Sünnet Olmadan Din Yaşanmaz


Nurullah Toprak


Peygamber yerine kendisini, Sünnet yerine aklını koyarak Kur’an’ı anlamaya çalışan kimse, Allah’ın istediği dini değil, nefsinin süslediği bir felsefeyi ortaya koyar.

Tek görevi Allah’ın dinini tebliğ ve öğretme olan Hz. Peygamber’in (A.S.) fikir, fiil, söz ve davranışlarını bilmeden ve örnek almadan İslam dini yaşanamaz. Birileri, “o hadis ve sünnet olarak anlatılanlar sağlam değil, şüphelidir. Onlar olmadan da biz İslam’ı yaşarız” derse, o yaşadığı İslam dini değildir, başka bir dindir. Peygamber yerine kendisini, Sünnet yerine aklını koyarak Kur’an’ı anlamaya çalışan kimse, Allah’ın istediği dini değil, nefsinin süslediği bir felsefeyi ortaya koyar ve öyle yaşar. Bu şekilde ortaya çıkan ise; edeb içinde amel edilecek bir din değil, edebsizce bol bol laf edilecek bir felsefi ekoldür. Ayetlerde uyarıldığı gibi, bu ekolün başında şeytan, içinde nefis, sonunda ateş vardır. (Hac/4; Fâtır/6)

Bütün Kur’an ayetleri Hz. Rasulullah (A.S.) olmadan Allah’a gidilemeyeceğini, O’nun insanlara Allah’ın ayetlerini ve bu ayetlerdeki muradı bildirmek, ilahi hükümlerin nasıl uygulanacağını göstermek için geldiğini beyan ederken, ne yazık ki tarihte ve günümüzde müslüman kimliğini kullanan bazı insanlar, şu iddiada bulunmuşlardır:

“Biz dini doğrudan Kur’an’dan alırız. Kur’an’ı anlamak için iyi bir Arapça bilgisi yeterlidir. Hatta bir Kur’an meali bile işimizi görür. Aklımız var; okuruz anlarız, anladığımız gibi de yaşarız. Allah’ın ayetleri herkesin anlayacağı şekilde kolaydır. Allah aklın almadığı şeyleri söylemez. Bazı noktalarda Sünnet’i bilmenin gereği vardır, fakat o da çok azdır. Hem hadislerin bize geliş şekli hiç de emniyetli değildir. Onun için hadisleri ihtiyatla karşılamak ve iyice akıl süzgecinden geçirmek gerekir. Ayetle uyum içinde olan ve akılla çelişmeyen hadisler kabul edilebilir. Diğerlerine hacet yok. Sahabenin uygulaması ve mezheb imamlarının ictihadları kendilerini bağlar. Onların bizim için tarihi malumattan öte bir değeri yoktur. Zamanımızdaki ilme ve bilime ters düşen ayetlerin ilmin ve bilimin vardığı neticelere uygun yorumlanması gerekir. Eğer yorumlanamıyorsa bu tür ayetlerin ilk dönem müslümanlarını muhatab aldığı; o günkü ihtiyaç ve kültür seviyelerine uygun hükümler içerdiğini, bu gün için ise bağlayıcı bir durum arz etmediğini düşünürüz!”

Bu tür sözler “elhamdülillah müslümanım!” diyen kimselerden duyuluyor. Ne acıdır ki, bu iddia sahipleri dini yıkmak için değil, onu ıslah için uğraştıklarını söylüyor. Bu nasıl bir düzeltmedir ki, bozulmayan bir şey kalmıyor.

Hiç bir sahabiden böyle bir söz duyulmamıştır. Hak olan hiç bir mezhep imamı ve fakih “Kur’an ve aklımız bize yeter!” dememiştir. Hiç bir muhaddis ve müfessir böyle bir şeyi dile getirmemiştir. Hiç bir veli, Hz. Peygamberin elinden tutmadan Allah’a ulaşacağını düşünmemiştir. Düşünenler velilik değil, delilik diplomasını almışlardır.

Dense ki: “Bazı mezhep imamlarının kabul edip delil olarak kullandığı hadisleri, diğer bazı imamlar delil olarak kullanmamışlar. Bu davranışla, hadisleri red etmiş olmuyorlar mı?”

Alimler bu soruya şu cevabı veriyorlar: Hak mezhebe mensup imamlardan hiç birisi, küçük-büyük hiç bir hususta Hz. Peygamber’e (A.S.) muhalefet etmeyi düşünmemiştir. Çünkü onlar, Rasulullah’a (A.S.) uymanın vacip olduğunda kesin olarak görüş birliği içindedirler. Ve yine Rasulullah (A.S.) hariç, diğer bütün insanların sözlerinin bazılarının alınıp, bazılarının terk edilebileceğinde de görüş birliği içindedirler.

