Sülemî’nin Risaleleri




Sadıkların Marifet ve Velayet Makamı

Seleften birinin; “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözünün manası şudur:

“Kul kendini bilirken Rabbini bilemez. Ne zaman ki kendini unutursa Rabbini bilir.”

Ebu Osman ve Ebu Türab en-Nahşebî (Allah ikisinden de razı olsun) şöyle dediler:

“Allah’ın hükümlerini bilmeyen kimse Allah’ı bilemez. İnsan ancak Allah’ın emirlerini bilmekle marifetin (Allah’ı bilmenin) esasına erer. Rabbini bilirse O’nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiğince onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk alametleri belirir. Sonra sıdkla iyice meleke kazanır, sadıklardan olur.”

Bu gıpta edilecek makamlardandır. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın öyle kulları vardır ki ne peygamberdirler ne de şehittirler. Ama peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler.” (Ahmed, el-Müsned, nr. 22906; Hâkim, el-Müstedrek, nr. 7318)

İrfan ehlinden birine Efendimiz s.a.v.’in: “Peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler..” sözünden soruldu:

– Peygamberlerin yeri daha yüksek iken onlara nasıl gıpta ederler, dendi de şöyle cevap verdi:

– Çünkü peygamberler tebliğ ve halkı görüp gözetme farzlarıyla meşgul oldular. Onlar ise bununla meşgul değillerdir. Onları Allah’tan başka meşgul eden hiçbir şey yoktur. Bundan dolayı peygamberler hal bakımından daha üstün ve daha tam oldukları halde onlara gıpta ederler.

Allah, kullarından birini doğru bir haberle velayet makamına erdirdi mi, ondan korku hali gider ama heybet hali gitmez. Veliler bu hallerde çeşitli derecelerde bulunurlar:

Kimi korku halinden -bir başka korku makamı olan- haşyet haline götürülür. Kiminin hali daha lâtiftir, rehbet (dünyadan uzaklaştıran korku) haline götürülür. Kiminin hali çok daha lâtiftir, heybet haline götürülür.

İnsan illetlerden uzak değildir. Fakat kula Hakk’ın nurlarından bir nur geliverir ve onun beşerî sıfatlarını tarumar eder. Yüce Allah’ın dediği gibi: “Biz onları, yalnız ahiret evini anmakla meşgul ettik ve onlar bizim katımızda elbette hayırlı seçilmişlerdendir.” (Sâd, 46-47)

Allah, kullarından birini bu mertebelere ulaştırırsa onu yakınına alır. Onu kendini anmakla ülfet ettirir, başkalarından ayırıp tek bırakır. Bazen de kendi kudretini görsünler, müritler muratlarına ermek için ona başvursunlar diye onu halka da belli eder, tanıtır. Ve o veli, Allah’tan bir rahmet olarak zahirini halka verir. Çünkü onun ilmini, ahlâkını ve terbiyesini görmeseler, yollarından ve amaçlarından sapar, gurura düşerler. Halk o önder kişilerin nurlarıyla ışık alır, onların irşadıyla maksatlarına yol bulup amaca erer. Nasıl dinî hükümlerde avamın başvuracağı önderler fıkıh bilginleri ise, bunlar da hakikat ehlinin, kalp ve hal erbabının önderleridir. Hakikat erbabının başvuracağı önderler bunlardır.

Allah, velilerinden birini halka gösterince ondan fitneyi düşürür. Bu velinin ne kendisi fitneye düşer, ne de başkalarını fitneye düşürür. Allah, bunlardan kimini de halkın gözlerinden, kalplerinden ve sırlarından gizler. O halk arasında onlardan biri gibidir; onlarla yer, içer, konuşur. Allah gayreti dolayısıyla bunların sadece zahirini halka gösterir, içini göstermez. Çünkü Allah, bunun hakikatinin görülmesini kıskanır. Böylece bu velinin tevazusu artar. Allah için tevazu göstereni de Allah yükseltir. O kul, tevazusuyla Rabbinden daha çok yükselme talep eder.

Sufilerin Halleri

Cüneyd k.s. şöyle diyor:

“Sûfî ileride pişman olacağı şeyi yapmayan kimsedir.”

Ebû Amr ez-Zücâcî k.s. hazretlerine tasavvuftan sorulunca şöyle demiş:

“Geçmiş ve gelecek düşüncesini kalbinden çıkarman ve bulunduğun vakitte en uygun olan neyse onunla kalbini meşgul etmendir.”

Ebu Hafs hazretlerine,

– Tasavvuf nedir, dendi, o da şöyle cevap verdi:

– Tasavvuf, dünya sana yöneldiği zaman onunla sevinmemen, dünya sırtını döndüğü zaman üzülmemen, dünya sevinci yahut üzüntüsüne kalbinde yer vermemendir.

Yahya k.s. bir şiirinde şöyle der:

“Allah’tan başka her sevgili boştur,
Gam, keder ve eseftir.
Her sevgilinin yerine geçecek bir şey vardır.
Ama Allah’ın yerine geçecek bir şey yoktur.
Sevginin birtakım işaretleri vardır.
Eğer bunlar seven kimsede görülürse onun âşık olduğu anlaşılır.
Sevenin kalbi üzüntülüdür
Daima kederlidir, sırılsıklam âşıktır.
Sevgisi Allah’adır, başkasına değil.
Aklı gitmiştir ve Allah ile meşguldür.
Saçı başı karışık, karnı açtır,
Avurdu sarı, gözü yaşlıdır.
Sevgisi, şereflerin doruğu olan
Zat’ın aşkını daima anmaktadır.
Mihraba geçer, Yüce Mevlâ’sının
Huzurunda durup derdini O’na arz eder.
Allah’ın önünde durur, ısrar ile
Yalvarıp Kur’an’ın ayetlerini okur.
Kâh rükûa varır, kâh secdeye;
Ağlar, gözyaşları yere dökülür.
Sevgi, içinde gerçek Allah aşkı olan kalbte gül açar da tanınır.
Sonra o kimsenin eli, sevginin bitirdiği ağaca
Uzanır, (ondan gül) koparır, derler onu koklar.
Âşık olan, yalnız sevgilisini ister,
Onu eğlence ve oyun yurdu olan şu dünya için sevmez.
Ne Firdevs’i (cenneti) isteyip ona ülfet eder,
Ne de köşklerdeki hurileri ister.”

Mahmûd el-Varrak k.s. da şöyle demiş:

“Bir kimseye sır verirler de o kimse sırrı açık ederse
Ona artık hayatı boyunca sır vermezler.
Ondan uzaklaşırlar, artık onların yakınında olmak bahtiyarlığına eremez,
Onu kendileriyle ülfetten çıkarıp yalnızlığa atarlar.
Sırlarını yayan kimseyi seçmezler,
Asla böyle bir kimseyi sevmezler.”

Ve yine demiş:

“Önemli işlerde şerefin, güzel sabır olsun,
Zira bu en güzel vesiledir.
Acımadan şikâyet etse de
Küçüğü terbiye etmekten geri durma.
Büyüğü de kendi haline bırak,
Çünkü artık o terbiye çağını aşmıştır.
Şüpheci şahısla arkadaş olma,
Zira ona yaklaşmak dahi şüphelerden biridir.
Ve bil ki ona yaklaşmak,
Uyuzun bulaşması gibi insana hastalık bulaştırır.
Güzel bağışlara sevinen kişi,
Kötü musibetlerle üzülür.”