Nur-u Muhammedi’ye Köprü: Altın Nesil






Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?

Sevmenin adını “Muhabbet” koymuş Allahu Tealâ… Ve bunu şöyle dile getirmiş Allah’ın sevgili Rasulü (A.S.): “Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine (para, vakit) harcayanlara, muhabbetim vacip olmuştur.” (Muvatta)

Sevmek… Kimle?.. Neyi?.. Nasıl?.. İşte sevdiğimizi söylediğimiz Sevgili Rasül’ün bize söylediği esas: “Kişi müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine söylesin.” (Ebu Davud, Tirmizî) Ve… Alemi yaratan Yüce Sevgili yarattığı kullarından sevmeyi ve sevilmeyi istiyor. İnsanların arasına gönderdiği peygamberine: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana sevgimi lutfettim.” (Taha/ 39) buyuruyor.

Peygamberler… İnsanların arasından seçilmiş, kendilerine vahyolunmuş, terbiye edilmiş, Allah’ın sevgili kulları… Ve Allah Tealâ, sevginin yani muhabbetin, Peygamberin şahsında ve onun sıfatlarında, gören gözle ve anlayan gönülle teneffüs edilmesini istiyor. Bunu en çok kimlerden istiyor? Elbetteki sevmenin ne demek olduğunu bilen ve “ben seviyorum” sözünün ne anlama geldiğini bilen kullarından. Yani müminlerden… Ve… Müminlerden istenen şu: Ey Sevgiyle gönderdiğim ve nurumdan var ettiğim Rasül!… “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (A. İmran/31)

Sevgi Yolu

Sevmenin yolu Allah’tan, Allah’ı sevmenin yolu da Rasul-ü Ekrem’den geçiyor. Kim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa, önce O’nun sevdiğini sevecek demektir bu. Hem böylece insan sevilecek. Sevilince de kusurları görülmeyecek, görülse bile affedilecek demek… İşte Hz. Ömer (R.A.) inanmıştı ve sevmişti bir kere Rasulullah (A.S.)’ı. Zira cahiliye döneminden kalma ızdırapları vardı. Kusurlarını göstermişti ona en sevdiği… Zira dost acı söylerdi. Ve böylesi bir dosta canlar kurbandı… Sevdiği dostu, Rasulü Ekrem (A.S.), kendisine (Hz. Ömer’in) içindeki gerçek dostu göstermişti. İçindeki, dostu sandığı şeytanı bile, terketmişti O’nu. Görmek istemiyordu Şeytan Hz. Ömer’i.

Mescid-i Nebi’ye vardığında beyninden vurulmuşa döndü Hz. Ömer (R.A.). Muğire b. Şu’be: “Rasulullah (A.S.) vefat etti” diyordu. Hz. Ömer: “Hayır! Yalan söylüyorsun!.. O vefat etmedi. Münafıklar yok olmadıkça O vefat etmez.” (İbn-i Sa’d) diyordu. Kaybetmek istemi yordu O’nu. Daha soracakları vardı. O sevgili, kendisine sevmenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Hayır! O yok olmamalı, ölmemeliydi!… Böyle diyordu, Hz. Ömer (R.A.): “Kim öldü derse, boynunu vururum!” Hz. Ömer bu… Dediğini yapar mı yapardı…

Sıddık-ı Ekber (R.A.)

İbn-i Ümmi Mektum âmâydı. Mescidin son cemaat mahallinde “Muhammed ancak peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle geriye dönerse, Allah’a zarar vermiş olmayacaktır.” (A.İmran/144) ayetlerini okuyordu. O esnada Hz. Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Ömer ayakta, hiç oturacak halde değil!… Ebu Bekir (R.A.): “Otur artık, ey Ömer!” dedi. Cemaati de susturdu ve: “Ey insanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa iyi bilsin, Muhammed ölmüştür! Sizden kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz O diridir ve ölmez!…” (Buhari) Halk ve Hz. Ömer gözyaşları içinde “Anam-babam sana feda olsun Ya Rasulallah!…” diyordu. (İbn-i Sa’d)

Evet, gerçek sevgili, en Yüce Sevgili Allahu Tealâ’ydı. O’na ulaşmak önemliydi. O’na giden yolda olmak ve severek ölmek önemliydi.

Sevmenin Zamanı

Ve… Şimdi O’nun gibi yaşamanın tam zamanıydı. Zaten yaşıyorlardı. En sevdiklerinin yolunu her an takip ediyorlardı. Ama şimdi, sorumluluk duygusu içerisinde O’nu anlatmalıydılar. O Sevgili Rasulü görmeyenler vardı. Sevgi onlara anlatılmalıydı. Rasulü Ekrem (A.S.)’i görememiş olanlara, aynen O’nu görüyorlarmışcasına anlatılmalıydı. İnsanlar her an O’nu (A.S.) görebilmeliydi. Böylece O sevgili Rasül hep gönüllerde yaşamalıydı. Zira, O yaşarsa Allah sevilecek, insanlar Allah’ı sevdikçe itaat edecekler, isyan etmeyeceklerdi. Ve… “Ben seviyorum” diyen; her an ve her zaman ilahi nuru seyredip duracak; mahvolmak, yok olmak ve geri durmak onun tanımadığı kavramlar olacaktı.

