Sayfa 1/3 123 SonSon
27 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    O diyarın sakinleri,

    O DİYARIN SAKİNLERİ, seven ve sevilen kimselerdi. Birbirlerini imanın gereği olarak severler ve yapmacık olan her şeyden kaçınırlardı. Din kardeşlerine imanları ne ise yüz hatları, mimik hareketlerin de aynı olurdu. Kardeşlerine dıştan bir türlü, içten başka türlü katiyyen davranmazlar ve bunu nifak alameti sayarlardı.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, şakadan da olsa din kardeşlerini telaşa düşürmezlerdi. Müslüman bir kardeşi telaşa düşürmenin kötü bir amel olduğunu kabul ederler, latife cinsinden de olsa telaşa kapılacak hareketlerden uzak dururlardı. Kardeşlerini hakir ve küçük görmezlerdi. Daima karşısındaki kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Kardeşlerinin üzerinde yara bere görseler, onunla ilgilenirler, yarasını temizlerlerdi. O zümre gerçekten Allah’a iman etmişlerdi.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, Müslüman kardeşlerine lanet okumazlardı.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, Müslüman kardeşlerinin aleyhinde konuşmazlardı. Çünkü biliyorlardı ki, birisi başka bir kardeşi aleyhine konuşursa, konuşanın şahitliği artık kabul edilmez. Ne ağır bir durum. Onların yanlarına gelen biri, şayet başka birinin aleyhine konuşsa, konuşanın ağzının payını verirler ve konuşmasına mani olurlardı. Yine bilirlerdi ki, bir kimse laf getirirse, karşı tarafa da laf götürür. Müslümanın şahsiyetini alaşağı edecek bu kınanmış ahlaktan şiddetle kaçınırlardı.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, eğer kardeşlerinin birinin kalbini kırmışsa onunla barışıp, helallaşmadıkça gözlerine uyku girmez, sanki sema altında en ağır günahı işleyenin kendileri olduğunu zannederlerdi.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, iste böyleydi. Çünkü cidden iman etmişlerdi. Bizler hiç böyle miyiz acaba? Birbirimize küskünlüğümüzün sebeplerine hiç eğildik mi? Birbirimize taşıdığımız buğz, kin, nefret gibi Müslümanda bulunması caiz olmayan bütün hasletleri Allah’ımıza nasıl izah edeceğiz?düşündünüz mü hiç? Hayatınız boyunca Allah için bir kimseye buğz ettiniz mi? Hayır, hayır... Nefisler için belki evet, fakat Allah için hayır. Allah için buğz edenler istisnadır.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, birbirlerinin gizli hallerini araştırmazlardı. Hep kendileri ile meşgul olurlar ve “ Ey hataları örten Allah, bizim hatalarımızı ört. “ diye Allah’a dua ederlerdi. Sonra şu hususa da imanları tamdı. Yüce Allah bir kuluna ihsanda bulunursa, kendi, kusurları ve hataları ile meşgul eder ve başkalarını unutturur. Yok bir kuluna bu iyiliği murad etmez ise kendi hata ve kusurlarını unutturup, başkaları ile meşgul ettirirdi. Düşünüyoruz da, bizlerin çoğu ikinci sınıfa giriyoruz. Hep başkalarının ayıp ve hataları ile meşgul oluyoruz da kendimizi unutuyoruz.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, günah işleyene değil, günaha buğz ederlerdi. Öyle ya, günah işleyen birine buğz edilse o adamı kaybetmek olur. Kendisine değil de işlediği günaha buğz edilirse, adam kurtarılmış olur. Şöyle bir düşünelim, adamın birisi, uçuruma düşse yardıma çağırsa, adamı kurtarmak için acele ederiz. Aynen bunun gibi, günah çukuruna yuvarlanmış birine, şahsına buğz ettiğimiz zaman adamı ebediyyen kaybederiz. Fakat ameline, günahına buğz edersek adamı kurtarma ihtimali çoğalır. Suşlu, işlediği suçu bıraktığı zaman yine kardeşimizdir. Onun için o diyarın sakinleri günah işleyenlere değil, işlenilen günaha buğz ederlerdi.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, herkes ile iyi geçinir ve tatlı dille konuşurlardı. Tatlı dil, yumuşak söz, bütün Peygamberlerin müşterek hususiyetleridir. Bir Mü’minin, din kardeşine en büyük hediyesi ve onu tatmin edecek bahşişi, güler yüz ve tatlı dildir. İşte o diyarın sakinleri, bu hediye ve bahşişleri birbirlerine çok çok sunarlardı. Biliyorlardı ki, dünyada kimse kalmayacak, herkes ölüp diğer alemde buluşacaklar.

    O DİYARIN SAKİNLERİ, bizler için bir aynadır, bir misaldir, ölçüdür. Herkes kendisini onlara bakarak düzeltsin, tartsın. Hep beraber haklarında hiçbir ihtilaf olmayan bu altın zincirin takipçisi olalım. Çünkü onların hayatı sahih bilgilerle, Kur’an ayetleri ile tespit edilmiş ve Allah onlardan razı olmuştur.

    “ HAYAT BİR UYKUDUR, ÖLÜNCE UYANIR İNSAN; SEN ERKEN DAVRAN ÖLMEDEN ÖNCE UYAN..! ”

    Abdullah Büyük

    Benzer Konular
    Bediüzzaman bu diyarın hakkını verdiği için burdayız
    Bediüzzaman bu diyarın hakkını verdiği için burdayız Bediüzzaman bu diyarın hakkını verdiği için burdayız Bu diyarda Bediüzzaman, Seyid Abdulhakim Arvasi, Feqiye Teyran, Ahmedi Hani... Devami...
    Huzurevi Sakinleri Unutulmadı
    Huzurevi Sakinleri Unutulmadı Klasik araç tutkunları, Yaşlılara Saygı Haftası kapsamında araçlarına bindirdikleri huzurevi sakinleriyle şehir turu yaptı. Toroslar Belediyesi tarafından düzenlenen etkinlikte, Çukurova Klasik Otomobilciler Derneği
    Meskenler ve sâkinleri
    Meskenler ve sâkinleri Meskenler ve sâkinleri Devamı İçin Tıklayınız... Devami...
    Paşalimanı sakinleri de Boğaz
    Paşalimanı sakinleri de Boğaz bulunan Paşalimanı Parkı’na 5 yalı yapılacak olması halkın tepkisini çekti. Kuzguncuk Mahalle Muhtarı Ali Faik Kaptan, “Yalı Boğaz&
    Budist Diyarın Tuğralı Müslümanları
    Budist Diyarın Tuğralı Müslümanları Güney Asya ülkesi Tayland, kendine has tarihi, kültürü ve yaygın Budist inancı ile tanımakla birlikte başkentinde 55 civarında cami ve çok sayıda Müslüman barındırıyor Devami...
    Yazar : Risale Forum
    Konu ABDULLAH tarafından (14-02-2014 Saat 17:21 ) değiştirilmiştir.
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  2. #2
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,


    Niçin O Diyarın Sakinleri?



    O DİYARIN SAKİNLERİ, Kur'an'ın nasıl yaşanacağını, hayatlarıyla ortaya koymuş has müslümanlardır. Onların dindeki yeri çok önemlidir. Ayrıca nice nice meselelerin çözümünde hep kaynak olmuşlardır onlar. O diyarın sakinlerinin peşine takılanların hiç birisi Allah'ın izniyle âhirette pişman olmaz. Allah ve Resûlüne karşı mahcup olmazlar.



