Hz. Muhammed (asm); Tek başıyla düşman ordusuna yürüyecek kadar cesur, kendisini öldürmek isteyeni affedecek kadar merhametliydi

Peygamber Efendimiz’in ahlak-ı âliyesi “cesaret”

Şecaat; savaş ve şiddet sıralarında cesaret ve yüreklilik göstermek demektir. Başka bir deyişle, gazap enerjisinin itidal üzere bulunuşu, şecaat ahlakını ve faziletini ifade eder.

Şecaatin aşırı derecesi tehevvür olur ki, insanın birdenbire öfkeye kapılarak kendisini yararsız yere tehlikelere atması, hiçbir suretle güç yetiremeyeceği düşmanla savaşa tutuşup kendisini öldürtmesi demektir. Şecaatin kıtlığı ise korkaklıktır ki, sabır ve sebat göstermek gereken yerlerde korkuya düşerek bozulmak ve kaçmaktır.
Necdet ise, korku ve dehşet yerlerinde, olağanüstü durumlar karşısında sabır ve sebat göstermek, korkuya düşüp uygunsuz iş yapmamak demektir.

Şecaat ve necdet hasletlerinin her ikisi de, Peygamberimiz’de (asm) üstün derecede mevcuttu. [1]
Bu özellik, insan olmanın en üstün cevheri, yüce ahlakın temel taşıdır. Azim, kararlılık, gerçekçilik ve doğru sözlülük, bütün bunlar sadece cesaret ve yiğitlikten doğar. Hz. Peygamber (asm) yüzlerce felaket, tehlike ve birçok savaşla yüz yüze geldi. Fakat hiçbir zaman azim ve sebat ayağı yerinden oynamadı. Bedir savaşının kıran kırana ortamında üç yüz zayıf Müslümanın ayağı, bin kişilik silahlı ordu karşısında yerinden oynamaya, sarsılmaya başlayınca koşarak Peygamber’in (asm) eteğine sığınılıyordu.

Kolu ve bileği nice büyük savaşlar kazanmış olan Hz. Ali (ra) diyor ki:

“Bedir savaşında amansız düşman saldırıları bütün hızıyla üzerimize geldikçe Hz. Peygamber’in yanına sığınıyor, O’nu kendimize siper ediyorduk. O, herkesten daha cesurdu. O gün müşrik ordusunun saflarına Hz. Peygamber’den daha yakın kimse yoktu.” [2]




O (asm), savaşta askerini cesaretiyle gayrete getiren korkusuz bir kumandan!


Mikdad bin Amrda, Peygamberimiz’in (asm) Uhud savaşındaki şecaat ve sebatını anlatırken:
“Kendisini hak din ve kitapla peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; düşmanın saldırılarıkarşısında Resulullah’ın bir karış bile gerilediğini görmedim!

Ashabından bir kısmı bir kere onun yanında toplandılar, bir kere de onun yanından dağıldılar.
Resulullah’ın arada sırada ayakta dikilerek düşmanı geriletecek derecede yayıyla ok, ya da taş attığını görmüşümdür!
Resulullah, tıpkı askerî bir birlik gibi sebat etmekte, yerinden ayrılmamakta idi.” Demiştir. [3]
Resul-i Ekrem az söyler, az konuşurdu. Fakat harp ile emredeceği zaman bütün gücü ile harekete geçer ve çok şiddetli bir tavır takınırdı. Düşmana en yakın yerde bulunduğu için cesur muharipler ancak ona yaklaşırdı.
İmran bin Husayn diyor ki:

“Resul-i Ekrem düşman askerleri ile karşılaştığı zaman, ilk vuran o olurdu.

(Resul-i Ekrem ilahî ahlak ile muttasıf olduğu için merhametten ayrılmamakla beraber harp meydanlarında) insanların en şiddetlisi idi. Huneyn cenginde müşrikler onu kuşattığı zaman atından inerek:
“Ben Peygamberim yalan yok, ben Abdülmuttalib’in oğlunun oğluyum.” Dedi ve o gün ondan daha cesur ve daha metin kimse görülmedi. [4]

Bir başka rivayette;

Huneyn savaşının başında ashap, pusu kuran düşmanın âni taarruzu karşısında çekilmek zorunda kalmışlardı. Fakat Peygamberimiz, vardığı yerden hiç gerilemedi. Düşman askerleri onu kuşatıp ablukaya alınca da bineğinden indi ve yerden bir avuç çakıl alarak;
“Ben Allah’ın peygamberiyim, bunda yalan yoktur!” Dedi ve onların üstüne saçtı.
Bu bir avuç çakıl, binlerce gülle olup düşman askerlerinin üzerine yağdı ve onları darmadağın etti.
Bu mucizeyi haber veren ayet-i kerîmede Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
â€œİşte onları (Bedir’de aslında, siz) öldürmediniz, velakin onları Allah öldürdü! Attığın zaman da (sen) atmadın, fakat Allah attı!” [5] [6]


