Dini Zorlaştıranlar


Muhammed Emin Gül


Dini zorlaştıran ve Allah’a kulluğu acılaştıran sadece din düşmanları değil. Dindar gözüken, dini anlatma derdine düşen, fakat usulü, üslubu, durumu ve tutumu yanlış olan kimseler de kalpleri Allah’ın dininden soğutuyorlar.

Kendi durumumuzu kontrol etmek ve iyi bir mümin olma yolunda işimizi zorlaştıranları tanıma bakımından şöyle bir tasnif yapılabilir:

Bildiğini Sananlar

Dini doğru dürüst bilmeyen bir kimsenin, ben bilirim edasıyla dini anlatmaya ve karşı tarafı iknaya çalışması, kendisini rezil, dinleyeni pişman etmeye yeterlidir. Onun din diye anlattıkları Kur’an ve Sünnet’e uymadığı gibi, mantığa da dayanmadığı için, kendisini dinleyen kimseye, ‘olmaz olsun böyle din’ deyip nefretle kaçmaktan başka bir yol kalmamakta ve şeytanın süslediği hayatına devam etmektedir.

Bu kimselerin bildikleri doğrudur, söyledikleri dine aittir. Fakat öyle katı tutumları, acı ve sancı veren bir üslupları vardır ki, duası beddua gibi anlaşılmakta, tebessümü bile can sıkmaktadır. Bu adamlar dilleriyle iyilik ve hayırdan bahsederken, yüz ve tavırlarıyla sirke satmaktadır. Böyle birisinden din adına bir şeyler işiten ehl-i dünya, ‘bu ne biçim dindar’ deyip adamdan ve onun anlattıklarından kaçmakta, neşe ve eğlence içinde kendisine günah işleten dostlarına kucak açmaktadır.

Halbuki bu dinin sahibi Allah Tealâ, Firavun gibi en azgın düşmanına Peygamberi Hz. Musa’yı ve kardeşi Hz. Harun’u (A.S.) davet için gönderince: “Firavun’a gidin, o iyice azdı. Onu yumuşak söz söyleyin; belki düşünür ve korkar.” (Taha/43-44) buyurmuştu. Keşke böyle müslümanlar, Allah’ın dinine davet etmeden önce Allah’ın Kitabı’nı bir kez okuyup anlasalardı!..

Söylenen şeyin anlaşılması için karşı tarafın onu sonuna kadar dinlemesi gerekir. Dinlemesi için konuşanın üslubunu beğenmesi, ses tonunu sevmesi ve tavırlarını be nimsemesi icap eder. Dinlenen şeyin kalbe inmesi ve bir tesir etmesi için yumuşak ve tatlı olması şarttır. Çocuğuna basit bir işi gördürmek için bir sürü tatlı dil dökün müslüman, camiye namaza davet ettiği komşusuna, ‘elli yaşına geldin halâ eline abdest suyu değmedi. Yaşından utan, kahve köşelerinde kurtlanacaksın, yakında geberip gideceksin, namaza gelsene!’ sözleriyle nasihat ettiğini düşünüyorsa, vay haline! O nasihat değil, haraket ediyor; dine ısındırmıyor, dinden soğutuyor. Kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyor.

Söylediklerini Yaşamayanlar

Dini zorlaştıran bir diğer grup da, sözüyle işi, davetiyle gidişi birbirine ters düşen kimseler. Hakkıyla temsil ve tatbik edilmeyen din, yavaş yavaş bozulup sevimsiz hale getirilmiş olur. Dindar görüntüsü altında yapılan hatalar kadar dine zararlı bir şey yoktur. Hele o kimse bir de herkesin şahit olduğu kusur ve kabahatlarını caiz göstermeye ve bunun faturasını da dine çıkarmaya çalışınca, artık o adamın şerrinden kaçmak her akıllıya vacip olur. Bu arada adama bakıp dinden kaçanların da haddi hesabı yoktur.

Taassup Sahipleri

Taassup, doğruluğunu yanlışlığını hiç düşünmeden, kendi fikrini, meşrebini ve işini tek doğru diye savunmak, kendisi dışındakileri yok saymaktır. Taassuba düşenler bu katı tavırlarıyla her mümini kucaklayan Allah’ın dinini daraltmış, Allah’a giden yolları tıkamış, kolayı zorlaştırmışlardır. Oysa arifler, “Allah’ın dinine tabi olduktan sonra, ilahi rızaya giden yollar mahlukatın nefesleri kadar çoktur” diyorlar. Hangi insanın, hangi ameli ile Allah’ın rızasına ulaşacağını ancak Allah bilir. Allah Tealâ’nın rahmet kapısı kıyamete kadar bütün kullara açıktır.

