Sende Olanı, Senden Daha Mahrûm Olana İkrâm Et!



Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Sana Allâh yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfâk edeceğiniz mal; anne-baba, akrabâlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış garipler için olmalıdır…” (Bakara, 215)


Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde Allâh’tan yardım görüp rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 70; Ahmed bin Hanbel, V, 198)


İbn-i Abbâs (r.anhumâ)’dan rivâyetle Atâ (r.ha) der ki:

“İnsân Sûresi’nin 8-11. âyet-i kerîmeleri Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma hakkında nâzil olmuştur. Ali (ra) bir gece bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı suladı. Sabah olunca ücreti olan arpayı alarak evine geldi. Getirdiği arpanın üçte birini öğütüp «hazîra» denilen bir yemek yaptılar. Yemek pişince bir yoksul geldi ve yemek istedi. Onlar da pişen yemeği olduğu gibi yoksula verdiler. Sonra ikinci üçte biri öğütüp yemek yaptılar. Yemek pişince bu sefer bir yetim gelip bir şeyler istedi. Bu yemeği de o yetime verdiler ve kalan son üçte biri öğütüp ondan tekrar yemek yaptılar. Yemek piştiğinde müşriklerden bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler. Diğer bir rivâyete göre, üç gün üst üste iftarlıklarını fakire, yetime ve esire vererek su ile iftar ettiler. İşte bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Kendileri de muhtâc oldukları hâlde yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve: «Biz size bunu sırf Allâh rızâsı için ikrâm ediyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.» (derler). Allâh da onları o günün felâketinden muhâfaza eder, yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr verir.” (İnsân, 8-11) (Vâhidî, Esbâbu Nüzûl, s. 470; Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)

Bu âyet-i kerîmelerde Allâh Teâlâ; fakir, yetim ve esire yapılan ikram ve fedâkârlığın mukâbilinde cennette ihsân edeceği mükâfâtı müjdelemektedir.

Âyet-i kerîmelerde tasvîr edilen gönülden ve samîmî infaktaki bâzı nükteleri şöyle ifâde edebiliriz:
Mü’min, kendisi muhtâc olsa bile mü’min kardeşini kendisine tercih etmelidir. Toplumdaki kanadı kırıkların ıztırâbını gönlünde duymalıdır. Onları tanımak, dertleriyle dertlenmek, ihtiyaçlarını gidermek, bir tabiat-i asliye hâline gelmelidir. (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Mayıs-2005)


Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Mucîb: Kendine yalvaranların isteklerini veren, kullarının dilek ve dualarına karşılık veren, icabet eden demektir.


Kısa Günün Kârı

Cenâb-ı Hak, insanı kâinâtın en şerefli varlığı kılmış, yarattığı her şeyi de ona emânet etmiştir. Kendisine lutfedilen büyük bir salâhiyetle yaşayan insanın, Hâlık’ına karşı ciddî bir kulluk şuuru ve ihsân duygusu içinde bulunması zarûrîdir.
İslâm’ın rûh itibâriyle özü, îtikadda tevhîd; amelde ise edeb, istikâmet ve merhamettir. Merhamet, îmânın ilk meyvesidir. Ondan uzak bir gönül, ne müthiş bir hüsrânın girdabındadır. Her hayrın başı olan besmele ve Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi olan Fâtiha, Allâh’ın rahmet ve merhametini ifâde eden “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle başlar. Peygamberler ve velîlerin hayatları da merhamet menkıbeleriyle doludur. Zîrâ îmânın lezzet ve halâvetinin tezâhürü en ziyâde merhamette görülür. Merhamet de, sende olanı, senden daha mahrûm olana ikrâm etmendir. Yine merhamet, dünyâda vicdan huzûru ve cennet müjdesi, âhirette ise ebedî saâdet sermâyesidir.