    O DİYARIN SAKİNLERİ dinin tamamını yaşamışlardır. Hayat tarzları dinleri olmuştur. Tabirimiz hoş karşılanırsa onlar "Orijinal" müslümanlardır. Yeter ki bazılarına takılıp, bazıları ihmal edilmesin. Bu dinin sadece Ebû Zerr'i yoktur. Bu dinin aynı zamanda Abdurrahman İbn Avfıda vardır (Allah her ikisinden de razı olsun).

    Hz. Ebû Zerr (r.a.)'i öne koyduğumuz zaman, zihinlere öyle bir iktisadi kimlik çiziliyor ki, mal ve mülk sahipleri sanki kapitalistmiş gibi değerlendiriliyor. Bunun aksi olarak sadece Hz. Osman'ı ele aldığımızda, zihinlere öyle bir şey yerleştiriliyor ki zengin olmak sanki farzmış gibi bir mantık geliştiriliyor. Bunların her ikisi de İslâm ümmetinin istifadesine sunulmuş birer kimliktir. Sahabeyi bir bütün olarak ele alırsak, hayatımızın tamamı doldurulmuş olur.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'ni birbirinden ayrı olarak değil, birbirlerinin içine girmiş zincir halkası olarak görmeye çalışalım. "İslâm bir bütündür parçalanamaz" dediğimiz gibi "Sahabe bir bütündür parçalanamaz" sözünün üzerinde de duralım. "Allah onlardan, onlarda Allah'tan razı olmuş" bir İslâm toplumu vardır ortada. Onlar da işte O diyarın sakinleridir.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'ni devamlı olarak gündemde tutarsak, gözümüz, kulağımız başka yerlere kaymaz. Müslümanlığımızı kıyasladığımız kimseler, onlar olmalıdır. Ancak bugün çoklarımız etrafımızdaki bazı zevat-ı kirâma göre müslümanlığını ölçüp, tartmaya başlıyor. Bu da dinde yeni bir anlayış, yeni bir kapı açıyor. Mezhep imamlarımızdan Ahmed İbn Hanbel der ki "Biz öyle kimseleri biliyoruz ki şefaatlarını umarız. Ancak bazı söz ve tavırları yanlış olduğu için reddederiz" Doğrulara evet, yanlışlara hayır demek için Ashabın toplu olarak İslâm'a olan hizmetlerini bilmeliyiz. Bizim inandığımız dinimizin yaşayış seviyesini etrafımızdaki insanlara göre değerlendirecek olursak, büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz.

    Bilhassa İslâm'ın devlet olmadığı, cahiliyyenin kol gezdiği, tağutun dediklerinin olduğu bir toplumda durum daha da nazikleşir. Çünkü herkes aynı hayatın içinde yaşıyor. Adeta dinin yaşanışı bir nevi izne bağlı olmuş bir ortamda, dinin tamamının yaşandığı bir ortam ve dini tamamen yaşayan ve hem de vahyin sıcaklığını hissederek yaşayan bir nesil... O da o diyarın sakinleridir.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'ni ortaya korken etrafımızdaki alimleri, salih kulları devre dışı bırakalım demiyoruz. Eğer bugün kalbimizi ve gönlümüzü kaptırdığımız kimseyi her yönü ile tanıyor da, ana kaynakların ikincisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'i gerçek yönü ile tanımıyorsak, bunun izahını nasıl yapabiliriz? Üstelik Nakşi tarikatının otoriter isimlerinden olan ve dini bir takım hurâfe ve bid'atlerden temizleyerek "Mektubat" isimli bir eseri ümmete hediye eden İmanı Rabbani der ki:
    "Ahirette müslümanlar tarikattan değil, şeriattan hesaba çekileceklerdir." Yine şu husus da önem arzeder ki bir şeyi yerli yerine koymak adalet, layık olmadığı yere koymak ise zulümdür. Bir veliyi, bir alimi, bir salih kulu layık olduğu yere koyarak değerlendirmek adalet, hak etmediği yerlere kaydırmak ise zulümdür.

    Müslümanın değeri, Kur'an'a ve Sünnete verdiği değer nispetindedir. Yine müslümanın şerefi Kur'an' la olan irtibatı nispetindedir. Kaf suresinin başında Rabbimiz şerefi çok büyük olan Kur'an'ına yemin etmektedir. Üzerine yemin edilen Kur'an'dan ne kadar istifade ediyorsak, işte şerefimiz o kadardır.
    Onlar, Kur'an'dan hayata geçiş yapan, yani yaşayan Kur'an'ı temsil eden şerefle dolu bir nesildir. Onlar, bizim gibi hayatlarını üç-beş ayet, dokuz on hadisle kapatarak Hakka kavuşmamışlardır.



    O DİYARIN SAKİNLERİ bugünün İslâm toplumlarına nereden bakarsak bakalım bazen rehber, bazen numune (örnek) bazen kaynak ve bazen de ibret levhasıdır. Onlar öyle fedakar insanlardır ki canları pahasına da olsa dinin nasıl yaşanacağını, kıyamete kadar gelecek müslümanlara göstermişlerdir. Kimisi recmedilmiş, kimisine kırbaç vurulmuş, kimisi sürgün edilmiş, kimisine had cezası vurulmuştur. Ancak bunların hepsi büyük bir şerefle Allah'a kavuşmuş ve hayırla yadedilmişlerdir.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin bütünlük arzeden kimlikleri böyledir. Yani erkek ve kadın olarak değil, her iki cinsi insan olarak ele alıp, bu bütünlüğü bozmamak gerekir.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'in bir başka yönü, Peygamberleri ile olan münasebetleridir. Günümüzde Cemaat ve İmam (Emir ve Cemaat) anlayışının rehberliğini o diyarın sakinlerine vermek lazımdır. Bir takım yanlış anlayışlara ve yanlış uygulamalara meydan vermemek için bu şarttır.
    Günümüzde öyle bir itaat ve bağlılık anlayışı ve uygulaması vardır ki bunu Kur'an ve Sünnet ölçülerine vurmak hayli zordur. Bir şeyin eğri veya doğruluğunda aslolan ayet ve hadistir. Ancak "Vardır bir hikmeti" anlayışı, bu gerçeğe gölge olmuştur. Durum öyle noktalara gelmiştir ki, batılın ihyasına yönelik teklifler hem kabul görmüş ve hem de hikmet aranmıştır. "Üstten geldi vardır bir hikmeti" anlayışı bunu ne de güzel izah eder.
    Akıl ve fikirlerini bir başkasının cebine koyanlar veya başkalarının fikirlerini ipotek altına almak isteyenler, lütfen o diyarın sakinlerinin, gerçek bir rehberle olan münasebetlerine baksınlar. Resûl ve Ashab ilişkisi ile bugün şeyh ve mürid ilişkisi, emir ve cemaat ilişkisi arasında farklılıklar söz konusu ise, bunun faturasını kime yükleyeceğiz? İslâm'a mı? Cemaate mi? Yoksa sürüler güdenlere mi?