Örneğin bazılar da dindarlık için tek tip bir kıyafette ısrar ederler. Halbuki dinimizin herkese mecbur ettiği tek bir kıyafet çeşidi yoktur. Kıyafette asıl ölçü, erkeğin ve kadının başkaları tarafından görülmesi haram olan yerlerini helal mal ile örtmesidir. Farz olan budur ve bundan ötesi faziletle ilgilidir. Giyimde fazilet, Sünnet’e ve edebe en uygun olanı giyinmek, elbiseyle fitne, gösteriş ve kibirden çekinmektir. Renk ve zevk uyumuna dikkat etmenin dinen bir sakıncası yok, hatta yerine göre gereği vardır. Harama girmedikten sonra, her yöre insanı kendi kıyafetini giyebilir. Kıyafet konusunda taasuba düşmek, dini daraltmak, zorlaştırmak ve insanlara eziyet etmektir. İnsana eziyet edilince din de yaralanmış olur.

Allah Adına Hüküm Verenler

Dini zorlaştıran gruplardan birisi de, büyük günah işleyenin dinden çıktığını, bundan sonra hiçbir hayır amelinin kendisine fayda vermeyeceğini söyleyen kimselerdir. Bunlar, kendi hesaplarınca takvayı koruyalım, dini muhafaza edelim derken, aslında müminleri dinin dışına itmektedirler.

Dini hiç günah ve kusur işlememek şeklinde tarif edenler ve günah işleyenleri helak olmuş görenler, Allah Tealâ’nın, “Hiç şüphesiz Allah, günahlarından tevbe edip kendisine dönen kullarını sever” (Bakara/222) ayetini acaba görmezler mi?

Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı aşırıya gitmiş olan kullarım! Allah bütün günahları affeder. O çok affedici ve merhamet sahibidir.” (Zümer/53) buyuruyor. Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), kâfir-mümin herkesi tevbeye ve Allah’a davet ediyor. Bütün Allah dostları kulları Yüce Mevlâ’ya sevk için çırpınıyor. Kendine göre dindarlık satanlar da, oturduğu yerde günahkârlar için cehennemi özlüyor.

Hiç şüphesiz takva mertebesi çok yüksek bir mertebedir. Takva, Allah aşkıyla dolu bir kalbin, O’nun razı olmadığı her şeyden yüz çevirmesidir. Takvayı elde eden kimselere Kur’an diliyle “müttaki” denir. Müttakiler, Allah Tealâ’nın dostlarıdır. Müttakiler dini en güzel şekilde yaşarlar ve onu en kolay biçimde yayarlar. Onlar, dini kusursuz yaşamak için başkalarını değil, kendi nefislerini zorlarlar. Allah’a güzel kullukta insanlara örnek olurlar, Allah’a giden yolu açarlar. Böylece o aydınlık yolda yürümek isteyenlerin işini kolaylaştırırlar.

Aşırı Gidenler, Ağırdan Alanlar

Dini anlayış ve yaşayışta ifrata gidenler de, tefritte kalanlar da dini zorlaştırıyorlar.

İfrat, çok aşırı gitmek, haddini ve gücünü aşmak, kendi keyfince adım atmak, işi zora koşmak, istenen şeyin ötesindeki şeyleri yapmak demektir. İfrat, her konuda, ve her işte olabilir. Sevgide, ibadette, kullukta, konuşmada, günlük işlerde, kılık kıyafette ve benzeri işlerde insan ölçüyü kaçırıp zora ve zarara girebilir.

Helal-harama dikkat konusunda yapılan ifrata bir örnek verelim: Komşusunun evinde önüne bir yiyecek konan misafirin, güya takvayı korumak gayretiyle: “Bu yemek helal paradan mı alındı, satan kimse dindar mıydı, yemeği pişiren kimse abdest aldı mı, besmele çekti mi?” gibi sorular sorması ve bunu iyi müslüman olmanın gereği zannetmesi tam bir ifrattır. Bu tür aşırılıklar, yüce dinimizi değil, onu yaşayanları zor duruma düşürür. Ancak, bilmeyenlerin gözünde dini zorlaştırır.

Böyle ifratlar gibi, dinde tefritler de tehlikelidir. Tefrit, gerekli olanı terketmek, bir işte gevşeklik etmek, işi noksan yapmak, işten geri kalmak demektir.

Dinde tefrit, farzların bir kısmını terketmek, haramlardan sakınmamak, sünnetlere dikat etmemek ve edebi terk etmek şeklinde olur. Böyle bir müslümanı gören ehl-i dünya, ne bu müslümanı sevebilir, ne de onun dinine girmeye heves edebilir. Sadece, ‘aramızda ne fark var kı?’ deyip yoluna devam eder.

