Bunalımlarımız ve Çözüm Yolları


Semerkand Dergisi | Ocak 2000 | Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile Mülakat


Ahmet Davutoğlu siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında tebarüz etmiş değerli bir düşünür. Uzun yıllar Malezya’da İslam Üniversitesi’nde ve Marmara Üniversitesi’nde dersler verdi. Şu anda Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı. Aynı zamanda alternatif bir üniversite işlevi gören ve İstanbul’da bulunan Bilim ve Sanat Vakfı’nın başkanı. İngilizce yayınladığı iki kitabı ve pek çok makalesi bulunuyor.

Ahmet Bey, öncelikle bu mülakat imkanını verdiğiniz için teşekkür ederiz. Bir siyaset bilimci olarak size önce kendi durumumuzu, yani İslam dünyasını soralım.

Bugün medeniyet seviyesinde yaşadığımız ve bütün müslümanları kuşatan bir bunalım yaşadığımız konusunda hemfikiriz. Sizce bu bunalımın esas sebebi nedir?

İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu siyasi, ekonomik ve askeri bunalımların temelinde, bilginin aktarılmasını ve yeniden üretilmesini sağlaması gereken eğitim sistemindeki aksaklıklar yatıyor. Fakat bu aksaklıklar sadece İslam toplumlarının siyasi ve ekonomik yapılarıyla ilgili kurumsal sebeplerden kaynaklanmıyor. Aksine, meselenin özünde eğitimin ruhunu dokuması gereken zihniyet oluşumundaki çarpıklıklar var. Kurumsal yapılanma üzerinde yoğunlaşan tartışmalar ve üretilen alternatifler kısa sürede zaman aşımına uğramakta.

Eğitimin ruhu ifadenizi biraz açsak…

Malumunuz, her medeniyetin eğitimle ilgili temelde iki hedefi vardır: Birincisi, kendisine aktarılan bilgiyi sosyal hayata uyarlayacak, birey düzeyinde bir medeniyet prototipi üretebilmek, ikincisi ise, bu bilginin tekrar sistemleştirilmesini ve yeniden üretilmesini sağlayacak bir ilmi önderlik prototipi oluşturabilmektir. Aksi taktirde o medeniyet havzasının varlığını idame ettirebilme şansı bulunmaz.

Biz, belirttiğiniz bu ruhu yitirmiş mi bulunuyoruz?

Bugün, siyasi etkisine paralel olarak kendi eğitim yapısını evrensel hale getiren Batı Medeniyeti ile, diğer yerel medeniyet ve kültür havzaları arasında bu konuda ciddi bir çatışma yaşanıyor. Batı toplumlarının eğitim modelinin evrenselleşmesi, aslında ürettiği medeniyet prototipinin de evrenselleşmesini beraberinde getirdi. Bu da, diğer medeniyet havzalarında gerek bilginin sosyalleşmesi, gerekse kültürün yeniden üretilmesi konusunda ciddi bunalımların ortaya çıkmasına yol açtı.

Bu konuda çarpıcı bir misal olarak, düşünce tarihi kitaplarının diğer kültür havzaları üzerinde yaptığı etki gösterilebilir. Bugün hangi tür düşünce tarihi kitabını alırsanız alın, Batı merkezli tek bir standardın uyarlandığını görürsünüz. Bütün düşünce tarihi kitapları eski Yunan ile başlar, Roma, Hıristiyanlık ve Ortaçağ ile devam eder, Rönesans ve Reform hareketlerinin incelenmesinden sonra, modern düşünce ile sona erer.

İnsanlık tarihi ile Batı düşünce tarihini özdeşleştiren bu süreçten geçen her Müslüman, Çinli, Hintli ya da Afrikalı öğrenci, kendi kültür havzasının insanlık düşünce tarihine hiç bir katkıda bulunmadığını; yani özgün bir düşünce üretebilme kapasitesine sahip olmadığı konusunda dolaylı olarak şartlandırılır. Böylesi bir şartlanma, bu kültür havzalarının kendi eğitim sistemleri aracılığıyla kendi kültürel can damarlarını kesmeleri sonucunu doğurur. Eğitim sürecinden psikolojik olarak çökmüş ve yenik düşmüş olarak çıkan bireyin, artık kendi kültürünü yeniden üretme gibi bir sorunu pek yoktur, Daha ziyade, her türlü kültür normunu ürettiği konusunda şartlandırıldığı Batı normlarını aktarma derdi vardır.

Batı ile kendi geleneğimizdeki kaynakları nasıl ayırmalıyız? Sanki Batı’yı bilelim derken, sahip olduğumuz asli kaynakları gözardı ediyormuşuz gibi geliyor bana.

