Tasavvufun Dili


Dilaver Selvi


Aynı şeyin farklı kelimelerle anlatılması yüzünden insanların anlaşamadığına zaman zaman hepimiz şahit oluyoruz. Bazen de aynı kelimelere farklı manaların yüklenmesi anlaşmazlığa yol açıyor. Yani anlaşabilmenin birinci şartı, manasında fikir birliği ettiğimiz kelimelerle aynı dili konuşmak. Öncelikle meramımızın doğru anlatılması, doğru anlaşılması gerekiyor. Kabul edilip edilmemesi ayrı bir konu.

Bir şeyi anlamadan kabul etmek taklit, red ise taassuptur. Doğru anlatılıp, anlaşıldıktan sonra kabul veya reddetmek, kişinin kendi iradesiyle vereceği karar olur. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama anlamadan reddetmek insafsızlıktır.

Tarih boyunca ıslâm alemi içinde “tasavvuf” kelimesi ve tasavvufun kullandığı tabirler için de aynı sorun yaşandı. Tasavvuf ve ona bağlı kelimelerin taşıdıkları mananın anlaşılamaması, tasavvufun Kur’an ve Sünnet’teki yerinin tartışılmasına yol açtı. Eğer onları anlamayan ve “bunlar nedir?” diye soru soran bir kimse, cevabı kendisi vermeden, o sahanın üstad ve imamlarına gidip; “sizin bu kelimeyle anlatmak istediğiniz nedir, bunu niçin bu şekilde ifade ediyorsunuz?” diye sorsaydı ve sonuna kadar insafla dinleme lütfunda bulunsaydı, gerçeğin ne olduğunu öğrenirdi.

Tasavvuf için sorulan bu sorular, diğer bütün ilim dalları için de sorulabilir. Her şeyi Kur’an ve Sünnet’te açıkça görmek isteyen kimse, bununla kendisini zora soktuğunu ve bir çıkmaza girdiğini bilmelidir. Çünkü Kur’an ve Sünnet, içinde her aradığımızı isim isim bulacağımız bir ansiklopedi değildir. Onlarda asıl ölçüler, temel usüller, her zaman geçerli prensipler ve insandan beklenen hedefler mevcuttur.

Kur’an-ı Hakim’in indiği ve Sünnet’le tefsir edildiği Asr-ı Saadet’te, fıkıh, tefsir, hadis, akaid, kelam, sarf, nahiv gibi İslâmi ilimlerin adı yoktu, kendileri vardı. Daha sonra ortaya konan ıstılah, terim ve tabirler mevcut değildi. O devirde fıkıh bütün detayı ile yaşanıyor, dine yeni girenlere fıkhi meseleler Kur’an ve Sünnet’teki ifadelerle öğretiliyordu. Kur’an ve hadisle ilgili ilimler de böyleydi. Hepsi beraberce öğreniliyor ve yaşanıyordu. Hicretin ikinci asrından itibaren ilim dallarında bir ayrılma oldu. Fakihler fıkıh sahasında, hadisçiler hadis alanında, diğer alimler de kendi branşlarında Kuran ve Sünnet’te açıkça geçmeyen, fakat onlara ters de düşmeyen bir çok tabir, terim ve ıstılah ortaya koydular. Bu arada Hz. Peygamber’in (A.S.) en birinci vazifesi olan kalpleri tezkiye ve nefisleri terbiye işini üstlenen tasavvuf büyüğü alimler de, bu terbiye ilgili yeni bazı tabir ve terimleri kullanmaya başladılar. Böylece zamanla tasavvuf ve tarikat disiplini içinde kendine has bir ilim meydana geldi ve bu ilmin okutulduğu okullar yayıldı. Bu alimlerin hedefi, Kur’an ve Sünnet’e yeni bir şey eklemek değil, onlara ulaşma yollarını tespit etmek, anlaşılmalarını kolaylaştırmak ve sahaları ile ilgili ilimleri bir disiplin altına almaktır.

Burada şunu unutmamak gerekir: Akaid, tefsir, fıkıh ve hadis ilimleri temel İslâmi ilimler olduğu gibi, dinin takva ve ihsan boyutunu öğretmeye çalışan tasavvuf da İslâmın temel ilimlerinden birisidir. Takva, Allahu Tealâ’nın razı olmadığı hallerden ve işlerden korunmaktır. İhsan ise, Rasulullah (A.S.) Efendimizin tarif buyurduğu gibi; Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi edeble yaşamak ve ihlasla kulluk yapmaktır. Bütün ilimlerin ve ibadetlerin hedefi bu ikisidir. Bir müslümanın kamil insan olması bu iki hali elde etmeye bağlıdır. Akaid, tefsir, hadis ve fıkıh, temelde iman ve ibadetleri ilgilendiren konuları işlerken; tasavvuf, kalbi, ruhu, nefsi ve insanın iç alemini ilgilendiren konuları ele almaktadır. Hiçbir müslüman bunların birisi bana yeter, diğeri gerekmez diyemez. Mesela, ihlas üzere kılınmayan bir namaz Allah katında kabul görmediği gibi, farzına vacibine dikkat etmeden alelusul geçiştirilen bir namaz da sahibinin yüzüne çarpılacaktır. İbadetlerin zahiri ve batını, içi ve dışı güzel olmazsa, o ibadet ya noksan olur, yahut hiç kabul edilmez.

