Hayat Ve Dindarlık


Mustafa Necm |


Din hayatın vazgeçilmez bir parçası. Fakat dinin, insan hayatındaki yeri ve belirleyiciliği çağlara göre değişiklik gösteriyor. 16. yüzyılda Batı’da başlayan dinden kopuş, belki Hristiyanlar için haklı gerekçeler taşıyordu. Çünkü, kilise babalarının elinde şekillenen Hristiyanlık, ne insan tabiatıyla örtüşüyordu, ne de günlük hayatın gerekleriyle. Müslüman için böyle bir sorun olmamasına rağmen, uzunca bir zamandır İslam Dünyası da aynı sürecin bir parçası oldu. Şimdi soru şu: Bu devirde dindar olunabir mi? İddia edildiği gibi 14 asır önce tamamlanmış olan İslam, bugünün hayatı için yeterince anlamlı değil mi?

“Sahabe nerede biz nerede.” “Onlar gibi olmak mümkün mü?” gibi ifadelerle ashabın yaşadığı müslümanlığı, adeta bir daha yaşanamayacak derecede yükseklerde ve aynı zamanda uzaklarda gören yaygın bir anlayış var. Ashab’a ve onların yaşantısına sevgi ve hürmetle bakan, dini Ashab gibi yaşayabilmenin artık mümkün olmadığını veya çok zor olduğunu düşünen bir anlayış. Diğer taraftan ondört asır önce gelmiş olan bu dinin, günümüzün ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini, her şeyin değişip geliştiğini, dinin ise bu gelişmelere ayak uyduramadığını savunan başka bir anlayış da hep gündemde.

Birbirinden ayrı ve farklı iki pencereden bakmakla birlikte, bugün için dini gereğince yaşamanın önünü kesen bu iki anlayış, şöyle bir soruyu zihinlere taşıyor: Hz. Peygamber (A.S.) ve ashabının yaşadığı o güzel din çok gerilerde mi kaldı? Artık yaşanamaz mı? Onlar gibi dindar olunamaz mı?

Devir mi Değişti, İnsan mı?

Evet; Peygamber (A.S.) Efendimiz’in ve ashabının yaşadığı dönem saadet asrı idi. Şüphesiz din en güzel şekliyle o asırda yaşandı. Ve şüphesiz en dindar insan Hz. Peygamber (A.S.) ile O’nun ashabı idi. Biz de o günlerde dünyaya gelseydik, o göz kamaştırıcı güzellikleri Efendimiz’in yanında ve ashabının içinde yaşasaydık. Bunu kim arzulamaz? Fakat bu, kişinin arzusuna bırakılmamış. İnsan, takdir edilen zamanda, takdir edilen ortamda ve takdir edilen çevrede dünyaya getirilmiştir. Herkesten bulunduğu zaman ve mekanda, gücünün yettiğince dini yaşaması istenmiştir. Çünkü en güzel örneğini Rasulullah (A.S.) ve ashabının yaşadığı din, kıyamete dek insanlar tarafından yaşansın diye her zaman ve her mekanda yaşanılabilir bir din olarak Allah tarafından gönderilmiştir.

Bu noktada hemen akla bir soru geliyor: O günden bu güne hiçbir şey değişmedi mi?

Evet değişti. Ama insan değişmedi. İnsanın yaşadığı ortam ne kadar değişse de, insanın yapısı, temel ihtiyaçları, duyguları, hasılı fiziki ve ruhi hakikatları hiç değişmedi. Değişen sadece araçlar.

Bunca aramalara rağmen ilk insandan günümüze kadar, insanın beden ve ruh yapısının değiştiğine dair hangi kanıt bulunabildi? Bulunamadı, çünkü yok. Gerçek şu ki, insanların temel ihtiyaçları hep aynı olmuştur. Yemek, içmek, uyumak, barınmak, giyinmek, evlenmek, eğlenmek, sevinmek, dost edinmek, birlikte yaşamak vb. Bütün bunlarda bir değişiklik olduğunu kim söyleyebilir?

Aslında insanların yaşadığı ortamın da ne kadar değiştiği tartışılabilir. Dünya aynı dünya; her gün güneş doğar ve akşam batar. Güneş yerinde ve ay görevinde… Dağlar, denizler, nehirler, bitkiler, canlı-cansız varlıklar, yer-gök ve arasında bulunanlar o günden bu güne hep aynı görevi yapar durur.

Kötülüklerin iyiliklerle çarpışması ilk insandan kıyamete kadar devam edecektir. Peygamber (A.S.) Efendimiz’in döneminde de kötülükler vardı. Çocukların öldürüldüğü, fuhuşun kol gezdiği, sosyal dengelerin alt-üst olduğu, güçlünün insafsızlığına terkedilmiş adaletin hüküm sürdüğü, zamanın medyası sayılan şairlerin güçlünün ve zenginin güdümünde toplumu yönlendirdiği, cahiliyet dönemi denen bir ortamda geldi Hz. Peygamber. Yaygın kabullenişin aksine Cahiliye Dönemi’nde insanlar, bir şey bilmeme anlamında cahil değillerdi. Aynen günümüzde olduğu gibi o dönemde de her türlü zulüm, haksızlık ve adaletsizlik geçerli ve yaygın hale geldiği için Arapça’da zalimlik demek olan cahiliye ismi layık bulunmuştur o döneme. İşte müminler, böyle bir ortamda yaşıyorlardı inandıkları dini. Üstüne üstlük, maddi-manevi, psikolojik ve sosyal birçok baskı ve zorlama altında kalıyorlardı. Şeytan boş durmuyor, adamlarını da tam mesai ile çalıştırıyordu.

