İslam Fethi – Batı Yayılması: Açanlar ve Kapayanlar


Atilla Pamirli




“Batılılar buraya gelmeden önce onların elinde İncil, benimse toprağım vardı. Şimdi onların elinde toprak, bende ise İncil var.”

İstanbul’un fethi, sadece bir şehrin, bir ülkenin, bir imparatorluğun ele geçirilmesi anlamına gelmiyor. Fetih, her yıl kanıksadığımız kutlamalardan öte daha yüce bir anlam taşıyor. İstanbul, müslümanların toprak ve beldeleri fethetmesinde sadece bir halka. Ondan önce Endülüs, Maveraünnehir, Mısır, Suriye, Kuzey Afrika da fethedilmişti. Üstelik bu yerleri fethedenlerin hepsinin milliyeti de farklıydı. Ama müslümanların fethini anlamak için, onu Batılılar’ın yayılmasıyla kıyaslamak gerekiyor.

Öncelikle kavramlar üzerinde duralım. Fetih, “açmak” anlamına geliyor. Kur’an’daki ilk surenin adı olan “Fatiha” da bu kelimeyle aynı köke dayanıyor. Müslümanların fetih anlayışı en çok bu kelimenin anlamına yakınlık gösteriyor. Yani şeytani yağmaya değil, İlahi Nur’a kapı olmak, geçit olmak.

“İslam fethi-Batı yayılması” derken önemli bir ayrım yapmış oluyoruz. Bu ayrımdaki temel ölçü, her iki medeniyetin din, dünya ve insan tasavvurunun farklı olmasından kaynaklanıyor.

İslam, yalnızca tek olan Allah’a inanmak, sadece O’na ibadet etmek ve O’nun arzu ettiği şekilde ölçülü bir dünya hayatını yaşamak demek. Ancak, insanın Allah karşısındaki bu acziyeti ve sınırlı ömrü, onun hayatını zindan etmiyor. Aksine, hayatın her anını kendi özüne ve dolayısıyla Allah’ın murad ettiği çizgiye yaklaştırarak, medeniyetin her alanında çaba gösteriyor. Müslüman olsun olmasın, dini olana saygı gösteriyor. Bu yüzden, girdiği beldelerde kiliseleri, havraları yakıp yıkmıyor. Aksine kendi inancından olmasa bile diğer dinden olanlara kendi ahkamında serbestçe hareket etme hakkı tanıyor. Onların inancına müdahale edemiyor, onları müslüman olmaya zorlayamıyor.

Batılı misyonerler din adına Batılı yağmacılığa öncülük ederken, alperenler ve Allah dostları İslam’ın tebliğine öncülük ediyorlar. Anadolu’nun, Endülüs’ün, Uzakdoğu’nun kısa sürede müslüman olmasının altında yatan sebep bu. Batılı ise, dinini bile diğerlerine tanıtırken ikiyüzlü. Bunu zavallı bir Afrikalı şöyle ifade ediyor: “Batılılar buraya gelmeden önce onların elinde İncil, benimse toprağım vardı. Şimdi onların elinde toprak, bende ise İncil var.” ABD’deki beyazlar, daha 1960’lara kadar, hatta bazı yerlerde hâlâ zorla Hıristiyan ettikleri zencileri kendi kiliselerine kabul etmiyorlar. Oysa müslümanlar için, İslam’a giren kim olursa olsun en yakın kardeş demektir. Ümmet te budur.

Müslümanların inancında yeryüzü ve içindekiler, canlı-cansız, bitki-hayvan, insan, inanan-inanmayan hepsi Allah’ın bir emaneti. Çünkü müslüman olmak demek, Allah’ın bu emanetine inanmak demek. Müslümanlar için beldeler, memleketler, hele insanlar sahip olunamayacak varlıklar. Çünkü, mülk Allah’a ait. Çünkü el-Melik olan O’dur. Müslümanlar, gerçek insanlığı temsil eden İslam’a açtıkları beldelerde kontrollerine giren her şeyi Allah’ın tevdi ettiği birer emanet gibi görürler. Ona göre, şefkatle ve dikkatle muamele ederler.

