin mal, servet, evlat, unvan gibi, insana ahirette fayda vermeyecek dünyalıklar olduğuna dair tefsirler yapmışlar; yaygınlığı sebebiyle bilhassa mal mülk biriktirme üzerinde durmuşlardır.

Bununla birlikte hemen hemen bütün tefsirler yukarıda zikrettiğimiz nüzul sebebini ve surenin zahirî manasını esas alarak sayı çokluğunun bir üstünlük, itibar, haklılık veya hakimiyet gerekçesi yapılamayacağına, böyle bir anlayışın cahiliyye alameti olduğuna da işaret etmişlerdir. Fakat meselenin bu tarafı kısaca işaret edilip geçildiği için olmalı, günümüz müslümanları dahi herhangi bir sahada sayı ile üstün gelmenin yollarını ararken tekâsüre düştüğünün farkına bile varamamaktadır.

Sosyal medya denilen nevzuhur iletişim dünyasındaki çoğaltma yarışları, modern tekâsürün en tipik ve en yaygın örneği. Sosyal medyada bir düşünce veya bir iddianın kitleler tarafından paylaşılıyor olması, doğruluğuna dayanak sayılıyor. Veya bir iddiayı ispatlamak üzere çok sayıda kişi tarafından paylaşılmasını temin için tweetlerin artırılması ve uydurma isimlerle, sahte hesaplarla kişi sayılarının yükseltilmesi, üstünlük kurmak adına ölülerin de yekûna dahil edilmesine benziyor.

Tıpkı bunun gibi üstünlüğünü kabul ettirmek maksadıyla, nasıl olursa olsun tiraj yükseltmeye, reyting almaya, tıklanma sayısını çoğaltmaya çalışmak da tekâsürün modern versiyonlarından. Şöyle bir çevremize bakalım; sırf çok sattığı için bir ürünün kaliteli olduğuna hükmedenlerimiz az değil. Bazı insanlar kartvizitlerdeki unvanların veya omuzlardaki yıldızların sayısı arttıkça değerinin de artacağı görüşünde.

Tekâsür ve Kevser

Niteliksiz ekseriyetin bir “değer” sayılması, doğruda birleşme, haklılık yahut üstünlük alameti olarak görülmesi, modernizmin yaygınlaştırdığı cahilî bir kabuldür. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde “ekserü’n-nâs”ın, yani insanların çoğunluğunun cahil olduğu, hakikati göremediği, zanlarıyla hareket ettiği, bu sebeple de gaflete, masiyete, şirke ve küfre düştüğü beyan buyrulmaktadır. Dolayısıyla böyle bir çokluğu temin etmeye çalışmak da, bu çoklukla izzet veya meşruiyet kazandığını düşünüp övünmek de müslümanın harcı değildir.

Fakat öte yandan evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden Efendimiz s.a.v.’in “Ben (kıyamet günü diğer peygamberlere karşı) ümmetimin çokluğuyla iftihar edeceğim.” hadis-i şerifi, bize “ümmetin sayısını çoğaltmak” gibi bir sorumluluk yüklemektedir. Hatta tebliğ vazifemizin, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak mükellefiyetimizin de bir açıdan sayı çoğaltmaya matuf olduğu da düşünülebilir.

Ümmetin çoğaltılması elbette ümmet olmanın ölçülerini titizlikle muhafazaya ve muhatapların bu ölçülere uymasına bağlıdır. Böyle bir çoğalmaya tekâsür değil, “kevser” denir. Kevser de tekâsür ile aynı kökten gelir ve bir çokluğu ifade eder. Fakat kevserdeki çokluk sayının değil, hayrın çokluğudur; berekettir. Kişi Hakk’ı ve hayrı gözettiği sürece, meşru ölçüler içindeki mesaisine karşılık kendisine ikram edilen mal, mülk, evlat, taraftar, unvan cinsinden her türlü “hayırlı çokluk” kevser kapsamına girer. Kevser, niyetteki samimiyetin, Kur’an ve Sünnet’e bağlılığın, zaferle değil seferle mükellef olduğunu bilmenin mükafatı, ilahî bir ikramdır.

Tekâsür ise hiçbir ilahî ölçüyü dikkate almadan öncelikle ve sadece sayı çoğaltma yarışıdır. En azından iki tarafın rekabetine dayanır. Ortada sayıya dayalı bir yarış veya rekabet olduğuna göre taraflar üstünlüğün sayıda olduğunu peşinen kabul etmiş demektir. Maksat, nasıl olursa olsun çoğaltmak, biriktirmek, kalabalık görünmek; böylece üstünlük ve haklılık iddiasında bulunmaktır. Niceliğin öncelenmesi niteliğin ihmali, hatta yok sayılması manasına gelmektedir zaten.

Sayıyı değil ölçüyü gözetelim

Çoklukla övünüp üstünlük iddiasında bulunanlara hariçtekilerin gıpta etmesi ve o ekseriyete dahil olmaya yahut onu geçmeye çalışması tekâsürün yol açtığı başka bir problem. Sıkça duyduğumuz “çoğunluğa uymak lazım” telkininin, bazen tercümesinde gerekli hassasiyet gösterilmeyen hadis-i şeriflerle desteklenip sanki dinî bir prensipmiş gibi ifade edilmesi, bu problemi müslümanlara da yaşatıyor.

Mesela “Ümmetim dalâlet üzere toplanmaz. Öyleyse bir ihtilaf görünce size çoğunluğa uymanızı tavsiye ederim.” veya “Ekseriyete uyun, yalnız kalan ateşe gider.” hadis-i şeriflerinde “çoğunluk” ve “ekseriyet” diye tercüme edilen kelimelerin aslı “Sevâdü’l-A’zam”dır. Sevâdü’l-A’zam bir kalabalığı anlatmakla baraber ıstılah olarak “Hz. Peygamber s.a.v.’in izinde yürüyen Selef-i Salihîn topluluğu” manasına gelir. Hususen de onların zühd ve takvasını örnek alma tavsiyesini ifade eder.

Kur’an’a, Sünnet’e, akl-ı selime ve fıtrata aykırı olan hal, hareket, düşünce veya metotlar, isterse dünyanın sayıca en kalabalık kitlesi tarafından benimsenmiş olsun, yanlıştır. Müslüman, tek başına kalsa bile o yanlışı onaylamaz, o yanlışa meyletmez. Fakat söylemesi bu kadar kolay olsa da böyle bir durumda ölçüleri muhafaza etmek hayli zordur. Beğenilme arzusuyla kıvranan nefs ve hep pusuda bekleyen şeytan suret-i haktan görünerek yaklaşır, “İnsanların hidayetine vesile olmak için biraz onların suyuna gitsen ne çıkar?” der. Bu yaklaşımdan taviz doğar ve taviz tavizi doğurur. Kevser ümidiyle yola çıkanlar tekâsür batağına düştüklerinin farkına dahi varamaz çoğu zaman.

Tekâsürden sakınalım. İslâmî hassasiyetlerle ortaya çıkan nice hareket, kuruluş veya camianın ölçüyü kaybedince, çoğalttıkları onca şeye rağmen nasıl “ebter” ve eksik olduklarına bakıp ibret alalım.