    Yine İslam Rabbani'nin şu sözü konuya bir daha dikkat çekmede müessirdir: "Cahil müridin dinimize yaptığı tahribatı kafir yapmamıştır."
    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  3. #3
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    İmza Attıkları Bu Din, Belalı Bir Dindi



    "Ben de, kesip yok edilen bir ağaç olmayı kuvvetle arzu ettim". (Tirmizi: 2414)

    Dağların yüklenmekten çekindikleri ilahî emaneti insanoğlu üzerine almıştı. Takdir edilen bir ömür, ilahî ölçüler istikametinde tüketilecek, yaşanan hayat bütün yönleri ve bölümleriyle tek yaratıcı olan Hz. Allah'a sunulacaktı.
    Zerre miktarı şer ve hayırdan hesaba çekilecek olan müslüman insan, meseleyi enine boyuna düşünmüş, baskı altında olmaksızın ilahi yapı olan İslâm dinini yaşanacak hayat tarzı kabul etmişti.
    İnandığı İslâm'ın şartlan sanki mukavele niteliğindeydi. Yaratan ve yaratılan arasında gerçekleşen bir mukavele... İslâm'ın yaşanması ile vazife bitmiyordu müslüman insan için... Bir başka ciddi vazifesi de yaşatma mücadelesi vermekti. Yani Allah'ın emrettiği bir hayatı ölüm paha.sına yaşamak ve yaşatmak...
    Dünyaya gelişi yaratılış sebebi buydu. Yani tek kelimeyle 0'na kul olmak. İmza attığı dinin tamamının yaşanması için mücadele vermek... Yasak savar kabilinden yaşanacak bir din değildi İslâm... Ve bir kısmı yaşanınca, diğer kısımlarının sakıt olunacağı bir din de değildi İslâm... Ya hep, ya hiç... imzayı atan bu inançla atmıştı imzasını... Önceden düşünmeliydi. İmzaladığı İslâm'ın belalı-kazalı bir din olduğunu bilerek imzalamalıydı... Heyecana kapılarak maddi menfaatlere kafayı takarak, her hangi bir rica ve tehdit zemini altında tutulmaksızın karar verilmesi icap eden bir din olduğunu bilmeliydi.
    Mevzunun mücerretlikten kurtulması için, şimdi o diyarın sakinlerine bir göz atmamız gerekiyor. Dağların yüklenmekten kaçındığı bu ilahî emaneti yüklenenlerin taşıdığı ve taşıması gerekli olan mesuliyeti anlamamız için, o diyarın sakinlerinin yaşadığı hayata bir göz atmamız icap etmektedir.




    O DİYARIN SAKİNLERİ îmanları uğruna her şeyi göze almışlardı. Onlar için önemli olan kendi varlıklarının kalınası veya ölmesi değildi. Önemli olan inandıkları îmanın, İslâm'ın varlığı-yokluğu mücadelesiydi. İslâm adına kurtulmak ve kurtarmak onların inancının özüydü. Tevhidin tebliğinde bu hususa önem verirlerdi.




    O DİYARIN SAKİNLERİ'nden bir genç tevhit uğruna girdiği savaşta esir alınmıştı yemesi ve içmesi dayak, yatması ve uyuması dayak olan bu genç tüm baskı ve işkencelere rağmen imanından dönmemişti. Neticede hıristiyan mahkemesi idamına karar vermişti. Halk, müslüman birinin idam edileceğini duyunca yollara dökülmüş, heyecanla gencin gelmesini bekliyordu. Hapishaneden çıkan ve elleri-ayakları bağlı genç idam edileceği meydana götürülüyordu. Çok sevinçliydi. Yürümekte zorlansa bile vakarlı adımlarla ilerlemesi, herkesi hayrete düşürmüştü. Kiliseden hadiseyi seyreden bir papaz koşa koşa gelmiş ve gencin kulaklarına eğilerek:
    - "Anlıyorum, dirençli bir îman anlayışın var. Ama seni idam edecekler. Eğer hıristiyanlık dinine girersen, hemen mahkeme heyetine gidip infazı durduracağım. Sana beş dakika müsaade. İyi düşün ve kararını ver" demişti.
    Müslüman genç, papazı dinledikten sonra:
    - "Bana beş dakika müsaade verdiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Çünkü bu beş dakika içinde, hak din olan İslâm'ı sana öğretir ve müslüman olmana sebep olursam, ölsem dahi gam yemem."



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nden zayıf ve fakir olan tevhit erlerinden bazılarını yakalıyorlar, bir kısmının boynuna ip takarak şehrin azgın gençlerine teslim ediyorlardı. O genç ve çocuklar, bu mazlum insanları cadde cadde, sokak sokak gezdiriyorlardı. Sokaklarda dolaştırılan bu insanların anne ve babaları hâdiseyi seyrediyor, içlerinden bir kısım anneler yerlerde sürünen çocuklarına hakaret ediyor, bazen tekmeliyorlar ve bazen da küfrediyorlardı. Hak davada ısrarlı olarak taviz vermiyorlar, kendilerine bu işkenceyi yapanların hidayetleri için dua ediyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'nden bazılarını bu hâliyle gören büyük rehber, mertebesine erişilemez olan büyük insan, faziletli Nebî, onlara sadece cenneti vadediyordu. Dünyalıklarına yönelik bir vaadde bulunmaksızın Allah davasına davet eden yüce İnsan, işkence altında onlara âhiret mükafaatını vaadediyordu. Ancak devlet olunca, belli bir kuvvete erişince, İslâınî kıyafetine müdahale edilen müslüman bir hanım için savaş îlan edecekti. Bu haşmetli, mütevazi, olgun ve dolgun Nebî, çok zaman mescidden evine geldiğinde sabah kahvaltısı için bir şeyler ister, ancak kendisine verilen cevap:
    - "Bir şey bulup hazırlayamadık" denince, hiç kızmadan, darılmadan:
    - "Ben de bu gün oruçluyum" buyururlardı.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin rehberi, tüm Nebî ve Resûllerin çektiği sıkıntıyı, eziyeti fazlasıyla çekmişti. Tevhidi tebliğ ederken, azgın bir takım ayak takımı, o güzel insanın nurlu yüzüne tükürür, bir kısmı toprak atar, bazısı da küfrederdi. Kâbe'nin bir köşesine çekilerek Rabbine ibadet ederken, azgın bir kâfir gelmiş ve gömleğini O yüce Resûlün boynuna dolayarak sıkmıştı. Cennet ve cehennemin onun hürmetine yaratıldığı büyük insan, dayanamıyor ve diz üstü düşüyordu. Bu sefer de işkence sahipleri öldü zannederek Peygamberimizi bırakıyorlardı. Ayılan, kendisine gelen ve ayağa kalkacak gücü kendisinde bulan nurlu Nebi, tekrar müşriklerin yanına gidiyor, sıkılan boğazım gösteriyor ve kâinatı dolduracak sözü îlan ediyordu:

    "Allah'a yemin ederim ki, sizi hizaya getirecek bir din ile geldim..."



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nden biri vardı. Ayağı topaldı. Yürürken aksak yürürdü. Tevhidin tebliğine vesile olan savaşlara katılmaya can atıyordu. Ne var ki evlatları babalarına müsaade etmiyordu. O da Peygamberimize gidiyor ve evlatlarını şikayet ediyor, savaş için izin istiyordu. Tek önder, büyük insan, meşru mazereti sebebiyle savaşa katılmamasını istiyordu. Cihad aşkı kalbine kıvılcım olarak düşen topal insan:
    - "Ya Resûlallah, savaşır ve şehit düşersem cennete girerken bu topal bacağım düzeltilecek mi?" diye bir soru yöneltti. Kendisine "Evet" cevabı verilince savaş sevdalısı gidiyor ve şehit düşüyordu. Ufkun derinliklerine bakan yüce Resûl müjdeyi vermişti:
    - "Kardeşinizi yürür halde cennete girerken gördüm..." Her zaman söyledik, yine diyoruz ki o diyarın sakinleri, İslâmî bir rehberimizdir. Her biri semayı donatmış birer yıldız gibidir. 20. asırda yaşayıp, içini çekerek:
    - "Keşke O diyarın sakinlerinin zamanında yaşasaydı" diyenlere sadece şu kadarcık bir sual yöneltiyoruz:
    - "Sizleri Allah'ın yaşatmadığı bir zamanda yaşamak istemeye sevk eden sebep nedir? O devirde yaşamış olsaydınız, Resûlullah'a karşı tavrınızın ne olacağını biliyor muydunuz? Halbuki, Resûlullah'ı gördüğü ve O'nun zamanında yaşadığı halde nice nice insanlar, yüzükoyun cehenneme atılmıştır."