Hz. Abbas da:

“Müslümanlarla kafirler karşılaşınca, Müslümanlar bozulup gerilediler.
Resulullah (asm) ise katırını kafirlere doğru mahmuzlamaya başladı.
Ben, koşmasına engel olmak için, katırının geminden tutuyordum. Ebu Süfyan bin Haris de, Resulullah’ın (asm) katırının üzengisinden tutuyordu.” Demiştir. [7]
Bera İbni Azib (ra) şöyle deniştir:
“Savaşlarda en korkusuz olanlarımız, Allah Resulü’nün durduğu yere kadar gidebilirlerdi.” [8]



O (asm), kendisine öldürmek için saldırılmadıkça taarruza geçmeyen!

Uhud savaşında, Kureyş müşriklerinden Übeyy bin Halef:
“Muhammed nerede?!” Diyerek soruyor;
“Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmam!” Diyerek gelip Peygamberimiz’e (asm) yetişmiş bulunuyordu.
Peygamberimiz’in (asm) yanındaki sahabeleri:
“Yâ Resulullah! İçimizden birisi dönüp onu karşılasa olmaz mı?” Dediler.
Peygamberimiz (asm):
“Bırakınız gelsin!” buyurdu.
Übeyy bin Halef, Peygamberimiz’in (asm) yanına kadar geldi.
Sahabeler dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.
Peygamberimiz (asm):
“Geri durunuz!” Buyurdu.
Hemen Haris bin Sımme’nin mızrağını eline aldı, sonra sahabelerine puğur devenin silkinmesi gibi silkindi, onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi başından dağıttı.
Peygamberimiz’in (asm) o sıradaki celadeti, hiç kimsede yoktu. Peygamberimiz (asm) davranınca, Übeyy bin Halef dönüp kaçmaya başladı.
Peygamberimiz (asm) :
“Übeyy Halef nereye kaçıyorsun?!” diyerek seslendi ve onu boynunun miğferle gömleğinin yakası arasındaki kısmından vurup yaraladı!
Übeyy bin Halef, sığır böğürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı. Kendisinin kaburga kemiklerinden bazısı da kırıldı.
Müşrikler, onu ordugahlarına götürdüler.
Übeyy bin Halef’in yarasının kanı çıkmıyordu, fakat ağrısına dayanılacak gibi değildi.
Bunun için, Übeyy bin Halef:
“Vallahi, Muhammed beni öldürdü!” Dedi.
Arkadaşları:
“Andolsun, sen aklını kaybetmişsin! Vallahi, sendeki yaranın hiç önemi yok!” Dediler.
Übeyy bin Halef ise:
“O bana Mekke’de ‘Seni ben öldüreceğim!’ ” Demişti.
“Vallahi o benim üzerime tükürse, yine beni muhakkak öldürür!” Dedi.
Arkadaşları:
“Ey Ebu Amir! Vallahi, senin yaran önemli değildir! Eğer bu sendekinin aynı herhangi birimizde olsaydi, bize hiç de sıkıntı vermezdi. Biz de ona aldırış bile etmezdik!” Diyerek teselli etmeye çalışıyorlardı.
Fakat o:
“Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki, eğer bende olan bu yara, Zülmecaz panayırı halkında olsaydı, hepsi de çoktan ölüp giderlerdi.
O bana ‘Seni ben öldüreceğim!’ dememiş miydi?
Değil ben, bütün Rebia ve Mudarlar halkı da olsa, muhakkak onları da öldürür o!” diyordu.
Übeyy bin Halef, Mekke’ye altı mil uzaklıkta bulunan Şerif’e gelince öldü. [9]



O (asm), kendisini öldürmek isteyene karşı dahi merhametli!