Fakat bununla birlikte, imamlardan birinin sahih hadisin hükmü dışında bir görüşüne rastlandığında, bunun bir takım sebepleri vardır. Bunlar da şunlardır:

* O hadisin Hz. Peygamber’e (A.S.) ait olduğuna yakinen inanmamaktadır. Yani, hadisin senedini (rivayetçilerini) emniyetli bulmamaktadır.

* O hadisten bu mananın çıkacağı ve o meseleye delil olacağı görüşünde değildir.

* Hadisle bildirilen hükmün sonradan kaldırılmış olduğuna inanmaktadır. Onun için hadisle amel etmemiştir.” (Hucciyetu’s-Sünne)

Evet, bütün bunlarla birlikte, kendini ilim ehli gösteren ve bizatihi Sünnet’in delil oluşunu inkar edenler vardır. Biz bu kimselerin durumunu araştırıp niyetlerine baktığımızda onların şu üç gruptan birine dahil olduğunu görürüz:

1- Dine girmiş görünür, fakat mümin değildir. O, kendisi ve taraftarlarının çıkarı için yürütülen bir plan adına, din esaslarında şüpheler ortaya çıkarmak ve onu kökünden yıkıp temelinden sarsmak istemektedir. O, müslüman görüntüsü veren ve küfrünü gizleyen bir münafıktır.

Bu kimse, müslümanların dinine ve bütün delillerin kaynağı olan Kur’an’a saldırmaktan çekinir ve başka bir taraftan yanaşır. O da, kendisi olmaksızın Kur’an’ın anlaşılamayacağı, bütün hüküm ve kanunlarının hükümsüz kalacağı Sünnet’e saldırmaktır. Bu plan gerçekleşirse, bütün hükümler yok hükmüne gelecek, Kur’an ellerinde bir oyuncak olacak, onu anlamaya güçleri yettiğini söyleyerek ayetleri kendi arzu ve hesaplarına göre yorumlayıp tefsir edeceklerdir. Bunları yaparken de insanlara: “Biz, Allahu Tealâ’nın: ‘Kur’an’da hiç bir şeyi bırakmadık, açıkladık.’ (En’am/38), ‘Biz sana her şeyin bir açıklaması olarak Kitab’ı indirdik.’ (Nahl/89) ayetleriyle amel ediyoruz.” diyeceklerdir.

Evet, bu ayetler haktır. Fakat onlar, bunlarla geçersiz bir mana kasdetmektedirler. Şüphesiz Kur’an, dinin bütün asıllarını ihtiva etmektedir. Bütün ilahi hükümlerin temeli O’dur. Fakat bu, onların düşündüğü batıl manayı desteklemez ve Sünnet’in delil oluşunu iptal etmez.

2- Hadisleri inkar ve iptal eden ikinci tip, açıkça küfrünü ortaya koyan ve yüzündeki perdeyi kaldıran bir kimsedir. Mesela: “Cebrail hata etti, asıl peygamber Hz. Ali iken, yanlışlıkla peygamberliği Hz. Muhammed’e (A.S.) götürdü.” diyen kimse, bu gruba örnektir.

3- Bir başka tip de, görünüşte Hakk’a ulaşmak, Rabbine güzel ve doğru bir şekilde ibadet yapmak isteyen bir adam kılığındadır. Ancak aklı şaşkın, cahilliği de son noktadadır. Çeşitli fikirler içinde yalpalayıp durur. Zahiren dine bağlı, onu savunmaya hırslı, hakkı korumaya hevesli görünür. Ayrıca, zındıkların ileri gelenleri ve dinsizlerin şeytanları, tatlı dilleri ve sahte ahlakî görüşleriyle bozuk fikirlerini ve yanlış yollarını güzel gösterirler, kendilerince kabul görmüş bir takım delilleri öne sürer, hak ile batılı birbirine karıştırırlar. Bununla da, dini muhafaza ettiklerini ve onu bidatçıların görüşlerinden temizleyip asıl safiyetine kavuşturduklarını zannederler. Bunları dinleyen bazı kimseler de, duyduğu sözlerdeki hata ve densizliği, fitne ve fesadı farketmeden, gerçeğini araştırıp anlamadan, güzel bir niyet ve saf bir kalp ile, onların doğruluğuna ve sağlamlığına inanır, onların görüşlerine katılır ve hatta onları din adına savunmaya çalışır. Bunun için: “Akıllı düşman, cahil dosttan daha hayırlıdır.” denmiştir. (Hucciyyetu’s-Sünne)

Akıl Ne Kadar Yeterli?

