Mânevî Terbiye



Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ...” (Şuarâ, 88-89)


Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allâh Teâlâ, sizin bedenlerinize ve görünüşlerinize değil, ancak kalblerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33)


İmâm Gazâlî Hazretleri şöyle buyurur:

“İnsan, balmumu gibidir. Terbiye ile ona -müsbet veya menfî- istenilen şekil verilebilir.”

Meselâ üç yaşındaki iki çocuğun biri, gördüğü bir köpek yavrusuna süt verir, diğeriyse taş atar. Bu, onların aldıkları terbiye farkının bir neticesidir.

İşte insanın fıtratındaki menfî temâyülleri bertaraf edip müsbet istîdatları geliştirmek için mânevî terbiye gereklidir.

Yine İmâm Gazâlî Hazretleri, insanda, hâl ve davranışları şekillendiren üç fıtrî kuvvet tespit etmiştir. Bunlar:

1) Kuvve-i Akliyye (aklın gücü),

2) Kuvve-i Gadabiyye (bedenin gücü),

3) Kuvve-i Şeheviyye (arzuların gücüdür).

Bu fıtrî kuvvetler de üç şekilde hayata akseder: İfrat, tefrit ve îtidâl.

‒ İfrat; ölçüyü aşmak, aşırıya kaçmaktır.

‒ Tefrit; aşırılığın zıddıdır. Yani noksanlık ve gevşeklik gösterip ortalamanın altında kalmaktır.

‒ Îtidâl ise, ifrat ve tefrîtin ortası, yani hâl ve davranışların makbul olan denge noktasıdır.

Kuvve-i akliyyenin ifrâtı, cerbezedir/taşkınlıktır. Tefrîti, ahmaklıktır. Makbul olan îtidâli ise, hikmete râm olmaktır.

Kuvve-i gadabiyyenin ifrâtı, hiddet, yani aşırı öfkedir. Tefrîti, korkaklıktır. Makbul olan îtidâli ise şecaattir; güç ve cesareti yerinde ve lüzumu kadar kullanmaktır.

Kuvve-i şeheviyyenin ifrâtı, fücurdur, edepsizlik ve ahlâksızlıktır. Tefrîti, cümûd yani donukluktur. Makbul olan îtidâli ise, edep, iffet ve hayâdır.
İşte mânevî terbiye; insanın kuvvet ve temâyüllerini ifrat ve tefritlerden koruyup makbul olan îtidâl (denge) seviyesine getirme gayretidir. Bu fıtrî temâyüller, kendi hâline bırakılıp terbiye edilmediği takdirde, hayra değil, şerre vâsıta olur; fayda yerine zarara sebebiyet verirler. Bu bakımdan insan, mutlak sûrette tâlim ve terbiyeye muhtaç bir varlıktır. (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Ekim-2014)


Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Azîz: Dengi ve benzeri bulunmayacak derecede değerli ve şerefli olan, güçlü ve yenilmez olan, daima galip gelen, mağlup edilmesi mümkün olmayan demektir.


Kısa Günün Kârı

Kalbin selîm hâle gelmesi ise, ancak mânevî terbiye ile sâfiyet kazanmasına bağlıdır.

Denizin kumsalla birleştiği yerde, kumlar arasında, tornadan çıkmış gibi pürüzsüz taşlar bulunur. Asırlarca dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzlerinden arınmış, cilâlanmış, pırıl pırıl olmuş, ayrıca granit gibi de sağlamlaşmıştır.
Ham bir pırlanta mâdeni de kesilip biçilmeden, üzerinde birçok bıçak darbesi ve usta mahâreti işlemeden o parlaklık ve şeffaflığı kazanamaz. Bir gram altını elde etmek için belki bir ton toprağı elemek îcâb eder. Yâni her varlık bir çeşit terbiye ve incelmenin netîcesinde kıymet kazanmaktadır.