Âlimlerin Yokluğunda


Dilaver Selvi Semerkand Dergisi


Ebul’l-Hasen En-Nedvî diyor ki:

Şüphesiz, ‘ihsan’ ve ‘bâtınî fıkıh’ mertebesine ulaşmış bu ‘tezkiye edilmiş nefis’ sahibi kâmil mürşidler olmasaydı; müslümanlar, iman ve ruh bakımından hepten çöker, zâlim ve azgın materyalizm dalgası şu Ümmet-i Muhammed’in imanından kalan kırıntıyı da çoktan yutardı. Kalblerin Allah’la, hayatın ruhla, toplumun ahlâkla olan ilişkisi ve ilgisi çoktan zayıflardı. Samimiyet ve hasbîlik hepten kaybolurdu. Bâtınî hastalıklar iyice yayılır, kalb ve nefisler onulmaz hastalıklara yakalanır, doktor da bulunamazdı. İnsanlar dünyaya dört elle sarılır; ilim erbabı makam, mansıb ve mal için yarış eder, tamah ve ihtiras gözlerini çoktan bürürdü.

Evet, kâmil mürşidler olmasaydı, peygamberlik ve peygamber vekilliğinin önemli vazifelerinden biri olan “nefis tezkiyesi”, “ihsan” ve “bâtınî fıkha davet” hizmeti duraklar, işlemez hâle gelirdi.

Batı Medeniyetinin bugünkü müslümanlar üzerindeki etkisinden ve diğer sebeplerden dolayı Allah’a dâvetin, Rabbânîlik ve nefis tezkiyesinin çokça zayıfladığı, Allah’a ve Allah’la olan bağı yenilemeye ve iç temizliğine dâvet edenlerin yok denecek derecede azaldığı İslam ülkelerine bakınız. Orada korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu uçurumu, ne ilimde deryalaşma, ne düşüncede derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne edebiyat zenginliği, ne Kitab ve Sünnetin dili olan Arapça’ya yakınlık ve ne de bağımsızlık nimeti doldurup kapatamaz.

Bu hâl, devâsı olmayan rûhî ve ahlâkî bir krizdir. Çözümü hiç de kolay olmayan sosyal bir meseledir. Hem de en nazik ve çözümü en güç olan bir mesele.

Zira, o buhranda halk, madde ve malın kurbanı, sosyal hastalıkların müptelâsıdır.

Gerek dinî, gerekse millî kültür almış olan aydınlar, makam-mansıb kurbanı; riyâ, benlik, yükselme aşkı, iki yüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilme gibi bâtınî hastalıklar ile hastadırlar.

Siyasî ve sosyal hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden bir kör döğüşü hâlindedir.

Müesseseler, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi, sorumluluk duygusunun kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden lâçkadır.

Ulemâ ve din adamları, gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, havas ve halkın gazabından çok korkmaları, rahat ve konforlu bir hayata ziyâdesiyle alışkın olmaları sebebiyle irşad ve islah cılız kalmakta, kendilerinden beklenen vazifeyi yapamamaktadırlar.

Evet, rûhî ve ahlâkî buhranın olduğu yerlerde durum budur. Bütün bunların ilâcı ve devâsı ise, Kur’an’ın emrettiği ve Hz. Peygamber’in (A.S.) gerçekleştirmek üzere gönderildiği peygamberî “nefis tezkiyesi” ve ulemâdan istenilen “Rabbânîlik”tir. Hayatımızda ve cemiyetimizde bir gerçek olarak karşımızda duran bu boşluğu mutlaka doldurmalıyız.

Bir zamanlar Allah’a dâvet eden kâmil mürşidlerin, Rabbânilerin, nefis terbiye ve tezkiyesi ile meşgul olanların, iç temizliğine çağıran, Allah’la olan bağ ve yakınlığı canlı tutmaya çalışan, toplumdan önce bireyin ıslâhına önem veren sûfilerin doldurduğu; şimdi ise geniş ölçüde boş kalan bu yeri mutlaka doldurmalıyız. Körü körüne bu dâvetçileri tenkid edenlere, Arab şâiri Hutay’e’nin şu mısrâlarıyla sesleniyorum:

“Babanızın başı için (Allah aşkına!) ya onların yerini doldurun veya ağzınızı tutup onlara kızma ve sitemi terkedin!”