Kur’an-ı Hakim’in pek çok yerinde: “Namazı gereği gibi kılınız ve zekatı veriniz.” (Bakara/43, 83, 100; Nisa/77) buyrulmaktadır. Namazla ilgili emri tebliğ eden Hz. Peygamber’in (A.S.): “Benden gördüğünüz şekilde namaz kılınız.” (Buhari) emrini ve namazın kılınış şekilleriyle ilgili hadisleri gözardı ederek, insan aklı ve nefsi, sırf Arapça bilgisiyle bu ayetten nasıl bir namaz şekli ortaya çıkarabilir? Mesela, akşam namazını kaç rekat kılacaktır? Her rekatta ne kadar neyi okuyacaktır? Zekatı hangi mallardan ne kadar verecektir? Hz. Peygamberin “Hacda yapacağınız ibadetleri bana bakarak öğrenin.” (Müslim, Ebû Davud) emrini dikkate almadan, Yüce Rabbimizin: “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın!” (Bakara/196) emrini, eksiksiz olarak nasıl yerine getireceğiz? Bu tür soruları dinimizin bütün emirleri için sorabiliriz. Hz. Rasulullah’ın (A.S.) emir ve fiillerine uymayan, ondan açık veya işaret yoluyla tasdik almayan hiç bir fiil ve söz Allah katında makbul değildir. O kişi ve işi reddedilmiştir.

İbnu Hazm’ın (Rh.A.) belirttiği gibi; Kur’an’da bir takım hükümler vardır ki, eğer onlarla karşı karşıya bırakılsak, nasıl amel edeceğimizi anlayamayız. Onları anlamak için tek müracaat kaynağı, Hz. Peygamber’in (A.S.) hadisleridir. Demek ki, zaruri olarak hadise baş vurmak lazımdır. Şayet bir kimse: ”Biz ancak Kur’an’da bulduğumuzu alır uygularız, hadise bakmayız!” dese, icma-i ümmet ile kafir olur. Eğer bir kimse, sadece ümmetin icma ettiği hükümleri alıp hakkında nass bulunan konularda ihtilaf ettikleri bütün hükümleri terk etse, ittifakla fasık olur.” (İbnu Hazm)

Cenab-ı Hak tarafından: “Ey Rasulüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/107) iltifatıyla insanlığa takdim edilen Rahmet Peygamberine (A.S.) el ve gönül vermeyip başkasına boyun eğenler, ahirette onun şefaatından mahrum oldukları gibi, peşinden gittikleri şeytanlar tarafından da lanetleneceklerdir. (Ankebut/25)

Bazı Hadis Çeşitleri

Hadisler, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimize ait olmakla birlikte, metnindeki veya onu nakleden ravilerdeki bir durumdan dolayı farklı sınıflara ayrılmış ve değişik isimlerle anılmıştır. Bunlar içinde de sıkça rastladığımız bazı hadis çeşitlerini tanıyalım:

Mütevatir hadis: Ashab, Tabiun ve Etbau’t-Tabiîn devrinde (ilk üç nesil içinde) aklen ve adeten yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan büyük bir kalabalık tarafından rivayet edilen hadislerdir. Bu ölçüler içinde rivayet edilen hadisler kesin bilgi ifade ederler. Lafzı mütevatir hadisler azdır, fakat manası mütevatir hadisler ve ümmetin ekseriyeti tarafından uygulana uygulana gelen mütevatir derecesindeki hadisler çoktur.

Sahih hadis: Hz. Rasulullah’tan (A.S.) itibaren ahlak yönünden çok titiz olduğu bilinen, hafıza yönünden güvenilir kimselerin rivayet ettikleri ve içinde hadis tekniği yönünden tenkid edilen bir durum olmayan hadislerdir.

Hasen hadis: Dinî ve ahlaki yönü sağlam olmakla birlikte, kaydetme ve hafıza yönünden eleştirilebilecek ravilerin rivayet ettikleri hadislerdir. Hasen tabirini ilk olarak İmam Tirmizî kullanmıştır.

Zayıf hadis: Sahih ve hasen hadisteki ravilerin özellikleri bulunmayan kimseler tarafından rivayet edilen hadislerdir.