    BU DİYARIN SAKİNLERİ başlarını aynı hedefe çevirdiği, aynı fikir ve harekette ittifak ettiği müddetçe, o diyarın sakinleriyle aynı asırda yaşamış gibi değer bulurlar. Ebû Zerr (r.a.)'in rivâyet ettiği bir hadis şöyledir:
    - Bir gün Peygamberimiz "Kardeşlerimi ne kadar görmek istiyorum" buyurdu. Ashab:
    - "Biz senin kardeşlerin değil miyiz, Ya Resûlullah?" dediler. O da;
    - "Siz benim arkadaşlarımsınız, ashabımsınız, kardeşlerim, benden sonra gelip beni görmedikleri halde îman edenlerdir..."
    Sonra kıbleye yöneldi ve "Allah'ım onların nuru ile gözümü aydınlat."... buyurdular.
    Bu diyarm sakinlerinden, o diyarm sakinlerine selâm olsun...
    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  4. #4
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    İslam'ı Bütünüyle Yaşıyorlardı




    O DİYARIN SAKİNLERİ Allah için, Allah adına ve Allah diyerek yaşıyorlardı. Kâbe'yi dolduran yüzlerce putları ellerinin tersiyle iteklemişler, putlarıyla geçirdikleri zaman kaybından dolayı Allah (c.c.)'a tövbe ederek dönmüşler ve yeni hayatlarına başlarım koyarak yaşamaya başlamışlardır.


    O DİYARIN SAKİNLERİ severek ve sevilerek yaşıyorlardı. Onurluydular, sevimliydiler, cesaretliydiler... Bir taraftan Allah'ın (c.c.) rızasını almak için yaşarlarken, beri tarafta Allah'tan razı olduklarını yaşayışlarıyla gösteriyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ İslâm'ı gecesiyle ve gündüzüyle yaşıyorlardı. Gece hayatı, onların hayatında göz yaşı, zikir ve istiğfarla dopdoluydu. Gecenin kendileri için istirahat zamanı olarak verildiğini biliyorlar ve uzun bir geceyi yatarak geçirmeyi düşünmüyorlardı. Çocuklarını severken, evlerine yiyecek alırlarken, hanımlarıyla şakalaşırlarken, savaşa giderken, ganimet toplarken... Bütün bunları bir ibadet inancı içerisinde yapıyor ve kul olmalarının feyzini tadıyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ yaşayışları sırat-ı müstakim üzerinde sürdürüyorlardı. Doğru ve temiz yol olan bu yoldan uzak kalmayı değil, bu yoldan insanı uzaklaştıran sebeplere çok dikkat ediyorlardı. Biliyorlardı ki, bir insan üç sebepten dolayı sırat-ı müstakimden çıkmış olur;

    1- Allah'ın (kitabın) rehberliğine aldırmamak ve kendi arzularının kölesi olmak.
    2- Aileyi, toplum, gelenek ve töreleri Allah'tan önde tutmak.
    3- Allah ve Resûlünün bildirdiklerini önemsemeyerek sözde önemli kişilerin ardından gitmek...
    Eski dinlerinden çıkıp, yeni ve geçerli dinlerine girenler, girdikleri hayata bir daha dönüp bakmıyorlar, sadece ibret alıyorlardı. Cahili hayatın tüm yaşayışlarım geldikleri hayatın sınırları içine bırakarak gelmişlerdi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin hayatı, oraya buraya dağılmış, birbirleri ile aralarında irtibatı kalmamış, parçalara bölünmüş bir hayat değildi. Hem Allah'ın yolunda saf saf olmuşlardı, hem de namaz kılarken... Hem savaşlarda saf saf olmuşlardı, hem de ailevi yaşayışlarında... Hem Kâbe'de saf saf olmuşlardı hem de doğru sözde, adaletli muamelelerde, komşuluk haklarında, yolda, bahçede, mescitte saf saf olmuşlardı. Bir mahallenin müslüman yalan konuşup, diğer mahallenin müslüman gıybet yapmazdı. Allah'ın emirlerini, Allah'ın yolunda ve saflar halinde yaşıyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin, doğruluklarının ömrü uzundu. Helal ticaretinin ömrü uzundu... Kelime-i tevhid okurken, bir inancın belli bir zamana ait olduğu fikirleri olmadığı gibi, îmanın gerekli kıldığı amellerin de muvakkatlik gibi vasıfları yoktu... Birbirleri arasında doğru sözlü olup, evlerinde yalan konuşan, mescitte ihlasla namaz kılıp, yalnız kalınca da laubali olup namaz kılan halleri mevcut değildi. Senenin belli aylarında iyi müslüman, belli aylarında da bozuk müslüman gibi ayırımları yoktu.


    O DİYARIN SAKİNLERİ birbirlerinin yokluğuna dayanamazlardı. Bir boşluk hissederlerdi. İnsan beyninin, elle, kulakla, ayakla, mide ile bağlantısı olduğu gibi İslâm toplumu da, vücudun uzuvları gibi birbirine bağlı olmalıydı. İşte onlar bu bağlılıklarını yaşadıkları için, içlerinden birisi görülmese, hemen gözler arardı. Tâ ki o aranan insan bulununcaya kadar boşluk devam ederdi. Birbirlerinin yokluğuna tahammülü olmayan o insanlar, İslâm'ın bazı kısımlarını alıp, bazı kısımlarını atabilirler miydi? Namazı, orucu, haccı olan bir dinin, siyasetini, hukukunu, iktisadını gömemezlikten gelmek, müslüman bir insana yakışır mıydı?
    Ama bu diyarın sakinleri birbirlerimizin yokluğuna alışmışızdır. Bir gün değil, haftalarca, aylarca göremesek, bile rahatsız olmayız. Ta ki ölünceye kadar. İçimizden birisi ölürse, sağlığında sorulup, aranmayan nice nice insanımız, vefat ettikten sonra aranır ve son vazife diye kabir başına kadar gidilir. Peki ilk vazifeleri nereye koyacağız. Son vazifemiz, ölen kardeşimizi, kabre defnetmekti. Ya ilk sırada bekleyen vazifeleri kime yaptıracağız?

    Biz müslümanlar birbirlerimizin yokluğuna alıştığımız için, İslâm'ın temel hususlarına karşı alışkanlığımız normal hale gelmiştir. Üç günlüğüne camiler kapatılsa, minarelere müezzinler çıkartılmasa, sanki yer yerinden oynar. Niçin, farz olan namaza yasak konamaz diye,.. Öyle de, farz olan hukuk yapımıza, farz olan ekonomik yapımıza, farz olan âile siyasi yapımıza yaklaşık 70 senedir yasak konmuş da onlar için niye kılımız kıpırdamaz? Çünkü onların yokluğuna alışmışız veya alıştırılmışız... Türkiyeli müslümanın ömrünün tükeneceği üç temel saha ve alanı iyi seçmişler: Ev-Cami-İşyeri, 60-70 yıllık ömür umumiyetle bu üç yerde geçer. Bu üç yerin dışındaki alanlara ait olan vazifeler ve bu vazifelere lâzım olan malzeme ve ölçü pek dikkate alınmaz... Sırtını Kâbe'ye dönüp, önüne Roma'yı alanların horon tepmesi boşuna değil tabi...



    O DİYARIN SAKİNLERİ arasında söz ve yaşayış vardı. Adeta söz müslümanlar arası, yaşayış ise milletler arası gövde gösterisi niteliğinde idi. Yaşayış, sözden etkili olduğu için, ağırlık uygulamaya verildi. Dış millet ve kabilelerin topluca İslâm'a girmelerinin sebebi, o diyarın sakinlerinin topluca İslâm'ı yaşamaları sebebiyleydi... Topluca yaşanan İslâm, devlet varlığını gösterir. İslâm'ın devletinin ekonomisi, üretimi, tüketimi, ahlakı devletin yapısı, ihracatı, ticareti... Bütün bunlar, diğer milletlere füli mesajlar veriyordu...

