İnsan ve Eğitim




İnsanlığa mutluluk getireceği ümit edilen iki binli yılların eşiğinde halâ eğitimin süresi, okul sayısı, öğretmen ihtiyacı gibi sorunlar tartışılmakta… İnsanımızın ve insanlığın muhtaç olduğu asıl şey ne? O, hiç gündeme bile alınmıyor. Sanki insanımızı bilgilendirme ve terbiye etme yolunda, öze dair problemleri çözmüş ve mükemmelliği bulmuş gibiyiz de, şimdi onun süresini tartışıyoruz. Yanlış üzerine kurulmuş müesseselerde, yanlış ve kokuşmuş bir hayatın bilgileri, beş yıl mı, sekiz yıl mı, onbir yıl mı öğretilsin tartışması, ateşi yanmayan bir ocak üzerinde yemek dolu tenceremizi kaç dakika bekletelim tartışmasına benziyor. İsterseniz sonsuza kadar bekletiniz, ne farkeder ki?

Neticede hem ülkemizde, hem de dünyada, yavrularımızı elimizden yedi yaşında teslim alıp, yirmi dört yaşında hayata ve topluma teslim eden eğitim müesseselerinin, insanın beynine ışık, ruhuna ebediyyet aşkı, kalbine sevgi veremediği, artık gözardı edilemeyecek bir gerçek. Bu da göstermektedir ki, eğitim ve öğretim süresinin uzatılıp kısatılması, insanlığın asli meselesini çözmüyor.

Bu yüzden de “beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” tavsiyesinde bulunan bir peygamberin ümmeti, eğitim ve öğretimde sayıları tartışmaya asla hapsolmaz. Talim ve terbiye, insanlığın hayatı esas alınınca, çağlar boyunca, kıyamete kadar devam etmesi gereken bir süreç olmalıdır, bir tek insanın ömrü esas alınınca da, beşikten mezara kadar…

İnsan, ulaşım ve haberleşme teknolojisinin gücüyle gittikce küçülen dünyada bu meseleleri, sadece bir milletin meselesi olarak da düşünemiyor artık. Eğitim ve öğretim meselesi, bizim de bir parçası, bir üyesi olduğumuz insanlık ailesinin problemi. Artık Kaliforniya’da yanlış terbiye edilen bir çocuk, Anadolu yaylasındaki bir gence menfi yönde tesir edebiliyor. Elinizdeki dergide de, Ahval-i Memleket ile Ahval-i Dünya’nın yan yana sergilenme ihtiyacı bu sebeple değil midir?

Artık, bizim başımızı yalnız kendi meselelerimiz değil, bütün bir insanlığın devleşen, devleştikçe de insanlığı çıkmazlara sokan, karanlık yollara iten meseleleri ağrıtacaktır. Bu dev sancılar yanında, milli meselelerimiz çok hafif ağrılar olarak kalacaktır. Az gelişmiş ülkeler, ileri ülkelerin demode makinalarına, eskimiş teknolojik ürünlerine nasıl bir çöplük oldu ise, bu ülkelerin çok yönlü ve çözümsüz kalmış problemlerine, yanlış kurulmuş eğitim sistemlerine de mezbele olmak durumunda kalacaktır. Ve zaten kalıyor da.

Bugün ülkemiz de dahil, hiçbir az veya yarı gelişmiş ülkenin rahatsızlıkları, onların kendi öz rahatsızlıkları değildir. Bu rahatsızlıklar, Batı’nın, kurduğu medeniyete insanlığı hizmetkar edici eğitim müesseseleri içerisinde, kendi insanını çarpık ve ruhsuz büyütürken, büyütüp beslediği problemlerin, bu ülkelere yansıyan olumsuzluklarından ibarettir.

Az ve yarı gelişmiş ülkeler, Batı’yla eşit olmayan şartlarda yarışa başlamışlardı. Daha doğrusu bu bir yarış değil, onların teknolojik atıklarını toplayarak onların arkasından yürümekti. Hatta onların yalnız teknolojideki değil; eğitimde, öğretimde, bilimde, kısaca hayatın bütün sektörlerindeki atıklarını… Yarış için ilk sıçrayan onlardı. Şimdi Batı dünyası, iki binli yıllarda, yarışı birincilikle bitirip -eğer kıyamet ansızın insanlığı yakalamazsa- üç binli yıllara koşacak ve iki binli yılları bizlere armağan edecek. Eğer az ve yarı gelişmiş milletler, Batı’yı göklere çıkaran bu medeniyete alternatif, hatta ondan daha üstün ve temiz bir medeniyet kurma yolunu açan eğitim ve öğretim müesseselerini kurmayı başaramazlarsa, yine Batı’yı arkadan takip edecekler ve iki binli yıllar masalıyla avunup duracaklardır. Ve Batı’nın kendisini yücelten, kibir kokan, küçümseyen, o müstekreh yafta, “az gelişmişlik yaftası”, bu ülke insanlarının boyunlarında hep asılı kalacaktır.