Hadislerin sahih, hasen, zayıf gibi kısımlara ayrılması, onu rivayet eden kimselerden kaynaklanmaktadır. “Bu hadis sahih değildir, zayıftır” demek; “senedi (rivayetçi zinciri) sağlam değildir. Yani onu rivayet edenler, her yönüyle tam emniyetli değildir.” manasındadır. Yoksa Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in sözlerinin bir kısmı sahih, bir kısmı sahih değildir manasında değildir.

Hadis diye uydurulmuş sözler: Birileri tarafından uydurulmuş ve hadis diye ortaya yayılmış sözler mevcuttur. Onlara “Mevzû” (uydurulmuş) hadis denir. Esasen bu tür sözlere hadis demek doğru değildir. Ne niyetle yapılırsa yapılsın, bir kimsenin Hz. Peygamber’e ait olmadığı kesin olarak bildiği bir sözü, fikrini kabul ettirmek veya o sayede bir menfaat elde etmek için: “bir hadiste buyrulmuştur ki” veya “bana filancılar Hz. Peygamber’den rivayet etti ki…” şeklinde takdim etmesi helal değildir. Bunu yapan kimse: “Kim bilerek benim adıma yalan söylerse, Cehennem’deki yerine hazır olsun” (Buhari, Müslim) hadisinin tehdidi altına girer.

Hangi Hadis Kitaplarından Nasıl İstifade Edilir?

Kur’an-ı Hakim’den sonra dini hükümlerde ikinci kaynak Sünnet’tir. Sünneti öğreneceğimiz yer ise hadis kitaplarıdır. Hadis kitapları içinde ilk sırayı İmam Buhari’nin “Sahih-i Buhari” diye meşhur hadis kitabı alır. Ondan sonra İmam Müslim’in “Sahih-i Müslim” adlı hadis kitabı gelir. Bu iki kitaba “Sahihayn” (Sahih Hadisleri İçeren İki Kitap) denir. İmam Buhari ile İmam Müslim’e de kısaca “Şeyhayn” (İki Hadis İmamı) ifadesi kullanılır.

Bunlardan sonra sırasıyla Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mâce, İmam Mâlik, Darimî ve Ahmed b. Hanbel’in hadis kitapları gelir. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’le birlikte bu kitapların ilk dördü “Kütüb-ü Sitte” (Altı Kitap) diye meşhurdur. Bunlarla birlikte Hakim en-Neysâbûrî’nin “el-Müstedrek” isimli hadis kitabı, Buhari ile Müslim’in şartlarına uyduğu halde kitaplarına almadıkları sahih hadisleri içeren bir kitaptır ve muteberdir. İbn-i Hıbban ve İbn-i Huzeyme’nin sahihleri, Ebu Ya’la’nın Müsned’i, İmam Tabaranî’nin Mu’cemleri derecelerine göre istifade edilecek eserlerdir. Bunlardan başka hadis kitapları da mevcuttur.

Ancak bunlardan istifade edilebilmesi için bazı şartlar vardır. Her Arapça bilen veya bir hadis kitabının Türkçesini ele geçiren kimse, hadis kitaplarını önüne koyup okuduğu her hadisle amel edemez. Özellikle hüküm ve fıkıhla ilgili hadislerle, fakihlerin tespit ve ictihadına göre amel edilmelidir. İtikadla ilgili hadislerin izahını, ehil alimlerden dinlemelidir. Ahlak, edeb ve faziletlerle ilgili hadisleri, kısa da olsa bir açıklamadan öğrenmelidir. Hadisler bir eczane gibidir. Hangi hastalığa hangi ilaçtan ne kadar alınacağı, uzman bir doktora sorulmalıdır.

Vaaz ve Sohbet İçin En Uygun Hadis Kitapları

Vaaz ve sohbet edenler, daha çok edeb, ahlak, fazilet, teşvik ve uyarma türü konuşmalar yapacakları için, özellikle bu tür konular için hazırlanmış hadis kitaplarından istifade edebilirler. Bunların en meşhurları İmam Nevevi’nin (Rh.A.) hazırladığı “Riyazü’s-Salihin” adlı eser ile, İmam Münziri’nin (Rh.A.) tertiplediği “et-Terğib ve’t-Terhib” adlı hadis mecmuasıdır. Her iki hadis kitabı da tercüme edilmiştir. Kısaca “et-Tac” ismiyle meşhur olan ve tercümesi de bulunan et-Terğib ve’t Terhib, Kütüb-i Sitte’nin hadislerini bir araya topladığı için kullanışlı ve faydalıdır. “Riyazü’s-Salihin” üzerine yapılmış en güzel Türkçe şerh, Erkam Yayınlarından çıkan 7 ciltlik şerhtir. Herkese tavsiye ederiz.