Elbette. Gazzali’yi tanımaksızın Thomas Aquinas’ı, İbn Rüşd’ü tanımaksızın Dante’yi, İbn Haldun’u tanımaksızın A. Comte’u, Kınalızade’yi tanımaksızın Makyavelli’yi, Evliya Çelebi’yi tanımaksızın Macellan’ı, Ahmet Cevdet Paşa’yı tanımaksızın Hegel’i tanımış bir müslüman öğrenciden, bilgi birikimini kendi kültür ekseni etrafında yorumlama çabasını beklemek güçtür. Aksine bu öğrenci için, artık sadece bilgiyi Batı’daki kaynağından, diğer bölgelerdeki edilgen kültür çevrelerine aktarma çabası söz konusudur. Bu durumda, eğitim kurumları da bu çabanın araçları olarak değerlendirilir.

Böyle bir tavrın en belirgin sonucu nedir sizce?

Yabancılaşma tabii ki. Sosyal kültür içinde üretilen davranış biçimleri ile eğitim sürecinde ortaya çıkan bilgi biçimlendirmeleri arasında yaşanan çelişki, bu öğrencilerin kendi kültür havzaları ile yabancılaşmaları sonucunu doğuruyor. Sonuçta, eğitimin toplumsal geçerliliği tartışma konusu oluyor.

Bu sebeple, İslam dünyasında eğitimin kurumsal yapılanma meselelerinden çok, bilgi-zihniyet ilişkisi temel bunalım alanını oluşturur. Bu konuda da bilginin kaynağı (epistemolojik boyut), meşruiyyeti (sosyal değer boyutu), sistemleştirilmesi, tasnifi ve yeniden üretilmesi (metodolojik boyut), aktarımı (kurumsal boyut) ve kullanımı (pratik ve teknolojik boyut) ile ilgili meseleler bir bütünlük içinde ele alınmalıdır.

İlim diyoruz. Ama ilim geleneğimiz çok zayıflanmış durumda. İlim, alim kavramları olmadan müslümanlar nasıl kendi medeniyetlerini ihya edebilirler?

Bir medeniyetin dengelerini muhafaza ettiğinin ve hayatiyetini sürdürdüğünün en önemli göstergesi, bilgi üretimini yönlendiren bir ilmi paradigmaya ve bu paradigmayı şekillendiren geleneğe dayanan bir ilmî önderliğe sahip olmasıdır. Herhangi bir medeniyetin, zaman ve mekan sınırlamalarının getirdiği geçici dalgalanmaları, sarsıntıları aşabilmesini sağlayan en öncelikli şart, bu özelliktir.

Ekonomik atılımların ya da siyasî başarıların bu özellik olmaksızın sürekli olabilmesi mümkün değil. Bugün İslam dünyasının en önemli meselesi ne siyasî başarısızlık, ne ekonomik gerilik ne de askerî güç eksikliğidir. Belki de bütün bu yetersizlikler, kendi içinde tutarlı ve süreklilik arzeden bir ilmi müesseseleşmeden yoksun olmanın akisleridir.

Yani bugünkü yaşadığımız bunalım, temelde ilim geleneğinin çözülmesiyle ilgili.

Evet öyle. Bugün İslam toplumlarında görülen psikososyal ve siyasî gerginliğin en önemli sebebi, İslam inancının öngördüğü güçlü kimlik duygusu ile yürürlükteki uluslararası sistem içinde etkin ve belirleyici bir güç odağı olamamanın getirdiği dengesizliktir.

Kendi içinde tutarlı ve güçlü bir teoriyi alternatif bir medeniyet ekseni haline dönüştürme konusundaki yetersizlik, İslam dünyasında yaşanmakta olan medeniyet bunalımının bir uzantısıdır. Bu medeniyet bunalımı, İslam tarihi içinde ortaya çıkan geçici bunalımlardan hem keyfiyeti hem de yaygınlığı açısından farklılık arzediyor.

Ne gibi farklılıklar?

Daha önce medeniyet içi olan bunalımlar, medeniyet eksenindeki bir dönüşüm ile aşılabilmişti. İslam tarihi, bu açıdan, doğrusal olmaktan çok dairevî ve inişli çıkışlı bir seyir takip eder. Bazı şarkiyatçıların görüşlerinin aksine, İslam medeniyeti Moğolların Bağdat’ı işgal etmesine kadar yükselen, daha sonra duraklayan ve zamanla tam bir durağanlığa dönüşen mekanik bir gelişim seyri takip etmez. Bağdat ekseninin 1258’de sükutu, Delhi’nin 1192’de yeni bir merkez olarak doğuşu ile ayni yüzyılda gerçekleşmiştir. Endülüs’ün 1492’de sükutu, 1453 ile başlayan bir süreç içinde bütün Doğu Avrupa ve Akdeniz’in yeni bir İslam medeniyet ekseni olarak doğmasını engellememiştir. Sömürgeciliğin bölgedeki hızlı yayılması, İslam dininin Hindiçin ve Malay dünyasındaki gönüllü yayılışını sadece hızlandırmıştır.

İslam tarihi içinde görülen bütün bu bunalımlar medeniyet-içi özellikleri itibariyle sınırlı kalmışlar; dolayısıyla yeni ve dinamik bir medeniyet ekseninin doğuşunu sağlayan paradigma-içi düzenlemelerle aşılabilmişlerdi.

Bugün yaşadığımız bunalım, geçmişteki bunalımlarla aynı çizgide, aynı şekilde ortaya çıkmıyor mu?

