Ahmet Birler | Ağustos 2005 |

Varolmanın Şükrü Nezaket


Bilgi
İnsan, imanla birlikte, yiyip içen, çoğalan biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçer. Gönlü açılır, derununda yücelerle irtibatlı bir tarafı olduğunu görür.

Bu görüş bütün hayatını etkiler. Dünyanın bir lokma yiyecek, bir parça üstünlük, daha iyi şartlar için bir savaş alanı olmadığını anlar. Ebedi hayata hazırlanmanın, içindeki gerçeği açığa çıkarmanın, insan olmanın yollarını araştırır.

Bu gayret insanı inceltir. Önce kendisine saygı duymasını sağlar. Rabbi’yle irtibatında, insanlarla, çevreyle, bütün alemle irtibatında dikkatli olmaya başlar. Çünkü atacağı her yanlış adımın başkasına değil, kendi özüne saygısızlık olacağını bilir.

İnsanları, dünyayı paylaşmak zorunda olduğu kalabalıklar olarak görmez artık. Onlarla kemale erme imtihanında kader birliği ettiğini anlayınca, destek olmanın, destek almanın yollarını arar. Dünya çıkarları için ne yoldan çıkar, ne yoldan çıkarır.

İnsan dışındaki mahlukatın da boş yere yaratılmamış olduğunu bilir, onları sever ve ahengin bozulmamasına özen gösterir.

Hayatının en zor anlarında bile sabırlı ve metindir. Çünkü Rabbi onu görmekte, bilmekte ve ne yapacağını izlemektedir. O da Rabbi’ne en güzeli sunabilme arzusu içindedir.

İmanla ulaşılan bu hal nezakettir. Nezaket, başkasını dikkate almanın, önemsemenin, insanın kendini önemsemesinden, saygı duymasından kaynaklanan haldir. Ve bu hal, köylü-şehirli, zengin-fakir, alim-ümmi fark etmez. Yazarın dediği gibi:

“Nezaket, ister iskarpin giysin ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.”


Şöyle bir topluluk varsayalım:

Davranışları, yemeleri, içmeleri, oturup kalkmaları, konuşmaları, aile ilişkileri hep hoyratça, hep gözü ve ruhu rahatsız edici bir kabalıkta olsun.

Fertleri birbirleriyle rekabet halinde, her biri diğerini dost ve kardeş olarak değil, rakip gibi görüyor olsun.

Herkes karşısındakini dinlemeyi değil, kendisinin dinlenmesini istesin. Herkes kendisini en önemli, en saygıya layık, en yukarıda görsün.

Bu topluluğun fertleri, sadece kendilerinden yukarıda gördüklerine, zenginlere, makam-mansıp sahiplerine ya da alimlere -ariflere saygılı davranıp, onlarla muamelelerinde kibar ve ölçülü olurken, diğerlerine karşı dikkatsiz, saygıda kusurlu olsun.

Başkasına yardımcı olmaya çalışırken, hizmet ediyorken karşısındakinin onurunu zedeliyor, yaptığı iyiliği böylece tuz buz ediyor olsun.

Bu topluluğun fertleri birbirleriyle açıkça ya da daha kötüsü gizlice, imayla alay ediyor olsun, her biri bir diğerini başkalarının gözünde değersiz kılmaya çalışsın…

Böyle bir topluluk bizim, müslümanların topluluğu olabilir mi? Böyle bir topluluk, başka dinlerden insanların veya meleklerin gıpta edeceği, aralarında bulunmak için can atacağı bir topluluk olabilir mi?

İslâm: İncelik dini

Müslüman toplumu şekillendiren prensipler, Kitab-ı Kerim’in ve Rasul-i Ekrem s.a.v.’in örnekliğinden ve İslâm ulularının maddi ve manevi katkılarından temin edilir. Kitap ve Sünnet’in öngördüğü, Ashab-ı Kiram’ın ve sonraki salihlerin , ariflerin de şahıslarında temsil ettikleri insan tipi, yukarıda varsaydığımız topluluğun ferdi olamaz.

Olamaz; çünkü İslâm, inceliğin, zerafetin , nezaketin, ölçülü davranmanın; kalbi, zihni, bedeni inceliklerle eğitmenin dinidir.

İslâm, bağlılarına, Cenab -ı Hakk’ın el-Lâtif ( zerafet ve ihsan sahibi olan) ve el-Halim (kullarına karşı müsamahakâr ve yumuşak davranan) isimlerinin olduğunu öğretendir.

Tasavvuf: Nezaket Yolu

Tasavvuf, insana nefsin terbiye edilmesi gerektiğini ve bunun nasıl olacağını öğreten eğitim yoludur. Bu yoldaki kişi, terbiye etmesi gereken unsuru yani nefsini tanımak zorundadır. Nefsin tanınması ise çok kıymetli bir bilgidir.