Necd taraflarında Muharib bin Hasafalarla yapılan Zatü’r-rika savaşı sırasında, sık, dikenli ve iri ağaçlı bir vadide konaklanmış, İslam mücahitleri gölgelenmek üzere ağaçların altlarına dağılmışlardı.
Peygamberimiz’de (asm) da, ağacın gölgesi altında yalnız başına uyuyor, kılıcı da ağacın dalında asılı bulunuyordu.
Muharib bin Hasafalardan Gavres bin Haris adındaki arabî (çöl Arabı) gelerek Peygamberimiz’in (asm) ağaçta asılı kılıcını eline alıp sıyırdı.
Başucuna dikilince, Peygamberimiz (asm) uyandı.
Gavres:
“Şimdi seni benden, benim elimden kim kurtarabilir?” Dedi.
Peygamberimiz (asm):
“Allah kurtarır!” Deyince, kılıç Gavres’in elinden yere düştü.
Peygamberimiz (asm) hemen kılıcı eline alarak:
“Şimdi benden, benim elimden seni kim kurtarabilir?” Diye sordu.
Gavres:
“Sen, kılıç tutanların hayırlısı ol!” Dedi.
Peygamberimiz (asm):
“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, benim de Resulullah olduğuma şehadet edecek misin?” Diye sordu.
Gavres:
“Hayır! Fakat seninle savaşmamak ve sana karşı savaşan kavmin yanında da bulunmamak üzere sana söz veriyorum!” Dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (asm) onu serbest bıraktı. [10]

O (asm), cesaretiyle halkını teskin edip güven veren!

Hz. Enes der ki:
“Hz. Peygamber (asm) herkesten daha cesurdu. Bir gün Medine’de;
“Düşman geldi!” Diye bir yaygara koptu. Halk karşı koymak için harekete geçti. Herkesten önce davranıp sokağa ilk çıkan Hz. Peygamber’di (asm). Korkusuzca herkesten önce ortaya çıkmak için atının eğerlenmesini bile beklemedi. Atın çıplak sırtına binerek bütün tehlikeli bölgeleri dolaşıp geldi ve:
“Tehlike yok!” Diyerek insanları teskin etti. [11]
Sonra;
“Bu atı pek hızlı bulduk.” Dedi. Halbuki at, ağır yürürdü.” [12]
Abdullah bin Ömer:
“Resulullah’dan (asm) daha sehavetli, daha necdetli, daha şecaatli bir kimse görmedim!” Demiştir.
Kureyş müşriklerinin delikanlıları Mekke’de Peygamberimiz’in (asm) evini kuşatmışlar, içeriden çıkar çıkmaz üzerine atılıp kılıçtan geçirmeye hazırlanmışlar iken, Peygamberimiz (asm) hiç korkmadan evinin kapısını açmış, müşriklerin başlarına toprak saçmış, Yasin suresinin baş tarafından dokuz ayet okuyarak aralarından çıkıp gitmişti. Peygamberimiz (asm) Hz. Ebu Bekir’le birlikte Sevr mağarasına girdiği zaman, müşriklerin delikanlıları da kılıçlarını sıyırıp iz süre süre mağaranın önüne kadar gelmiş, dayanmışlardı.
Ünlü iz sürücü Kürz bin Alkame, Peygamberimiz’in (asm) izini görünce:
“İz burada kesilmiş! Bu ayak izi Makam-ı İbrahim’dekindendir!” demişti.
Hz. Ebu Bekir:
“Eğer onlardan biri eğilip ayaklarının dibinden içeri bakacak olursa muhakkak bizi görecektir!” Diyerek telaşlandığı zaman, Peygamberimiz (asm):
“Üzülme, şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir!” buyurmuştu. [13]
Kendilerini tutup müşriklere teslim ederek yüzer deve mükafat almak sevdasıyla onları izleyip duran Süraka b. Cu’şum’u gördüğü zaman, Hz. Ebu Bekir yine telaşlanmış ve:
“Yâ Resulullah! İşte, atlı gelip bize yetişti!” Demişti.
Peygamberimiz (asm) ona yine:
“Hiç tasalanma! Allah bizimledir!” Buyurmuştur.



Kaynakça:
[1] Asım Köksal / İslam Tarihi
[2] İbn-i Hanbel, Mevlana Şibli Numani / Son Peygamber Hz. Muhammed
[3] Asım Köksal / İslam Tarihi
[4] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi
[5] Enfal, 17
[6] İmam Gazali / İhya-i Ulumi’d-Din
[7] Asım Köksal / İslam Tarihi
[8] Müslim; İmam Gazali / İhya-i Ulumi’d-Din
[9] Asım Köksal / İslam Tarihi
[10] Asım Köksal / İslam Tarihi
[11] Buhari, Mevlana Şibli Numani, Son Peygamber Hz. Muhammed
[12] Buhari; Müslim; Ebu Davud; Tirmizi
[13] Tevbe, 40
[14] Asım Köksal / İslam Tarihi