Ölçüyü Kaçıranlar

Dini zorlaştırmanın bir şekli de, insanlara güçlerinin üstündeki amellerden, anlayışlarının ötesindeki hallerden ve dinin ulaşılması zor inceliklerinden bahsetmektir. Daha işin başında olan bir kimseye, her şeyi anlatmaya ve kavratmaya çalışmak, onu korkutmaktan ve kaçırmaktan başka bir işe yaramaz.

Alemlere rahmet olan Rasulullah (A.S.) Efendimiz: “İnsanlara akılları ve anlayışları ölçüsünde konuşunuz ve onların hallerine uygun davranınız.” (Müslim, Ebu Davud) ikazında bulunuyor.

Peygamber terbiyesinde yetişmiş iki büyük sahabi, bu hadis-i şerifi şöyle şerhetmişler: Hz. Ali (R.A.): “İnsanlara ilk olarak tam anlayabildiği şeylerden bahsediniz, yoksa karşınızdaki insanı Allah ve Rasulünü yalanlamaya sevkedersiniz.” (Buhari, İbnu Hacer) Hz. İbn-i Mesud (R.A.) da: “Bir topluluğa henüz akıllarının ermediği şeylerden bahsetmen, muhakkak bir kısmı için fitne olur.” (Müslim, İbnu Hacer) diyorlar.

İnsan dini işlerde başkası için değil, kendi nefsi için de yavaş, yumuşak ve dengeli olmalıdır. Bir muhabbet ve hevesle kendisine farz olmayan pekçok ibadetin altına sokulan nefis, ya gücü ya da muhabbeti azalınca, ibadetten sıkılmaya, peşinden nefret etmeye başlar. Israr edilirse hepsini birden boşlar. Bu konuda Rasulullah (A.S.) Efendimiz şu tenbihatta bulunmuştur:

“Hiç şüphesiz bu din sağlamdır, ciddidir. Ona yavaş yavaş dal. Nefsini Allah’ın ibadetinden nefret ettirme. Gücünün üstünde yük yüklenen kimse, ne yol almış, ne kendinde güç bırakmış olur. Böyle yapan yolda kalır. Amel ederken sanki çok uzun süre yaşayacakmış gibi amel et. Kötülüklerden ise, yarın öleceğini düşünen kimse gibi elini çek.” (Beyhaki, İbnu Mubarek)

Dini başkasına anlatırken de, en kolayından başlanır ve adım adım ilerlenir. Dine yeni ısınan ve namaza yeni alışan bir kimseyi karşısına alıp; “Bundan sonra sakın abdestsiz gezme, beş vakit namazı cemaatla kıl, ayrıca gece teheccüd namazını kaçırma, gündüz işrak, kuşluk namazlarını, akşam evvabin namazını ihmal etme! Bunların sevabı çoktur. Asla dedikodu etme, şüpheli et yeme, pazartesi ve perşembe oruçlarına başla” gibi nasihatlar, onun gözünü korkutup dinden kaçırmaktan başka bir işe yaramaz.

Benzer bir durum, tasavvuf yoluna yeni adım atan birisi için de olabilir. Manevi terbiyeye yeni giren birisine, kamil velilerin yüksek hallerinden, ince ve derin ilimlerinden, keşif ve kerametlerinden bahsederek, “bu yol öyle ince öyle sırlı ve öyle mesuliyetledir ki, ufak bir kusuru bile kabul etmez. Bu anlattıklarımın ötesinde daha nice ilimler vardır. Bu yolda bir anlık gevşeklik ve gaflet büyük zararlara yol açar” gibi sözler, o meşrebi ve meşrebin hizmetini gördüğü dini zorlaştırmaktan başka bir şey değildir.

Bu konuda Tasavvuf yolunun büyük Üstadı Cüneyd-i Bağdadi’yi dinleyelim: “Hak yoluna girmek isteyen bir kimseyle karşılaştığın zaman, ona hemen ilmin bütün gereklerini anlatmaya kalkma. Önce yumuşaklık ve tatlı sözlerle işe başla. İlim onu korkutur, yumuşaklık ise ısındırır ve yola alıştırır.” (Suhreverdi)

Rahman ve Rahim olan, düşmanlarına bile iyilikte bulunan Allah’ın dini kolay, yolu güzeldir. Bu dinin evveli sevgi ve iman, esası edeb ve hizmet, sonu rahmet ve cennettir. Onu zorlaştıran ve insanları ondan uzaklaştıran şeytandır. Allahu Tealâ, dilediklerini rızası yolunda muvaffak kılar ve şeytanların şerrinden muhafaza eder.