Batılılar içinse dünya işletilmesi gereken bir maden. Her köşesini ele geçirmek gerekiyor. Batılı filozoflar medeniyetin tanımını bile, dünyayı sömürmek ve ona “yeni bir şekil vermek” anlamında yapıyorlar. Kıtalar, memleketler, beldeler yakıcı-yıkıcı şehvetin sınırlarını belirliyor. Çünkü onlara göre arz, sahip olunması gereken en büyük mülk. Dünya haritalarında ele geçirdiği bölgeleri tek renge boyayarak ilahlık taslama sapkınlığı da Batılılar’a ait. Bu renklerin boyadığı zavallı insanları köle yapmış olmaları, onların alınteri ve canlarıyla bugünkü zenginliğe gelmeleri Batılılar’ı hâlâ rahatsız etmiyor. Çünkü Batılı için, kendisi haricinde insan yoktur. Yaradan’ı tanımadığı için yaradılana merhamet nazarıyla bakması mümkün değil.

Oysa İslam’da esas, yeryüzüne “yayılmak” değil. Onu Allah’ın emirlerine, O’nun nuruna, insanın fıtratına açmak demek. İnsanın Allah’ın halifesi olduğu bu arzda sahiplenme ve büyüklenme edasıyla toprağa yapışmak değil. Toprak gibi mütevazi, onun gibi verici olmak. Müslümanlar bunun için gittikleri her beldedeki ilimleri, bilgileri incelemişler, almışlar. Osmanlılar gibi, Bizans’a da ait olsa işlerine yarayan uygulamaları devam ettirmişler. Hind’in tıbbını, Çin’in astronomisini, eski Yunan’ın felsefesini hiç bir kompleks olmadan almışlar. Çünkü fethin önemli gayelerinden biri “hikmet nerede olursa olsun onu gidip almaktır.” Çünkü “hikmet” müslümanın kayıp malıdır. Bu sebeple, müslümanlar ele geçirdikleri memleketlerdeki kütüphaneleri Batılılar gibi yakıp, yıkmamışlar. Bunun için gayrimüslim de olsa bilginleri himaye etmişler. Onları devlet görevlerinde bile kullanmışlar.

İlginçtir, müslümanların temin ettikleri bu özgürlük havası gayrimüslimlerde de zengin ve canlı bir kültürün oluşmasına neden olmuş. Mesela yahudilerin “İkinci Musa” dedikleri büyük din bilginleri Maymonides, Endülüs’te müslüman alimlerin elinde yetişmiş ve asıl ismi İbn-i Meymun. Bu hoşgörü ortamında yaşamış İbn-i Meymun’un felsefesinde tasavvufun izlerini görmek bile mümkün. Aynı şekilde, Avrupa’nın bugün kendi köklerini dayandırdığı Yunan medeniyetini de onlara ilk aktaran yine müslümanlar olmuş.

Müslümanlar “açarak” arza yayıldılar. Fakat işgal, sahiplenmek demek. Batı’nın yaptığı da budur. “Kapayarak” yayılır Batı. Kendini yabancılara “kapar”, toprakları ve servetleri “kapatır”, coğrafyayı sathi de olsa “kaplar”. İspanyollar’ın, İngilizler’in, Fransızlar’ın ve Amerikalılar’ın dünya devletleri kurmasındaki temel amaç, daha fazla kaynağa, daha fazla zenginliğe, paraya, mülke kavuşmaktır. Bu yüzden, mesela Hindistan’ı sömürgeleştiren Doğu Hind Şirketi, aslında İngiliz krallığının bir aracıdır.

“Keşif” bu azgın ve yağmacı yayılmanın anahtar kelimesidir. İspanyollar Amerika’ya geldiklerinde, amaçları dünyanın şeklini-şemailini, başka milletleri ve kültürleri tanımak değildi. Onların amacı, ülkelerindeki fakirliği gidermek ve kraliyet ailesinin hazinesini katlamaktı. İngilizler Avustralya yerlilerine “aborijin” dediler, yani gayri-tabii insanlar. Amerikalılar Kızılderililer’le karşılaştıklarında onları sadece katlettiler. Nitekim Batılılar’ın kanlı yayılma tarihleri bu yönde ilerledi. Onlar için keşfetmek, yok etmek demektir. Kendini keşfetmeyen; kalbini, varlığını aslına açmayan bir medeniyet için, dünya ve insanların keşfedilecek ve ibret alınacak nesi olabilir ki?