Tasavvufun kelimesine değil, öğrettiğine bakmak gerekir. Bir iş Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine uyuyor, bir ilim insanın marifetini artırıyor ve Allah’a yaklaştırıyorsa o iş hayırlı, o ilim haktır. İkisi de baş üstüne konmaya layıktır.

Tasavvuf mektebini kuran mürşidler, buralarda verdikleri terbiyenin usül ve adabını, ona girişin şekil ve sonuçlarını, içinde yaşanan halleri bazı özel tabirlerle ifade etmişlerdir. Bunların herbirisi, bir ilme ve tecrübeye dayanmaktadır. Onların bir kısmı Kur’an ve Sünnet’te aynen ifade edilmektedir. Bir kısmı ise, ariflerin tecrübe ve tercihleri ile tespit edilmiştir.

Tasavvufta çokça kullanılan inabe, tevbe, ilme’l-yakin, ayne’l-ya-kin, hakka’l-yakin, mü cahede, müşahede, murakabe, zikir, zühd, tefekkür, tezekkür, tevekkül, fakr, kanaat, sabır, şükür, cömertlik, teslimiyet, muhabbet, aşk, cezbe gibi tabir ve terimler Kur’an ve sünnet kaynaklıdır. Yine manevi terbiye esnasında yaşanan fena, beka, kabz, bast, üns, heybet, sahv, sekr gibi iç hallere işaret eden tabirler de ayet ve hadislerin açık veya kapalı işaretlerine dayanmaktadır. Bunların manası ve sufilerin onlarla muradı iyice incelendiğinde böyle olduğu görülecektir.

Yine tasavvuf dilinde çokça kullanılan hatme, rabıta, intisab, himmet, feyz, tasarruf, gavs, kutub gibi bazı tabirler vardır ki, bunlarla anlatılmak istenen mana tetkik edildiğinde, hepsinin ayrı bir gerçeği ifade ettiği ortaya çıkacaktır. Biz bunların bir kısmını -inşallah- tek tek izah edeceğiz. Bu arada şunu da hatırlatalım ki, ehli olmayanlar tarafından tasavvufun ismi kullanılarak ortaya konan bazı tehlikeli tabirler, sadece sahibini ilgilendirmekte ve ancak söyleneni bağlamaktadır. Bizim, her söyleneni savunma gibi bir derdimiz ve vazifemiz yoktur.

Burada şu gerçeğe dikkat çekelim: Tasavvufun ortaya koyduğu tabir ve ıstılahlar, insan eğitimine yeni ve derin boyutlar kazandırmıştır. Tarihte hiçbir ekol ve felsefe insan eğitiminde Kur’an ve Sünnet çizgisinde terbiye veren tasavvuf kadar başarılı olamamıştır. İslâm tarihinde insan eğitimi, en güzel şekliyle tasavvuf tarafından gerçekleştirilmiştir; bundan sonra da bu hizmeti yine o görecektir.

Ancak burada iki noktaya dikkat çekeceğiz. Bazıları tasavvufun ince ilimlerini ve sırlı dilini fitneye sebep yapmıştır. Bu kimseler, “tasavvuf içte oluşan gizli bir ilimdir, batınî hallerle ilgilidir, onu herkes anlamaz” diyerek Kur’an ve Sünnet’in hiçbir şekilde tasdik etmediği dillerden, hallerden ve hayallerden bahsetmeye başlamışlar; ayet ve hadisleri kendi keyiflerince yorumlamışlar, ibadetleri terketmişler ve hatta dinden çıkmışlardır. Halbuki gerçek sufilerin ortak görüşü şudur: Kur’an ve Sünnet’e ters düşen bütün batınî haller, sözler ve cezbeler batıldır.

Diğer üzücü bir durum da, sırf zahiri ilimlerle yetinen alimlerin halidir. Onlar, tasavvufun kullandığı bazı özel tabir ve ıstılahları Kur’an ve Sünnet’te bulamıyoruz diye önce o ilimleri ihmale, sonra inkara gittiler, tasavvuf terbiyesini gereksiz gördüler. Fıkıh, tefsir, hadis, akaid kitaplarını ezberleyecek kadar uğraştılar, talebelerini bu uğurda teşvik ettiler fakat bütün ilimlerin özü olan marifetullahın tahsilini ve güzel ahlakı hedefe alan tasavvufu ve onu güzelce anlatan kitapları hiç incelemediler; ona meyledenlerin de yolunu kestiler. Bu ilim sahipleri gerçek sufilerle aynı hedefe, yani Allah rızası ve takvaya ulaşmak istedikleri halde, bir dil ve üslup kargaşası yüzünden onlarla çekişmeye girdiler, kendilerini nice güzelliklerden mahrum ettiler, biraz acele ve nefsanî davrandılar, yanıldılar ve yanılttılar.