Hangi Zafer?






“Allah’ın kelimesi en yüce olsun” niyetini ruhunda barındıran savaşlar neticesinde kazanılan zaferler, insanlığın zaferi olmuştur. Bu manada Bedir, Uhud, Mute ve bu kutsal savaşların ruhunu özünde barındıran Kosova, Niğbolu, Mohaç ve Malazgirt gibi savaşlarda elde edilen zaferler bir sahşın, bir milletin değil, insanlığın zaferidir.

Dünya tarihi, kılıçlarından kan damlayan, şehirleri, ülkeleri yakıp yıkan, insanlara zulmeden zorba hükümdarların hikayeleriyle doludur. Ve ne yazık ki, çoğu zaman bu zorbalardan “kahramanlar” diye bahsedip, onların galibiyetlerini de “zafer” olarak görürüz. İnsanlık, bir sürünün ruh hali içinde bu hükümdarların emellerine boyun eğip, onların nefsani davalarına hizmetkar oldu.

Heva ve heveslerine kul olan kavimlerin bağrından, yine o kavimlerin yanlışlarıyla beslenen krallar doğar, kibirli zorbalar zuhur eder. Her kral omuzlarında yükseldiği kalabalığın gücüyle Allah’ın arzında kendi isteklerini egemen kılar. Ve kendi saltanatlarını korumaya yarayan toplum düzenlerini kurmaya çalışırlar. Böylece dünya zulme beşik, hakka mezar olur. Sonra da insanlık aleminde, kah dinler, kah kavimler, kah sınıflar arası kanlı mücadeleler yaşanır. Kavimler yükselir, kavimler çöker. Ve insanlık, kıyamete kadar sürecek olan facialar yaşar.

Bu arada insanlık tarihinden peygamberler gelir geçer. İnsanlığı “Selam Yurdu’na” davet ederler. Kurtuluşa, ebediyete çağırırlar. Ama artık zindanında yaşamaya alışmış insanlık, esaret yurdunu terk etmeye cesaret edemez. Küfürdeki esaret onun için hazza dönüşmüştür. Bu yüzden imandaki hürriyet ona acı ve ürkütücü gelir. Bu sebeple Allah’ın elçilerine aldırış eden, onları ciddiye alan olmaz. Hatta onları taşa tutar, canlarına kastederler. Dünya hayatına dört elle sarılan insanlık, kuvvetini, iradesini, hatta bütün bir varlığını, kuru bir cihangirlik uğruna kıtaları dolaşan, beldeleri istila eden zulüm önderlerinin eline verir. Bu önderler, insanlık ailesini birbirini ezen, sömüren ve heba eden sınıflara böler. Böyle bölük pörçük cemiyetleri bir arada tutan tek unsur, ruhsuz, gayesiz ve mukaddesatsız kaba kuvvettir sadece.

Asilzadeler piramidin zirvesine otururlar. Büyük ve geniş kalabalıkları, köylüleri, paryaları sömürerek saltanat sürerler. İnsan hakları, asilzadelere ve kaba kuvvete feda edilir. Hakikatte asilzadeler de insandır, paryalar da. Ama birinin zilleti ötekinin şerefi olur. İnsanlığın bir kesiminin mağlubiyeti, diğer kesiminin zaferi sayılır. İnsan, insanın alın terini, emeğini, gayretini sömürerek semirir. Yardımlaşmanın yerini sömürü alır.

Toprağı azıcık kurcalasak milyonlarca insanın kanını ve canını buluruz. Kralların ardından yürürken, kuru bir cihangirlik uğruna ebediyeti heba edilmiş bir insanlığın kanını… İman beşeriyetin kalbinden çıkıp gidince, geride kalan muazzam ve sınırsız boşluğu süfli his ve heyecanlar, düşmanlıklar doldurur. Artık beşeriyeti bu duygular güder. Kendi ırkının, kültürünün üstün olduğuna şartlanan insanlık, hakkı-hakikati göremez hale gelir. Beyazlar siyahların efendisi olur, kırmızılar aşağılanır, coğrafi farklılıklar bile, insanlığın kardeş olmalarına derin ve köklü bir engel teşkil eder. Denizleri korsanlar istila eder, karada haramiler yol keser, insanlığın aziz kanı hiç uğruna akıtılır. İnsan, adeta insan kanıyla beslenir. Zalimlerin zaferleri tarihe geçer, ama insanlığın zaferinden bir haber yoktur.