    Bir ülke ki, müslümanın birisi zemzem içer, diğeri viski... Birisi içkiyi ağzına almaz, diğeri bayiliğini yapar. Birisi nikâh der, diğeri flört der... 70 senedir uygulanan ve yaşanan hayat acaba hangi Gayr-i müslimlerin İslâm'a gelmesine sebep olabilir? Üstelik, İslâm'a gelmesi şöyle dursun, İslâm'dan uzaklaşan bir nesil ortaya çıkar. Devletin Diyanet İşleri Başkanı konuşa dursun İslâm ve laikliği sentez yapmaya devam etsin... Bakalım fatura kime ödenecek?



    O DİYARIN SAKİNLERİ kendilerine sunulan İslâm'ı, olduğu gibi kabul ediyor ve olduğu gibi yaşamaya çalışıyorlardı. Kendi kafalarınca herhangi bir yoruma baş vurmadan acaba, neden, nasıl, niçin gibi suallere ihtiyaç hissetmeden din olarak inandıkları İslâm'a harfiyyen uyuyorlardı.

    Günümüzde çok acı bir hadise ile karşıkarşıyayız. Allah'ın gönderdiği İslâmiyet'e uymak gerekirken, çoğu insan kendi kafasınca yorumladığı bir İslâm'a inanmaya başlamıştı. Helak olan Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi dinlerini, kendi fikir ve yaşayışlarına göre yorumladıkları için lanetlenmişlerdi.

    Bu diyarın sakinleri olarak diyoruz ki, yaşayışımızın bütün bölümlerine İslâm'ın damgası, İslâm'ın imzası atılmalıdır. Tehlike hissedilen bir yazıyı devlet memuru bile imzalamaz. Hayatımızın bütün yönleri, bölümleri İslâm'ın yaşayışı ile ihya edilmelidir. Hayatımızda cahiliyyenin izlerini silmek ve sökmek, müslümana yakışan bir tavırdır. Mevcut hayatı İslâmlaştırma yönünü tercih etmeliyiz. Müslümanın üzerine düşen görevi, müslümanlardan başkası yapamaz. Allah'ın emirleri kim için ise, o şahıs, o cemaat, o ümmet mükelleftir. İslâm'ın emirleri başkalarına havale edilerek yapılamaz. Namaz kılan müslümanların, namaz kılmayan zihniyetten medet ummaları çok acı bir bekleyiştir. Tesettürlü müslümanların, tesettüre düşman olan zihniyetten bir şey ummaları afedersiniz aptallıktır...
    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  5. #5
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    Gördükleri Eziyetlere Karşı Sabır ve Tahammül Ederlerdi



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin ölçüleri Kitap ve Sünnet idi. Kitap ve Sünnet ile ölçüp tartmadıkça hiçbir iş yapmazlar ve hiç bir söz söylemezlerdi. Onlar her hangi bir iş hususunda insanların öyle yapmakta ve söylemekte olduklarını görmekle yetinmez, bu işin veya sözün Kitap ve Sünnetin kabul etmeyeceği bid'atlerden olması ihtimali üzerinde dururlardı. Onlar piştarlarının dizleri dibinde otururken onun fem-i saadetlerinden şunu duymuşlardı; "Sünnet bid'at telakki edilmedikçe kıyamet kopmayacaktır." Zamanla bid'atlere öyle ısınılacak ki, bir bid'at terk edildiği zaman, insanlar: "Sünnet terk edildi" diyecekler. İmamlarının bu tehdidi ile tirtir titrerler ve ne yapacaklar, ne söyleyeceklerse onu önce Allah'ın Kitabı ve Resûlünün Sünnetine ve bunları en iyi bilen ulemaya havale etmeden yapmaz ve söylemezlerdi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, devlet kapılarını aşındıranlara yakınlık göstermezlerdi. Dini bir zaruret marufu emretmek veya münkerden nehyetmek için bir maslahat olmadığı halde devlet kapılarını aşındıranlara yakınlık göstermezlerdi. Onlar Efendilerinin çevresine oturmuş O'nun Lal-ü Güher gibi ağzından dökülen şu hakikati duymuşlar ve doymuşlardı: "Cehennem de "Hephep" denilen bir vadi vardır. Allah bu vadiyi zalimler ve zalim hükümdarların meclisine girip de onlara kavuk sallayan, dalkavukluk yapan âlimler için yaratmıştır" Onlar o kapılara giderken menfaat için değil, zalimin zulmüne yardımcı olmak için değil, ancak onları ikaz etmek, zulümlerine mani olmak için giderlerdi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nden her biri, kendilerini insanların en günahkarı bilirlerdi. "Duası makbul" kullar meyanında görmezlerdi kendilerini. Bu yüzden yağmur duasına çıkmazlar, veba salgınının defi için duada öne geçmeden haya ederlerdi. Kendilerini sıkıştıranlara: "Korkarım ki, benim yüzümden başınıza taş yağar!" derler ve tirtir titrerlerdi. Bütün günahlarından tövbe etmedikçe kendilerini itham ederlerdi. "Allah'ım! bütün bunlar benim günahlarım yüzünden mi?" diye her bela karşısında kendilerini mesul tutarlardı.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, zevcelerinden gördükleri eziyetlere karşı sabır ve tahammül gösterirlerdi. Onlar eşlerinden gördükleri her muhalefeti, her serkeşliği, kendilerinin Cenab-ı Hakk'a karşı olan kusurlarının bir neticesi olarak kabul ederlerdi. Onlardan biri, her ne zaman Allah'a karşı bir kusur işlerse zevcesinden kendisine karşı bir muhalefet ve itaatsizlikle karşılaşırdı. "Biz Allah'a karşı bir günah işledik ki bu başımıza geldi" derler ve kusurlarını gidermeye azmederlerdi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, hizmet mevzu bahis olduğu zaman en önde, makam-mevki, ganimet-devşirme söz konusu olduğu zaman da en arkada durmayı düşünürlerdi. Hizmet anında etrafındakilere "Sen dur ben gideyim, şimdi sen dur hele ben harcayayım, şimdi sen dur hele benim ev kullanılsın, şimdi sen dur hele benim arabam" derlerdi. Onlardan birini insanlar başa getirmek istediği veya mühim bir makama getirmek istedikleri zaman, hemen bunu kabul etmezlerdi. "Ben bu işe ehil değilim, falan, falan bu işe daha layıktır, siz ona gidin" derlerdi. Çünkü onlar başlarındaki başlar başının ağzından "Biz onu isteyene vermeyiz, onu layık olana veririz" fermanını duymuşlardı.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, kalpleri yufka, gözleri yaşlı idi. Cenab-ı Hakk'ın haklarına riayette kusur ettikleri zaman, esirgenmeleri için çok yalvarıp ağlarlardı. Gözlerinde, yüzlerinde, gözyaşlarından dolayı iki had vardı. Evlerine girdiklerinde, sofralarına oturduklarında, insanların arasında hep ağlarlardı. "Cehennem benim içindir" diye çoğu zaman bayılırlardı. Onlar için iyilerin alameti; rengin sarılığı, gözlerin yaşlılığı, dudakların solgunluğuydu. onlar için günahın büyüğü küçüğü yoktu. Günahın kimin huzurunda ve kime karşı işlendiği önemliydi. Onlar en küçük günahı bile başına düşmekte olan bir kaya parçası gibi görür ve ona bulaşmaktansa ateşe girmeyi yeğ tutarlardı.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, ev yapmak hususunda itina göstermezlerdi. Zaruret ve ihtiyacı giderecek kadarı ile iktifa ederlerdi. Nakış, süs ve ihtişamdan şiddetle kaçınırlardı. Meskenlerine girdiğin zaman başlan tavanlarına değerdi. Çünkü onlar uzun .emeller peşinde değildi. Ebedi kalacaklarmış gibi davranmıyorlardı. Su ve çamurla uğraşacak fazla zamanları yoktu. En kıymetli zamanlarım bu muzahrafatla heba etmek onlar için cinnet mevzuu idi. Çünkü onlar Nebîlerinden şunu duymuşlardı: "Tûl'i emel sahibi olmayın! Vallahi ben yürürken kabzolunacağımı sanıyorum. Gözümü açıp yumuncaya veya ağzıma aldığım bir lokmayı yutuncaya kadar yaşayacağımı zannetmiş değilim!"