Batılı yayılmacılık, aslında klostrofobik, yani kapalı yerden korkan bir genişleme anlayışıdır. Sınır çizer, şehirleri böler. Zihninde farklı olan yer edemez. Farklı olanı, yabancıyı kendine benzetmek zorundadır. Yoksa bu kapalı kalma korkusuyla onu yok eder. Hakikatı ve dünyayı da böyle tahayyül eder. Analitik düşünce de esasen klostrofobiktir, varlığı bütün olarak algılamada zorluk çeker. Yabancı gördüğü unsurları düşman beller ve onları zihin dünyasından atar. Aynı şekilde, Batılı sömürgeci devletlerin yaptığı gibi, kendinden hariç her şeyi tasfiye amacıyla tasnif eder. Ama bu tasnif Darü’l İslam ve Darü’l Harb ayrımı gibi, aşkın bir referansa sahip değildir. Çünkü İslam’daki bu ayrım, açmaya, kabul etmeye, farklı olanı ve ötekini tanımaya dayanır. Laik Batı’nın referansı ise ona benzeyen ve benzemeyendir. O yüzden, kendini ötekine kapar, ötekini de kendine kapar. Batı kültürünün halen en önemli unsurlarından birinin yabancı düşmanlığı olması bu yüzden şaşırtıcı değil. Bir bakıma maddeten yayılsa da, manen içine kapanan “clostrophobia”; kendini, farklı olan insanı düşman addeden yabancı düşmanlığı, yani “xenophobia” olarak gösterir. İslam’da ise kimse kendinden farklı dili, ırkı hatta dini olanı, Batılı gibi asırlarca ayrı tutmaz. Neredeyse yabancıya karşı tabii bir bağlanma hissi vardır.

Batılılar’ın insana bakışları o kadar aşağıdır ki, bırakın zencileri veya yabancıları kendi insanlarını bile köleleştirmişler. Amerika’ya kaçan insanların önemli bir kısmı inancı yüzünden katledilecekler olduğu kadar, kralların ve derebeylerin onları açlığa mahkum ederek tarlalarda, tezgahlarda çalıştırmasından kurtulmak isteyenlerdi. Daha geçen yüzyılda İngiltere’de kadınlar ve çocuklar günde 18 saat, sadece boğaz tokluğuna çalıştırılıyordu. Şimdi ise, onlara ucuz gıda, giyecek temin eden Doğu ülkeleri işçileri, kadınlar, çocuklar aynı işi görüyorlar.

Müslümanlar her gittikleri beldedeki ahalinin değerlerini muhafaza ederek, onların adet ve dinlerine saygı göstererek ilerledikleri halde, Batılılar keşfettikleri her kara parçasının üzerindeki insan, hayvan, bitki, maden herşeyi talan ettiler. İspanyollar koca bir Aztek medeniyetini yok ettiler. Altınları için insanları topa tuttular. İngilizler ve Fransızlar, hatta küçücük Belçika bile Afrika kıtasındaki insanları ve tabiatın altını-üstünü yağmaladılar. Hâlâ da yağmalıyorlar.

Bugünkü Batı’nın dünyanın her yanındaki yayılmasına bakıp, İslam’ın fetih devrinin geçtiğini düşünmek çok yanlış. Çünkü müslümanların fethi sadece maddi değil, asıl manevi. Kalpleri açmak, memleketleri açmanın ön şartı. İstanbul’un fethi bu yüzden önce Akşemseddin, sonra da Fatih’e atfedilmeli.

Bizim asıl sormamız gereken soru, Batı’nın kaba ve vahşi yayılmasına bizim kendimizi ne denli kaptırdığımız. Yani kendimizi yayılmaya mı, fethe mi terkettiğimiz. Başka bir deyişle, dünyayı, dinimizi ve insanı Batılı gibi mi gördüğümüz, yoksa müslüman gibi mi. Ama hiç karamsarlığa kapılmayalım, içimizde taşıdığımız iman bize her zaman yeni fetihlerin, yeni Fatihlerin müjdesini veriyor.




Semerkand Dergisi