Dini Kitaplarda Hadis Olarak Geçen Her Söze Hadis Diye Bakılabilir mi?

Yazarı ne kadar meşhur olursa olsun, fıkıh, tefsir ve tasavvuf kitaplarında yer alan hadislerin alındığı kitap veya rivayet zinciri verilmemişse, o kitaba bakıp: “Bu sahih bir hadistir, çünkü falancı alimin şu kitabında geçmiştir.” diyemeyiz. Hadisi, hadis kitaplarında ararız, hadis imamlarının ve uzmanlarının o hadis hakkındaki değerlendirmesine itibar ederiz.

Mesela Hanefi alimlerinden Molla Aliyyü’l-Kari, “Kim Ramazan ayının son cumasında (daha önce kılamadığı) farzlardan birisini kaza ederse, 70 senelik kaza namaz borcunu ödemiş sayılır.” şeklinde rivayet edilen ve hadis olduğu söylenen söz hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu söz kesinlikle batıldır. Çünkü, ibadetlerden hiç biri, senelerce ihmal edilmiş namazların yerine geçemez. Ümmetin üzerinde icma ettiği görüş budur ve bu rivayet icmaya aykırıdır. O sözü, “Nihaye” kitabının yazarının nakletmiş olmasına itibar edilmez. Çünkü onlar hadisçi değillerdir. Zaten onlar bu sözü, herhangi bir muhaddise de nisbet etmemişlerdir.”

Müfessir Kasimi’nin bu konudaki şu değerlendirmesi çok yerindedir: “Kitaplarında bu tür hadisler bulunan bir müfessir, fakih veya sufi alim, onların uydurma olduğunu bile bile kitaplarına almış değillerdir. Onlar, önceki kitap ve alimlere itimat ederek ve senedi de fazla incelemeden onu almışlardır. O konu hadisçilerin işidir. Her alanın uzmanı farklıdır. O halde hadis, hadis kitaplarında aranmalıdır.”

“Sufilere Sohbet Gerek” Demek, Ayet ve Hadis Gerekmez Demek midir?

Bazıları, sufilerin ders ve terbiye usulünü tenkid ediyorlar. Özellikle Nakşibendî büyüklerinin “Bizim yolumuz sohbet yoludur, sohbette bereket vardır” sözüne takılıp, “Niçin Allah’ın ayetleri, Hz. Peygamber’in sünneti ve farz olan diğer ilimler öne alınmıyor da, sohbetle yetiniliyor” diye soruyorlar.

Bu soruyu, ancak gerçek sufilerin sohbetine hiç girmeyen biri sorabilir. Çünkü sufilerin bütün çabası, kalbi uyandırıp Allah’ın emirlerine ve O’nun Habibi’nin (A.S.) Sünneti’ne samimiyet ve muhabbetle uymaktır. Onlar, herkese farz olan ilimleri ve fazilet olan edebleri sohbet yoluyla, sohbetin bereketi içinde, sevgi ve aşk meşrebiyle verirler. İlim olmadan amel yapılamayacağını, amele de ancak sevgiyle güç yetirileceğini çok iyi bilirler.

Sufiler, Kur’an ve Sünnet’e uymayan ilim, amel, aşk, vecd, rüya, keşif, keramet ve sanatlara hiç itibar etmezler. Tasavvuftaki sohbet, vakit doldurmak, gönül avutmak, nefis eğlendirmek için yapılan konuşmalara benzemez. Sohbet, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in Ashabını terbiye ettiği nurani bir metottur. Sohbet, her yerde her zaman yapılır. Sohbette devamlı hak konuşulur, iyilik emredilir, kötülüklerden nehyedilir. Onda resmiyet değil, muhabbet ve edeb hakimdir. Kur’an’ı bilmeyen, hadisi sevmeyen, fıkhı gereksiz gören kimseden değil veli, sıradan bir mümin bile olmaz.

Sohbethaneler ilim yeridir, edeb merkezidir. Oralarda, Kur’an bilmeyenlere Kur’an öğretilmelidir. Tasavvufun temeli olan edeb anlatılırken, edebin merkezi olan Hz. Peygamber’in (A.S.) hadisleri işlenmeli, o hadisleri hayat haline getiren büyük ariflerden bolca örnekler verilmelidir.


Semerkand Dergisi