Sevenin Adı: Bilal-i Habeşi

İşte… Bilal-i Habeşi (R.A.)… Sevdim dediği, Rasulü Ekrem (A.S.)’i toprağa verdikten sonra, bütün Medine ona dar gelmişti. Bağrına taş basmış, sevgilinin hasretini çekiyordu. Halife Hz. Ebubekir’in (R.A.) huzuruna geldi. Müsaade istedi Medine’den ayrılmak için. Acılarını her gün katmerleştirmek istemiyordu belki de. Hz. Ebubekir (R.A.) müsaade etmedi. Zira Bilal-i Habeşi, en çok sevdiği insan, Rasul-ü Ekrem (A.S.)’in yadigarıydı. Onun okuduğu ezanlar hep devam etmeliydi. Ama Bilal-i Habeşi (R.A.) mahzundu… Sevgi, muhabbet ve ayrılık nedir bunu o anlardı. Mekke fethedilince Kabe-i Muazzama’da, En Yüce Sevgili Allah’ın huzurunda, en sevgili Rasul Muhammed (A.S.)’in önünde Ezan-ı Muhammediyi okumanın hazzını o bilirdi. Bu anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Ama şimdi o muhabbete, sevgiliyi görmeden, o anı yaşamadan nasıl seslenip çağırmalıydı insanları… Ve O… “Ben Rasulullah’sız Medine’yi istemem, ben buna tahammül edemem.” (Tecrid) diyordu. Hz. Ebubekir: “Ey Bilal! Benim hatırım yok mu? Benim için Medine’de kal…” diyordu. Kıramadı Sıddık-ı Ekber (R.A.)’i. Medine’de kaldı. Sonra bir fırsatını bulup Hz. Ömer (R.A.)’in hilafeti zamanında izin isteyerek, cihad için Şam’a gitti ve oraya yerleşti.

Sevginin Muştusudur Rüya

Gün geçmiyordu ki Şam’da Rasulullah (A.S.)’ı hatırlamasın!.. Bir gece rüyasında, Efendimiz (A.S.)’i gördü. Evet… İşte… En sevdiği karşısındaydı ve ondan bir tek isteği vardı: “Ey Bilal! Beni ziyarete gelmeyecek misin?” Artık sevgiliden muştuyu almıştı bir kere… Duramazdı. Gözyaşları içinde Medine-i Münevvere’ye atını sürdü. Hiç kimseyi görmüyordu gözü. Doğruca Mescid-i Nebi’ye vardı. Saadetli yılları düşündü. Nebi (A.S.)’nin namaza duruşunu, saf tutuşunu, tekbir alışını… hep hatırladı. Sonra Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürdü. Buralar, hep sevgiliyi hatırlatan yerlerdi. O, eski günlerini yad ederken evlad-ı rasul Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) efendilerimiz O’na bakıyorlardı. Bilal-i Habeşi (R.A.) Nuru Muhammediyi bütün ruhuna tenefüs edercesine, onların ellerine sarıldı. Öpüp kokladı Asr-ı Saadet güllerini… Ve şöyle dediler Bilal’e (R.A.): “ Bizim hatırımıza, sabah ezanını okur musun?!…” Adeta bu istek, O sevgili Rasül’den (A.S.) gelmişti. Kıramazdı ve kıramadı da… Mahzun Bilal (R.A.): “Olur!..” dedi.

Ezan-ı Muhammedî

Bambaşkaydı o sabah, Medine… Mescid-i Nebi hareketlendi. Bilal-i Habeşi Mescidin üzerine ezan okumak için çıkınca…

“- Allahu Ekber!… Allahu Ekber!…” nidaları, Medine’de seher vakti duyulunca, istisnasız bütün müminler İsrafil (A.S.) suru üflüyormuşcasına korkarak yataklarından fırladılar. “- Eşhedü enlâ ilahe illallah!…” derken Bilal-i Habe-şi, Medine insanları adeta Peygamber (A.S.) yeniden dünyaya teşrif etmişcesine sokaklara döküldüler. “Eşhedü enne Muhammed’er-Rasulullah!…” sözlerini halk işitince, kadınıyla erkeğiyle Mescid-i Nebi’yi doldurdular. Herkes birbirine bakıyor, gözyaşlarını dökmedik kimseye rastlanmıyordu… (İbnü’l-Esir)

O gün… Yeniden canlanmıştı ümmet. Sevgi ve Muhabbet bir kez daha kendini göstermişti. Bir olmuştu sevenler, sevgiliyle buluşunca… İnsanların gözlerinin içi gülüyordu. Seven ağlardı, bu üzülmek değildi. Bu onların ilk hali değildi. Onlar her an seven, sevdiklerini söyleyen, kimi sevdiğini bilen, nasıl sevilmesi gerektiğini yaşayarak anlatanlardı.

Yine… Onlardan biriydi Abdullah b. Mesud… “Rasulullah’tan bize bahset” denilince: “Rasulullah (A.S.) şöyle buyurdu: ….” der, gözleri yaşla dolar, başını aşağıya eğer, derin bir soluk alır, göğsü genişler ve Rasulullah (A.S.)’dan bahsetmeye başlardı. Sözlerini aynısıyla aktaramamış olma ihtimalini de gözönüne alarak, O’nun (A.S.) adına yalan bir söz sarfetmekten tir tir titrer; “… İşte!… Rasulullah (A.S.) bunun gibi veya buna yakın ya da buna benzer buyurdu…” derdi. (İbn-i Mace)

Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?. Hangi zaman ve zeminde olursa olsun böylesi sevgiyi anlatanlardan ayrılır mıydı hiç insan?!… İşte, ayrılmadı… İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbeller… Şah-ı Geylani, Muhyiddin-i Arabiler… Habib-i Acemi, Hasan-ı Basri-ler… Beyazıd-ı Bestami, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadiler… Yaşadılar… Yaşattılar… Sevgiyi, sevdiklerini gösterdiler, örnek oldular… (R.Anhüm)

Muhtaçtır bu ümmet! Asr-ı Saadetin nefesine, gülüne

Hem duruşuna, sevgisine, bakışına, tebessümüne…



Ahmet Yatağan Semerkand Dergisi