Nefsini tanımak üzere yola koyulan kişi kendisini uçsuz bir denizin kıyısında bulur. Nitekim bir arif şöyle demiştir: “ Nefs , uçsuz bucaksız bir şeydir; bütünüyle kainattır . Çünkü kainatın kopyasıdır. Alemde bulunan her şey nefste mevcuttur. Aynı şekilde nefste bulunan her şey de alemde mevcuttur. Şu halde nefsinin efendisi olan, tüm alemin efendisi olmuştur. Keza nefsinin kölesi olan tüm alemin kölesi olmuştur.”

Nefsini tanıyan kişi, aslında insan gerçeğini tanımış demektir. İnsan gerçeğini tanıyan, alemin hakikatini tanıyacaktır. Bu bakımdan, nefsini ve giderek Rabbi’ni tanımış kimseler, “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” diyebilme seviyesinde olan, çok incelmiş bir ahlâkın, benzersiz bir nezaketin uygulayıcısıdırlar.

Bu kimseler, insanda varlığın özünü, usaresini görürler: “ Hoşca bak zâtına kim, dîde-i ekvânsın sen.” (Kendi zatına hoşca bak, çünkü sen alemin gözbebeğisin.) derler. Bu şuur onları insanlara bakarken onlardaki özü görmeye, insanları Allah Tealâ’nın ıyali olarak telakki etmeye yöneltir. Bu bakış sayesinde, insanları incitmemek, gönüle olan vukufları sayesinde gönül yapıcı olmak, onların özellikleri olmuştur.

Bu insanlar kâmil insanlardır. Onların insanlarla ilişkisi, insanlara karşı görevlerini yerine getirerek haklarını da almak/koparmak anlayışı üzerine kurulu değildir. Çünkü birçok hadis-i şerifte, bir insanın bir davada başkasından alacağı olan haktan vazgeçmesinin daha hayırlı olacağı söylenmiştir.

İşte bu insanlar, kardeşleri üzerindeki haklarının peşine düşmek yerine, onlara karşı olan görevlerini öne alan bir ahlâkın sahibidirler. Onlar sadece, nezakete nezaketle karşılık veren kimseler değildirler; nezaketi bütün davranışlarının değişmeyen ruhu, canı kılanlardır.

Nezaketin kalesini savunmak

Kâmil insanların ahlâkı, içinde bulundukları müslüman toplumun ahlâkına bir biçimde sirayet eder, başka insanların ahlâkını etkiler. Eğer toplum onlara kulak ve değer veriyorsa onların huylarından nasiplenir; onların seviyesinde olmasa bile o seviyenin gölgesinde bir ahlâkı taşır, yaş atır . Bizim tarihimiz buna şahittir.

Velilerin, ariflerin ve mürşidlerin bedenlerinde ve kalplerinde bulunana aynalık etmiş bir milletin ortaya çıktığı bu topraklarda, bu nezaket seviyesinin ortaya koyduğu inceliklerin izlerine birçok yerde rastlamak mümkündür.

Ama nefsi, dolayısıyla insanı ve ardından Rabbini tanımak gayesini terketmiş bir toplum olma istikameti, o toplumun önce dinî nezaketi, ardından onun emir ve yasaklarını, peşinden de dinin iman umdesini terk etmesini doğuracaktır. Bunlar zaten birbiriyle sıkı irtibatları olan, kemer ve kubbelerdekine benzeyen kilit taşlarıdır. Birinin tahrip olması yekdiğerini yerinden edecektir.

Bu bakımdan, hâlâ dinini terketmemiş bir toplum içinde yaşıyor olmak bizi tatmin edemez. Şayet nezaketten ve incelikten başlayarak yayılan bir vurdum duymazlık söz konusuysa, bu yayılma emir ve yasakları ve sonra da imanı içine alan bir tahribatla sonuçlanacaktır. Nezaket, düşmanın ilk uğrayacağı sınır boylarındaki kaleler, hisarlar gibidir.

Nezaketin barındırdığı imkanlar

Rasul-i Ekrem s.a.v.’den başlamak üzere, bütün İslâm uluları nezaket kalesini savunmuşlar, o kaleyi tahkim etmişlerdir.

Kaba olmak, nezaketten, edepten uzak olmak, hakiki anlamda kul olmayı engelleyecek kusurlardır. Nezaketsizlik yani kabalık; kişinin tevazudan, ince düşüncelilikten, gönül geniş liğinden , kardeşini kendisine tercih etmekten uzak olması anlamına gelir. Oysa ibadet, takva ve verâ, tevazunun ve ince düşünceliliğin; kardeşlik ve dayanışma, gönül genişliğinin; cehd ve hizmet ise, kardeşini kendisine tercih etmenin üzerinde yükselir.

Davranışlardaki incelik, toplumdaki “iyi”yi uyandırıcı bir işleve sahiptir. İnsanların, karşısındaki edepli insanda şahit oldukları incelik ve nezaket onların nefslerini değil, ruhlarını sarsıcı etkilere sahiptir.

Davranışlardaki incelik, insanın sadece toplum içinde değil, bütün bir tabiat ve kainat içinde, uyumlu bir unsur ve parça olarak yer almasını sağlar.