    O DİYARIN SAKİNLERİ, ölümü hiç unutmazlar, gördükleri her ölüm vakasından ibret alırlardı. Bir cenaze gördükleri zaman "Sen yürü Allah'a! yakında arkadan biz de geliyoruz" derlerdi. Onlar ölümü düşündükleri zaman, son nefeste kötü bir sonuçla gitme tehlikesinden dolayı çok büyük hüzün çekerlerdi. Bu yüzdendir ki onlar kimseye zulmetmezler, ibadetlere koşarlar, dünyaya gönüllerini kaptırmazlardı.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, başkalarının ayıplarıyla değil kendi ayıplarıyla uğraşırlardı. Onlar kesinlikle biliyorlardı ki, başkalarının ayıpları ile uğraşanlar kendi ayıplarına zaman bulamaz ve Allah'ın rahmetinden uzak olurlar. Onlar Nebîlerinin şu hadisine muttali olmuşlardı; "Ne mutlu o kimseye ki kendi ayıpları ile uğraşmak onu başkalarının ayıpları ile uğraşmaktan alıkoymuştur."
    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  6. #6
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    Beyatsız Yaşamazlardı


    "Onların içlerinde biri vardı. Onun ismi Cündü İbn Demre (r.a.) idi. Müslümanlar Mekke'den Medine'ye Hicret edince kendiside Hicrete talip oldu. Fakat, hem hasta hem de çok yaşlı idi. Çocuklarını çağırdı ve Hicret edeceğini söyledi. Gitmemesi için ısrar ettiler fakat nafile:

    - "Beni yükletiniz. Çünkü ben ne müstezaafınden ne de yolu bilmeyenlerdenim. Vallahi bu gece Mekke'de yatmam" diyordu. Oğulları, bir sedyeye koydular ve Medine'ye doğru yola çıktılar. Medine'ye yaklaştığında iyice ağırlaştı. İhtiyar şahabı anladı ki, ölüm ile burun buruna geldi. Sağ elini sol elinin üzerine koydu ve:
    - "Allah'ım, şu senin, şu da Resûlünün, Resûlün sana ne ile beyat ettiyse ben de öyle beyat ediyorum..." dedi ve ruhunu teslim etti.
    Medine'ye Resûlullah'a kavuşamadan vefat eden sahabenin ölüm haberi Medine'ye ulaşınca, Cündüb İbn Demre (r.a.)'in Hicret sevabından mahrum kaldığı sahabeler arasında konuşulmaya başlandı. Fakat Hz. Allah, o ihtiyar kulunun durumunu şöyle açıklıyordu:
    "Kim Allah'a ve Resûlüne itaatle Hicret ederek evinden çıkarda sonra kendisine ölüm yetişirse onun ecri (Mükafatı) gerçekten Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir." (Nisa/100)
    Hicreti tamamlayamadan yolda ölen sahabenin beyatı böylece Hakk katında kabul ediliyordu. İşte onlar böyle idi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ, beyatsız bir anını dahi geçirmezlerdi. Çünkü inanmışlardı ki, Beyatsız yaşamak, gömleğin baştan çıkarıldığı gibi îmanın tehlikeye düşmesi demekti. Onlarm tamamı, müslümanlık üzerine Beyatlaşmışlardı. Mesela kısa olarak O DİYARIN SAKİNLERİ'nin beyatlaşmış olduğu bazı maddeleri zikredelim:

    1- Allah'a şirk (ortak) koşmamak,
    2- Hırsızlık etmemek,
    3- Zina etmemek,
    4- Çocukları öldürmemek,
    5- Kimseye iftira etmemek,
    6- Emirlere isyan etmemek,
    7- Beş vakit namazı vaktinde kılmak,
    8- Farz olan zekatı vermek,
    9- Ramazan ayında bir ay oruç tutmak,
    10- Allah rızası için cihad etmek,
    11- Zenginse hacca gitmek,
    12- Müslümanlara nasihat etmek,
    13- Kocalarının mallarını habersiz başkalarına yedirmemek,
    14- Toplanıp, ölen bir kimse için ağıt yakmamak,
    15- Cahiliyye süsleri ile sokağa çıkmamak,
    16- Gizli çocuk öldürmemek... vs.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'ni görüyoruz ki, kimisi iyi amellere, kimisi cihad'a kimisi hicrete, kimisi Allah yolunda ölmeye Beyat ediyor. Çünkü İslâm'ın emirlerinin yaşanmasında Beyatın tırnak-et olması söz konusudur.


    O DİYARIN SAKINLERİ'nin beyatlaşmış olduğu mevzuların başında Allah'a şirk koşmamak gelirdi. İdare ve hükümde, yaratma ve hakimiyette Allah'tan başkalarına yönelmemek, onlara söz hakkı ve yetki tanımamak... Beyatın temelini bunlar teşkil ederdi. Bu ciddi ve îman bakımından hayatiyet arzeden meselelerde Allah'a değil de, kullara müracaat müslüman da iman namına bir şey bırakmazdı. Ya o, ya bu! Kurt koyun karışımı bir hayat olamazdı. Hem Ebu Cehil, hem Hz. Muhammed (s.a.v.) hem Dar'un-Nedve, hem Daru'1 Erkam... ikisini birlikte yürütmek mü'minin işi değildi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ beyatla İslâmi hayata adım atarlardı. Daima ağırbaşlı ve vakarlı idiler, çünkü beyatları vardı. Daima müslümanlar hakkında iyi düşünürlerdi, çünkü beyatları vardı. Cihadsız ne günleri, ne aylan geçerdi, çünkü beyatları vardı. Takvadan ayrılmazlardı, bir hata yaparlarsa, ardından hemen bir iyilik yaparlardı. Çünkü beyatları vardı, dinin hiçbir emrinde gevşeklik göstermezler, Allah'a itaatsizliği akıllarından geçirmezlerdi, çünkü beyatları vardı.
    Aç kalırlar, susuz kalırlar, karınlarına taş üstüne taş bağlarlardı. Bütün bu zorluklara rağmen İslâm'ın önünde verdikleri mücadeleden gevşeklik göstermezlerdi. Çünkü beyat etmişlerdi.