Derken Allah’ın yardımı bir kez daha gelir. O rahmet peygamberi insanlığın imdadına koşar. İslam ile alem yeni bir can bulur. İnsanlık mukaddes bir ülküye, insanı yücelten değerlere kavuşur, istikametini ebediyete çevirir. İnsanlığın kanını haksız yere akıtmak haram kılınır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, haksız yere bir cana kıymak, bütün insanlığı öldürmek; bir kişinin hayatını kurtarmak, bütün bir insanlığı hayata kavuşturmakla eş tutulur. Allah’ın elçisi, insanlığın gerçek dostu, insanlara her hayrın kaynağı ve her şerrin düşmanı olan imanı getirir. İnsanlığa şanlarını, şereflerini, haysiyetlerini, unuttukları kıymetlerini bildirir.

İnsanlara zulmederek onların alın terini, gayretlerini sömürerek semirmiş mütekebbir cebbarlar, reisler ve asilzadeler, peygamberin getirdiği şerefi, kölelerle, sıradan insanlarla, fakir fukarayla paylaşmak istemezler. Ve bu zümre, insanlığı Allah’ın eşit ve kardeş kulları olarak gören tebliğin yollarını kesmeye çalışır. Allah’ın kelimesini yüceltmeye çalışanlara çetin engeller oluştururlar. Onlara düşman kesilirler.

İşte bu engelleri yıkmak ve bu düşmanlığı ortadan kaldırmak için bir mücadele mecburiyeti, bir cihad şuuru doğar. Bu şuurla, insanlığın kangrenli bir parçası haline gelmiş zalimler topluluğunu yok etmek ve insanlığın ebedi saadetini kurtarmak için yapılan savaşlar, ibadete dönüşür, ulvi ve kutsi bir mana kazanır.

“Allah’ın kelimesi en yüce olsun” niyetini ruhunda barındıran savaşlarla kazanılan zaferler, insanlığın zaferi olmuştur. Bu manada Bedir, Uhud, Mute ve bu kutsal savaşların ruhunu özünde barındıran Kosova, Niğbolu, Mohaç ve Malazgirt gibi savaşlarda elde edilen zaferler bir sahşın, bir milletin değil, insanlığın zaferidir. İlâyı Kelimetullah için savaşırken ardında camiler, medreseler, imarethaneler bırakan bir ordunun mağlubiyeti ise, insanlığın mağlubiyeti ve hüsranı anlamına gelir.

Şirkin, zulmün ve küfrün yayılışını durduracak ordunun mağlubiyeti, insanlığın dünya ve ahiret saadetini tehlikeye atacaktır. Hakkın insanlığa ulaşması için kılıçlarıyla yol açan bir ordunun yokluğundan faydalanan zulüm alemi, ilahi azabı insanlığın üzerinden uzak tutan, bundan ötürü de evrenin bir sigortası, bir teminatı konumunda bulunan bir avuç müminin bile yeryüzünde yaşamasına tahammül edemez. Onları yeryüzünden tamamen silmek ister. Bunu başarır belki, ama kazandığı şey bir zafer değil, kendi hazin akıbetidir.

İçinde Allah’ın anılmadığı bir dünya, artık “kıyamete” mahkumdur. Evet, böyle bir mağlubiyetin sonunda en son kalan mümin, Nuh (A.S.)’un hüznü ile, adeta O’nun gibi bir dua havale eder Allah’a.

“Allah’ım biz artık mağlubuz, yardım et!…” (Kamer/10)

Ve “O gün Sur’a üfürülür!… Dalga dalga gelirsiniz!…” (Nebe/18) ayeti tecelli eder. Sonuçta zafer, yine Allah’a inananların; “nurları önlerinden, sağlarından koşacak…” (Hadid/12) olanların olur. O gün, heva ve heveslerine kul olanların dünyada kazandığı hiç bir başarı, zafer olarak kabul edilmez.

“De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf/103-104)

“İzzet, Allah’ın, Rasul’ünün ve müminlerindir…” (Münafikun/8)



Semerkand Dergisi Faruk Gürbüz