Bütün bu anlattığımız yönleri ile insanda ve insanın içinde yaşadığı ortamda olagelen çatışmalarda herhangi bir değişiklik yok. İyilikler de kötülükler de aynı.

Peki değişen ne? Değişen araçlar. O gün eliyle yemek yiyen insan, bugün kaşık ve çatalla yiyor. O gün tas ile içiyordu, bu gün bardakla. O gün aba giyiyordu, bu gün palto; o gün sedire oturuyordu, bu gün koltuğa; o gün mektupla haberleşiyordu, bu gün internetle; o gün ata biniyordu, bu gün uçağa. Modern teknoloji, insanın ihtiyaçlarını gidermesini kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Ne var ki, bu hızlılık insanı şaşkına çevirdi. Daha çok zaman kazandırması gerekirken, zaman fukarası yaptı. Her nimet, yanında belirli sıkıntılarla geldi. Çünkü bu nimetleri veren, kullarını onlarla imtihan etmeyi murad etti. Ve bu imtihan, her nesil için yaşadıkları dönemin nimet ve sıkıntıları ile oldu.

Değişmeyen Gerçekler

Araçların değişmesi, temel hükümleri ve amaçları değiştirmez. Araçların değişmesi, sadece onlara bağlı tali hükümlerde değişikliğe sebep olabilir ki, din bu sahayı da düzenlemiştir. İslâm hukukunun temel prensiplerinden birisi, ”zamanın değişmesi ile zamana bağlı hükümlerin de değişeceği” prensibidir. Bu prensip, tabiatında değişkenlik özelliği bulunan örfe ve maslahata dayalı hükümlerin, o örfün veya maslahatın değişmesi ile değişebileceğini ifade eder. Fakat bu durum, dinin temel hükümleri için geçerli değildir. Yukarıda ifade edildiği gibi insan değişmediği ve kıyamete dek değişmeyeceği için, onu ilgilendiren temel hükümlerin de değişimine ihtiyaç yoktur. Bunu en iyi bilen Allah, dinini en mükemmel şekliyle tamamladığını ve bundan sonra başka bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmayacağını ferman buyurmuştur.

Yapılacak Çok Şey Var

Zaman ve mekan farkı olmaksızın insan, elindeki imkanlar ölçüsünde dinini yaşadığı sürece Allah’ın sevdiği kul olur. Bir apartman dairesinde oturan, her gün işine gitmek için otobüslerde veya diğer araçlarda binbir türlü keşmekeşi çeken, sabahtan akşama kadar çalışan ve akşama yorgun-argın evine dönen bir memur, bir işçi veya bir esnaf, elinden geldiğince dinini yaşamakla Allah’ın sevdiği bir kul olabilir. Tarlada bütün gün toprakla uğraşan bir çiftçi, yorgun vücudunu yatsı namazından sonra yatağına bırakırken, meleklerin bakmaya kıyamadığı bir veli olabilir. Neden olmasın? Allah, kuluna vermediği bir nimetten dolayı onu sorumlu tutmaz. Ne kadar sermaye verdi ise, o kadar kulluk bekler.

Afrika’nın ücra köşelerinde İslâm’ı kabul etmiş, fakat İslâm hakkında Allah’a ve Peygambere inanmanın ötesinde hiçbir şey öğrenememiş olan bir insan düşünelim. İnanmış fakat inandığı din hakkında hiçbir bilgi elde edememiş; elde ettiği bilgiyi de tamı tamına kullanmış. Belki bir vakit namaz bile kılamadan bu insan dünyadan ayrılmış. Bütün İslâm alimlerine göre bu insan, Cennet’te hurilerin hizmet ettiği veliler arasında yerini alacaktır. Çünkü o, kendisine verilen sermayeyi tamı tamına kullanmıştır. Ashab’ın Peygamber (A.S.) Efendimizi görmek ve O’nunla bulunmakla elde ettikleri manevi üstünlük bir tarafta tutulacak olursa, bütün inananlar Ashab gibi Allah’a sevgili olabilir.

Allah’ın sevgisini kazanmak ve O’na yaklaşmak isteyenlere, günümüz şartlarında da alabildiğine fırsatlar var. Yeter ki insan istesin. Fakat şunu kesinlikle belirtmek zorundayız: İnsanlık alemi, başlangıçtan itibaren peygamberlerin rehberliğinde ve her dönemde onların oluşturdukları sevgi atmosferinde Allah’ın dinini yaşamışlar. Her peygamber, ümmeti tarafından sevilmiş, örnek alınmıştır.

Allah, insanlığa olan mesajını Muhammed (A.S.) Efendimiz’le tamamlamış ve artık başka bir peygamber göndermeyeceğini bildirmiştir. Peki bu sevgiyi, bu sevgi ile kulluk yapmayı, itaat ahlakını bugünün insanları nasıl elde edecekler? İslâm tarihinin her sayfası bu sorunun cevabını en güzel şekilde veriyor: Rasulullah’ın (A.S.) ahlakı ile ahlaklanan, onun sevgisini soluklayan, O’nun ve ashabının yolunda her şeyini feda eden takva imamları ile din, bütün tatlılığı ile yaşanmıştır. Bugün de böyle yaşanmaktadır ve böyle yaşanacaktır. Bütün inananlara böyle bir sevgiyi ve böyle bir rehberi tavsiye ediyoruz. Her tarafına Rasül ahlakı, her nefesine Ashab kokusu sinmiş, Allah’ın razı olduğu bir hayat temennisiyle…