    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin kadınları da aynı idi. Yani beyat etmişlerdi. Çocuklarım öldürmezler, iftira ve dedikodu yapmazlar, kocalarına hiyanet etmezler, kocalarının haberi olmadan evlerinden bir şey tasadduk etmezlerdi. Çünkü beyat etmişlerdi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ'nin kadınları beyatlaşmak için ellerini uzattıkların da "ben kadınların ellerine dokunmam" cevabını alırlar, böylece beyatlaşmaları tahakkuk ederdi. Zamanımızın da bazı din simsarlarının yaptığı, kadınlarla tokalaşma hadisesi İslâm'ın cevaz verdiği bir amel değildir.
    Böylece şu hakikati kavramış oluyoruz:
    Müslümanlık, Allah'ı ve Resûlü'nü tasdikten ibaret olmakla beraber, bu tasdik keyfiyeti sonradan bir anlaşma ile teyit edilmiş oluyor. Müslümanın başıboş bırakılması kendine göre yaşaması mümkün değildir. Müslümanlık cemaat dinidir. Elbette bu cemaatın bir de imamı olacaktır. Cemaatin, imamın başkanlığında vereceği mücadele Hakk düsturlarının hayata hakim olmasını temin etmektir. Fertlerin böyle bir cemaatın halkalarından bir halka olmamaları beyatsız yaşamayı intac eder. Damla, deryanın içerisine karışırsa değer bulur. Bir deryaya karşı deryadan ayrılan damlanın fonksiyonu olamaz.

    Islahatlanmız ile canlanan bir hayat vardır. Beyat ıslahatımız da onlardan biri veya başıdır. Halkı müslim olan ülkelerdeki tüm kıyamların altında yatan gerçek, kullara kul olmaktan kurtulup, Allah'a kul olmaktır. Beyatla kula kul olma devri bitmekte, işler Allah adına yapılmaktadır. Böylece insanlar insanlara hükmetme yetkisini beyatla kaybetmektedirler. Onun için hayata canlılık veren kelimelerimiz, müslümanlardan gizli tutulmuş, öğrenmeleri istenmemiştir. Beyatlı günler dünya müslümanlarını ihata etmeye hamiledir...

    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  7. #7
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    İnsanları Allah'a ve Resûlüne Çağırırlardı



    "Ey Mü'minler, Peygamber, size hayat verecek olan şeriat emirlerine, sizi davet ettiği zaman,
    Allah'a ve Rasûllüne icabet edin..."(Enfal Suresi: 24)


    O DİYARIN SAKİNLERİ, Allah'a, âhiret gününe gerçekten inandıkları için tam müslümanlardı, iki yüzlülük yoktu. Sadece inandıkları ve amel ettikleri şeylere insanları davet ederlerdi. Mum gibi etrafını ışıtıp, sonra da tükenmezlerdi. İman gibi yıkılmaz bir devlete sahiptiler. Onun için fanilere değil, bakî olan Hz. Allah'a ve O'nun sevgili Resûlünün ölümsüz sözlerine davet ederlerdi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ başlarında bulunan Peygamberleri bir beşer olarak, insan olarak görürlerdi. Fakat; Taşlar içindeki bir yakut gibi elmas gibi görürlerdi. Onun için taşkınlıkları olmazdı. Peygamberlerinden neyi görmüşlerse onu alırlardı. Çünkü Peygamber (s.a.v.) insanlık için kurtuluşlarına bir sebep idi. O'na müracaat yapılmadan âhiret ve dünya saadetine kavuşmak mümkün değildi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ insanlara maddi ve manevı hayat veren esaslara davet ederlerdi. Onların telkininde, sohbetinde bulunan bir insan pasif olamazdı, korkak olamazdı, batılı tasvip edemezdi, fanilere sırtını dayamazdı, tağutu hiçbir yönüyle sevemezdi. Çünkü gerçek davetçiler onlar idi. Eğitim ve öğretim düzenlerini Allah'm Resûlü kurmuş ve çobanından valisine kadar herkes bu eğitimden geçmişti.


    O DİYARIN SAKİNLERİ bir insanın müslümanca yetiştirilmesi için önce akidesinden başlarlar, sonra akidelerinin gerekli kıldığı amele sevk ederler ve sonra da onları cihada hazırlarlar idi. Cihadı unutmuş ve terk etmiş bir kavmin helak olacağını biliyorlardı. Bile bile bu tehlikeye, cihadsızlığa düşmek akıllarına bile gelmezdi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ tüm insanlığı bitmez ve tükenmez bir sistem olan İslâm'a çağırırlar, kullara kul olma putçuluğunu temelden yıkarlardı. Davet ettikleri insanlar müslümanların safına geçince yerini hemen tespit ederler ve bir vazifede istihdam ederlerdi. Böylece cemaati teşkil eden fertler başıboşluktan kurtulurlardı. Şunu biliyorlardı ki, müslümanın ömür boyu fert olarak yaşaması mümkün değildi. Çünkü İslâm, cemaat dinidir. Fert bu cemaatin içinde kalırsa değer taşır; ayrılırsa kıymetten düşer ve şirke, küfre düşme ihtimali belirir. İşte O DİYARIN SAKİNLERİ canlı bir hayatın mimarları oluyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ tevhidi tebliğ ederlerken onun kalplerde mücerret olarak kalan, kalplerde mahkum olan bir duygu olamayacağını, uğruna mücadele verilmeyen bir inancın îmanı temsil edemeyeceğini haykırıyorlardı. Davetlerinde devamlılık vardı. Bir defa girip sonra da alakalarını kesmiyorlardı. Ücretini Hz. Allah'tan alacağına inanmış bir kimsenin zaten bundan başka da bir tavrı olamaz. "Kulların kalbi, Rahman olan Allah'ın kudret elinde olduğuna göre bize düşen tebliğdir" diyorlardı. Bu tebliğlerinin devamında her şeyi göze almayı ihmal etmiyorlardı. Sonu ölüm de olsa, bu ölüme seve seve gitmeyi arzu ediyorlardı:


    BU DİYARIN SAKİNLERİ ise, davette tam tersinden başlıyorlar. İnsanları Allah'a ve Resûlüne değil de kendi cinslerinden olan insanlara davet ediyorlar. Böylece bazı fani varlıkları putlaştırmaya alet oluyorlardı. Halbuki dava olarak İslâm'ı kabullenip, insanları İslâm'a davet etmek temel prensibimiz olması gerekirken tam bunun aksi yapılmaktadır.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ, sanki ücretlerini Hz. Allah (c.c.)'tan almayacakmış gibi davranıyorlar. Hatalı da olsa müslümanlar arasında sık sık tekrarlanan küsme, darılma, kopma hep
    bu sebeplere dayanmaktadır. İslâm'da iş Allah için yapılır. Okunan besmelenin gerçek yüzü de budur. Meşru olan her işin başlangıcında besmele okunması esastır. Davetçi, tebliğci, hizmetine başlarken besmele çekiyorsa, artık davetini Hakk için yapacak demektir. Hakk için ortaya çıkanlar ise çıtkırıldım olmazlar.


    BU DİYARIN SAKINLERİ fiilden ziyade failler ile meşgul oluyorlar.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ, piyasa haberlerine fazla iltifat ederler. Aslını araştırmadan fasık haberler ile iktifa ederler. Bir de yaşadığı yerin fıkhî görüntüsünü hala belirleyememişse, neyin iyi neyin kötü olduğu çığırdan çıkmış demektir. O zaman fıkhın da bir kıymeti kalmaz. Çünkü fıkhın tarifi: "Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir" olarak yapılmıştır. Şimdi bir müslüman içinde yaşamış olduğu şu zamanda neyin iyi neyin kötü olduğuna dair elinde şer'i ölçüler yok ise nasıl yaşayacaktır? Netice de hak olanlar batıl, batıl olanlar hak safına geçecek ve ilahî ölçülerden mahrum olan bu kimse bir gün küfre, şirke, fıska "evet" diyecektir.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ İslâm'ı bir bütün olarak anlatmanın yerine, bütünden parçalar kopararak, parçayı da bütün yerine koyarak anlatmaya çalışıyorlar. Halbuki İslâm namazı ile, cihadı ile zikri ve ticareti ile, siyaseti ve hükmü ile bir bütündür parçalanamaz. Kim parçalamaya yeltenir, buna gücü yetmediği gibi, kendisi de helak olur. Onun için İslâm bir bütün olarak kabullenilmeli ve insanları bu bütüne davet etmeliyiz.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ, yapmadıklarını daha çok söylüyorlar. Ayeti kerimenin tam zıttı olan bir tavra bürünüyorlar. Lafı çok olanın ameli az olur. İş yapıp az konuşanlar mü'min, laf yapıp işi bırakanlar münafık sıfatında olanlardır. İnsanlara sık sık "yapınız, veriniz, okuyunuz..." diyenlerin biraz da kendilerine bu emirleri ayırmalarını tavsiye edeceğiz. Nefislerinde denesinler, sonra aileleri, çocukları ve mesul oldukları kişilere açılsınlar, bakalım durum nasıl olacak. Bir insanın işin başında kendisine faydası yoksa başkalarına nasıl faydası dokunabilir?