Bu çağda, az gelişmişler hep çok gelişmişleri takip ediyor. Oysa eski çağlarda her coğrafyada hepsi birbirinden üstün ve ayrı medeniyetler boy göstermişti. Hint ayrı, Çin ayrı, Mısır ve Anadolu daha ayrı medeniyetlere beşik olmuştu.

Bugün üç aşağı, beş yukarı, bütün dünya Avrupalı. Hem de bütün müesseseleriyle… Eğitimiyle, öğretimiyle, kültür yapısıyla… Daha farklı bir medeniyet kurma yollarını arayan yok. Eh, çağdaş olmak, çağlar üstü bir medeniyet kurmanın yollarını araştırmak şöyle dursun, hayal etmek bile yasak. Hani hatırlarsınız, çağ atlamak tabiri ülkemizde alaya alınmış, bu kokuşmuş, bu insan yiyici çağı aşmak imkansız görülmüştü.

Nedense, gelişmiş ülkeler de dahil, hiçbir az ve yarı gelişmiş ülke, bu çağın insana kasdettiğini göremiyor. İnsan bu medeniyetin gözünde ortalama altmış beş yıl hayat süren bir canlı organizmadan başka bir şey değil. Ahiret inancını hayattan ve eğitim müesseselerinden kovmuş bir medeniyet, insanının ebediyeti arzulayan gönlüne, yedikçe acıktıran, içtikçe susatan dünya nimetlerinin sevgisini koydu. Sonunda gittikçe doyumsuzlaşan bu insan, tipik bir canavar kesildi. Ekranlarımızda hep cennete benzetilen yanlarını görmeye alıştığımız Amerika’dan, daha çocuk yaşta vampirleşen insanların haberleri gelmeye başladı. Daha dün, pembe hayallerimiz ve saadetlerimizin saklı olduğunu sandığımız demir perde ülkelerinden sonra, demokratik ve hür Batı ülkeleri de kendilerini yavaş yavaş ele vermeye başladılar. Onların da arka ve aralarda kalmış çıkmaz sokakları, az gelişmişlerin gündemine düşmeye başladı.

Evet, hayran hayran hikayelerini dinlediğimiz bu medeniyetin de çöküş süreci çok erken başladı. Ahirete, yani ebediyete giden yolları kapatarak, insanlığı dünya hayatı çıkmazına sokan bu medeniyet; eğitim müesseseleriyle, kozmetik ve vücut güzelleştirme salonlarıyla, çürük ve sarhoş kafasından çıkan felsefesiyle, gece hayatı, sapkın cinsellik, uyuşturan ve uyuşturucuya sevkeden müziğiyle sözde lüküs bir hayat sundu. Dünya hayatına mahpus bu insanlık, şimdi, geçmiş bütün çağların en hazin trajedisini yaşamakta…

Evet, Batı gelişiyor mu, semiriyor mu, bunu mütalaa etmek lazım. Batı ve onun girdabına kapılmış bütün insanlık, bir uzvu durmuş, başka bir uzvu da aşırı büyüme gösteren bir hilkat garibesine dönüşmüş. Kısaca, ruh ve ceset dengesini kaybederek büyümekteyiz… Batı, üçüncü dünya ülkelerini sömürerek semiren, gelişkin ve sağlıklı insanlar diyarı. Ama ruhları çürümüş, ebediyetleri kundaklanmış. Onlara Kur’an’ın ifadesiyle “Nereye gidiyorsunuz?” diye haykırmak geliyor içimden.

İşte içerisinde yavrularımızı kaç yıl okutalım diye tartıştığımız bizdeki eğitim sistemi de, aşağı yukarı bu dünya insanının kurduğu sistemin bir kopyası…

Eğer insanlık ailesi ve onun kurduğu eğitim kurumları, insanlığın yönünü sonsuzluğa çeviremiyorsa, bu müesseseler içinde kalan beşeriyete, peşinen heba edilmiş gözüyle bakmak gerekir. Artık bütün müesseseleriyle insanın özüne, azizliğine saldıran bir medeniyetin tahribatından korunmak ve kirleten bir dünya nizamının kirlerine bulaşmamak için, bütün insanlık, kendi eğitim ve öğretim örgüsünü, İslam ve imanla dokumak zorundadır. Batı’nın oluşturduğu kaostan kurtulmak için beşeriyet, Allah tarafından çağrıldıkları diyara göre terbiye edilmelidirler. Çünkü Allahu Tealâ: “Allah sizi selam yurduna davet eder…” buyurmakta. Cennet ehlinin terbiyesi de yalnızca bu dünyada yapılmaktadır.

Şu kıyamet arefesinde, yollarını şaşıran beşer, ekmeğe, havaya ve suya duyduğu ihtiyaçtan daha çok imana muhtaç… Sonsuz ve en güzel sevgilerin, her hayrın ve her saadetin kaynağı olan İslam imanına. Bütün beşeri müesseselerin özünde hep o imanın yoksulluğundan bizarız. Bizden söylemesi. Başka ne gelir ki elden…


Faruk Gürbüz | Eylül 1999 | Semerkand Dergisi