Hayır, Tam aksine, modern dönemde ortaya çıkan medeniyet bunalımı, tamamıyla zıt bir paradigmadan hareket eden başka bir medeniyetin maddi üstünlüğünden kaynaklanan medeniyetler arası bir bunalımdır. Bunun için, hem keyfiyet hem de yaygınlık itibarıyla çok daha kapsamlıdır.

Bugün bu bunalımdan azade olan ve yeni bir medeniyet ekseni oluşturabilecek bir İslam coğrafyası da söz konusu değil. Batı medeniyetinin evrenselleşme iddiasındaki değerleri, topyekun bir medeniyet hesaplaşmasını gerekli kılıyor.

Mesela sadece askerî bir meydan okuma olarak gündeme gelen Moğol istilasının getirdiği bunalım, bir müddet sonra yeni bir medeniyet canlanmasına sebep teşkil etmiş ve istilacıları da o medeniyet canlanmasına hizmetkâr eylemişti. Buna mukabil, sömürgeci Batı medeniyeti İslam dünyasına bir medeniyetin entellektüel, askerî, siyasî ve ekonomik bütün parametreleri ile birlikte yüklenmiş ve en önemlisi İslam medeniyetinin öncü güçlerinin kimlik duygularını aşındırarak yeni ve kendine güven duygusundan yoksun bir kimlik empoze etmiştir.

Yani derin bir aşağılık kompleksi…

Evet. Bu kendini algılama düzeyinde yaşanan yoğun bunalım, sömürgeci ruha karşı bir meydan okumayı ve dolayısıyla kendine özgü yeni bir medeniyet canlanmasını değil; dış dekora dayalı kör bir medeniyet taklidini beraberinde getirmiştir.

Peki, Batı’nın bu kültürel yayılmacılığına ve üstünlüğüne karşı müslümanlar hangi tavırlarla cevap verdiler? Ve bu tavırlar sadra şifa olabildi mi?

Batı medeniyetinin maddî üstünlüğüne karşı 18. ve 19. yüzyılda geliştirilen yeni-gelenekçi çözümlerin başarısızlığı İslam dünyasının önderlerini iki ana kutba doğru meylettirdi:

1. Devrimci ve tepeden inmeci bir batılılaşma stratejisine dayalı köklü bir kimlik ve medeniyet değişimi;

2. Batı medeniyeti ile İslam’ın temel öğretilerinin uzlaştığı; dolayısıyla çatışmanın sadece tarihî gelenek/birikim ile modern yapılar arasında olduğu varsayımından hareket eden reformist ve puriten tepki.

Bu tepkilerden ilki modernleşme ile İslamî öğreti arasındaki zıtlığı hareket noktası olarak kabul edip, hem tarihî geleneğe hem de İslam’ın teorik esaslarına cephe aldı, Diğer tepki ise, geleneğin getirdiği yüklerden arınmanın, hem modern yapılarla uzlaşmayı hem de yeni bir canlanmayı beraberinde getireceğini öngördü.

Bugün Batı medeniyetindeki ve İslam toplumlarındaki yeni seyir, bu yaklaşımların ciddî bir tarzda gözden geçirilip değerlendirilmesini zaruri kılmakta.

Tepeden inmeci ve reformist diye tanımladığınız bu iki tavrın bir açmaza doğru gittiğini mi söylüyorsunuz?

Elbette… Birincisini ele alalım: Bu asrın ortalarına doğru İslam ülkelerindeki bütün eğitim kurumlarını tekeline alan batı-eksenli entellektüel akım, yarım asırlık bir süre içinde geniş çaplı bir bunalımla karşı karşıya kaldı. Bu bunalım, biri Batı medeniyetinin geldiği safhadan, diğeri bu akımın iç bünyesinden kaynaklanan iki ana sebebe istinat eder.

Bugün Batı medeniyetinin iç dengeleri ne 19. yüzyılın sömürgeci rüzgarını besleyen canlılıktadır, ne de 20. yüzyılın ilk yarısındaki akıl-bilim-ilerleme felsefî teslisinin tanrısallaşmış iddialarının tartışılmaz güvenliği içindedir.

İnsan-insan, insan-tabiat ilişkilerinin geldiği son nokta en iyimser kaynakları bile kaygılandıracak düzeyde. Kimse artık aklın mutlak anlamda bilim; bilimin tartışılmaz doğrusal ilerleme doğurduğu; her ilerlemenin de insanoğlunu yeryüzü cennetine götürecek müsbet bir etki yapacağı varsayımına dayalı dogmatik formüllerin sihirli etkisinde değil. Bir takım yeni unsurlar batı-eksenli entellektüel akımın teorik ilham kaynaklarını kurutmakta.

O yeni unsurların neler olduğunu ve özellikle modernist islâmcı yaklaşımların açmazlarını başka bir sohbette ele almak üzere çok teşekkür ediyoruz.

Yeni bir mülakat sözü istiyor gibisiniz.

İzniniz olursa hocam.

İnşallah… Ben de size teşekkür ediyorum