Davranışlardaki nezaket, kişinin düşüncelerinde ve duygularında da nezaket-incelik sınırına yaklaşmasını temin eder. Nezaket bizi, kaba olunca mahrum kalacağımız bir takım ruhi ve kalbî sırlara yaklaştırır.

Edepli davranmak, nazik olmak, ince düşünceli olmak, insanlara karşı hassas olmak… bu toprakların tarihte gördüğü ve bugün özlemini çektiğimiz insan tipini, o insanın selamet ve güvenle yoğurulmuş cemiyetini, o insanın ihtişamlı camilerini, o camilerin kuş evlerini ve sadaka taşlarını, hayvanları ve bitkileri kucaklayan bir engin bakışı, eşyayı bile sevindiren bir muamele biçimini, hasılı bütün bir İslâm medeniyetinin dünyaya teklif ettiği yaşama tarzını doğurmu ştur.

Dün insanlığa İslâm’ı sevdiren bu incelikli tarz bir nüve olarak varlığını devam ettiriyor. Bize düşen, o tohumu her an sulamak, yeşertmek, gölgesinde ruhların sükûna erdiği bir ulu ağaca dönüştürmek. Şükürler olsun, buna hâlâ imkan ve kabiliyetimiz var.


Bilgi
O, Nezaketin Zirvesi idi

İnsanların en yücesi, en seçkini, en mükemmeli Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’dir . O, insanların en incesi, en naziği idi. O’nun bütün işlerinde bir nezaket ve incelik ölçüsünü dikkatle gözettiğini görmekteyiz. Ev içinde, sokakta, eğitirken, yönetirken, savaşırken, ikna ederken .. hep bu inceliği yaşatmıştır. Çocukları dikkatle dinlemek, köleler ve cariyelerin sofrasına oturmak, sadaka vermeyi soyluca yapmak, yanındaki insana kendisini dünyanın en önemli insanıymış gibi hissetmesini sağlayacak hürmeti göstermek, kendisine seslenen kimseye bütün vücuduyla yönelmek .. bunların hepsi O’nun insan olma sanatının ürünleridir.

Allâme Nebhanî , O’nun özelliklerini Hz. Ali r.a.’ ın dilinden şöyle aktarır:

Allah Rasulü s.a.v. daima güler yüzlü, yumuşak tabiatlı idi.

Önüne geleni ayıplamaz, ağız dalaşına girmezdi.

Hoşuna gitmeyen bir şey olursa görmezlikten gelir, kendisine umut bağlayanı hayal kırıklığına uğratmazdı.

Ashabıyla otururken onların güldüğüne güler, onların hayret ettiğine hayret ederdi.

Bir meclise vardığında boş bulduğu yere oturuverirdi.

Dünya ve dünyalık için kızmazdı. Nefsi için kızmaz, şahsi meselesi için yardım istemezdi.

Hz. Aişe r.a. validemiz de şöyle söylemiştir:

Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis affeder ve iyi davranırdı.

Yine sahabiler , O’nun, birinin bir hatasını düzeltmek istediğinde şahsı muhatap alarak onu insanların içinde mahcup etmediğini, aksine herkesi muhatap alan öğütler verdiğini bildirmişlerdir.

İmam Şaranî k.s. aktarıyor:

Fakir, düşkün ve hizmetçilerle birlikte yemek yerdi. Onların rahat etmesi için elinden geleni yapardı.

Şöyle derdi: Bir hatasından ötürü özür dileyen kardeşinin -bir daha aynı hatayı işlese de işlemese de- özrünü kabul etmeyen havzıma gelmesin.

Bir şahıs elini tuttuğunda o şahıs bırakana kadar elini çekmezdi.

Açlıktan karnına taş bağladığı olurdu ama ashabı üzülmesin diye bunu gizlerdi.

Yine O şöyle buyurmu ştur:

“Mümin, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kişidir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed b. Hanbel)

Rasul-i Ekrem s.a.v.’e dair bu anlatılanlar, gözlerimiz önüne karşısındaki insana kendisini önemli hissettiren, insanlara rahatsızlık vermeyen, karşısındakinin kendisinin davranış ve hareketlerinden alınmasını önleyecek şekilde davranan, nazik, ince bir insan çıkarmaktadır.

Anlatılan insan, geçimi kolay, bulunduğu topluluğa yüksek ses tonuyla, gürültüyle ve tartışmacı-iddiacı baskın bir kişilikle değil, saygı göstermekle, değer vermekle, yumuşak huylulukla hakim olan bir insandır. Kendi haklarını koruma hususunda şahin, başkalarına haklarını incelikle verme hususunda serçe değildir karşımızdaki, bunun tam tersidir.

Çünkü O, insanı Rabbimiz’in tecelligâhı görmüş, müminin kalbini Rabbimiz’in evi bilmiş, o evi yıkmamış, aksine imar etmiş, o gönüllere sıkıntı ve rahatsızlık vermemiş, aksine şefkat ve merhametten örülmüş bir kaftan giydirmiştir.

“Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. O size çok düşkündür. O, müminleri gerçekten esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Tevbe, 128)