    BU DİYARIN SAKİNLERİ, her hususta o diyarın sakinlerini takip etmeleri gerekir. Konuşurken, dinlerken, yatarken, kalkarken... Çünkü misal alınması icap eden nesil ancak onlardı. Zamanımızda yaşayıp da İslâm'da yol katetmiş ve bu arada güzel yaşayışı ile örnek olmuş zevata da hürmetimizle beraber, yanıldıkları noktalarda ikazcı olmak şiarımızdır. Şefaatlarını ümit edeceğimiz öyle kimseler olabilir ki, bazı görüş ve tavırlarında hata yapmışlar ise hatalarını kabullenemeyiz. Fakat kendilerini de saf dışı etmeyiz. Bizler için duacı olmalarını talep ederken, vefat etmiş olanların da şefaatini ümit ederiz...
    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  8. #8
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    Başları Boş Yaşamazlardı


    "Ey Îman edenler. Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan ulü'l emre de itaat edin." (Nisa: 59)

    O DİYARIN SAKİNLERİ hayatları boyunca İslâm'ı cemaat olarak yaşamışlardır. Kendi kendilerine bir buyruk olmazlar, salih amellerin ifasında Hakk düsturlarına ve Hakk ölçülerine itibar ederlerdi. Namaz kılmalarından cihatlarına varıncaya kadar hep cemaat halinde ve imamların riyasetinde yaşarlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ bir yolculuğa çıksalar derhal içlerinden birini başkan seçerlerdi. Çünkü bu hususta Peygamberleri onları başıboş bırakmamış ve "üç kişi bir yolculuğa çıktıkları vakit, aralarından birini kendilerine başkan yapsınlar" sözü ile yapılacak işi tarif etmiştir. Yolculuklarında bile başları boş değil, dolu idi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ başlarına geçecek başkanlarda öncelikle ilim ararlardı. Genç veya ihtiyar olmaları değil, ilme olan bağlılıkları ve ilimde aldıkları mesafe onlara o başkanlığı kazandırırdı. Hatta bir ordu teşkilinde Peygamberimiz başkan tayin etmiş değildi. Askerlere Kur'an okuttu. Kim ne kadar biliyorsa onu okudu. İçlerinde yaş itibarı ile en genç olan bir sahabe Kur'an okudu ve diğerlerinden fazla miktarda sure ezberlemiş olduğu, ortaya çıkınca. Peygamberimiz (s.a.v.): "Git birliğin başı sensin" buyurdu.


    O DİYARIN SAKİNLERİ başkanlık hususunda ihtiraslı değildi. Hiç biri "ben başkan olayım" diye öne çıkmazdı. Verilirse alırlardı. Hatta Hz. Ebubekir (r.a.) Bedir savaşma iştirak edenlere başkanlık vermez ve kendisine niçin böyle yapıyorsun diyenlere: "Ben onları dünya ile kirletmek istemiyorum" cevabını verdi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ başkanlarını seçerken çok titiz davranırlar, ehil olmayanlara bu kapıyı açtırmazlardı. Çünkü bilirlerdi ki ehil olmayanlara ümmetin işlerini havale etmek, ümmete hakaret ve haklarına tecavüzdür. İçlerinden biri bu hususta şöyle demiştir. "Ben vazife verecek öyle bir adam arıyorum ki, amir olduğu zaman cemiyetin bir ferdi imiş gibi ve amir olmadığı zamanda da amir imiş gibi davranır."


    O DİYARIN SAKİNLERİ üzerinde bulunduğu hizmetin manevi mesuliyetini düşünür ve: "Halifeliği benden alan yok mu?" diyenler olurdu. Bunu duyan biri ise: "Görevini başkasına devrettiğin takdirde eğer o başkası âdil ve hakkâniyetle hareket etmezse sen yine vebalden kurtulamazsın" derdi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ hizmetlerin ve mü'minlerin başına geçmedeki bu hassasiyeti şu hadisin gereği olarak düşünürlerdi:
    "Devlet hizmetinde olan kimse Allah'ın koruduğu kimseler hariç daima tehlikenin eşiğindedir.
    Kıyamet günü sorgusu en uzun süren ve azabı çetin olanlar, âmirlik yapanlar olacaktır. Etrafında ne kadar çok insan varsa, o şahsın mesuliyet-i o nispette fazladır."

    Hayatlarının her tarafı İslâmla şekillenmiş o diyarın sakinleri, başkanlık-emirlik hususuna âzâmî titizliği gösterirlerdi. Çünkü onlar âhiret gününe inanmışlardı. O günde zerre miktarı iyiliğin ve zerre miktar kötülüğün karşılığı bulunacak hakikatına teslim olmuşlardı. Bunun için, boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını isteyeceği ilave edilse, o diyarın sakinlerini elbette ki hali bir haşyet, korku ihata edecekti. Ve öylede oldu.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ'nin başlarının boş olduğu bir zaman geçmemiştir. Çünkü içlerinden birisi ölse ilk sözleri şu olur; Başımız sağolsun.. Şimdi soralım bu diyarın sakinlerine, başımızdan maksadınız nedir? Kimin ve kimlerin ömürlerinin uzun olması isteğinizin farkında mısınız?


    BU DİYARIN SAKİNLERİ başkanlığa karşı umursamazlığın içindedir. Çünkü beş vaktin beşinde imamların başkanlığında kılınan namazlar o boşluğu doldurmuştur sanki. Ayrıca kendilerini tatmin eden ve doğru ise meşru gösteren bir sözleri daha vardır bu diyarın sakinlerinin: "Başımız evvel Allah sonra hükümete bağlıdır..." İşte böyle inanır ve işte böyle


    BU DİYARIN SAKİNLERİ' başkanlık hususunda çok hırslıdırlar. Öyle bir başkanlık ki o başkanlığın ifasında zemin ve şartlar çok önemlidir. Şayet cahilî bir hayat varsa ve o hayatın içinde bulunanlar, müslümanlardan birine başkanlık teklif ederek, kendi inisiyatifleri istikametinde başkanlık edeceğini ileri sürerler de bizim müslümanlar da bu başkanlığa soyunursa durum ne olacak? Mekke oligarşi zihniyetinin Peygamberimize yaptığı başkanlık teklifinin, Peygamberimiz tarafından şiddetle reddedilmesini nereye koyacağız? Fakat bir insanın gözünü başkanlık hırsı bürürse, İslâm'ın şeref levhalarını okusa bile görmez, görmek istemez olur.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ çoğunluk esasına dayanan görüşler ile meseleye bakmakta inandıkları İslâm'ın meseleye bakış şekline iltifat etmemekteler. Bilmezler ki kendilerini tuvalette bile kendi hallerine terk etmeyen İslâmiyet başkanlık konusunda hiç mi hiç başıboş bırakmaz. Elbette ki bu esasını samimiyetle kendisine bağlanmış müslümanlardan ister ve bekler, heva ve arzularını kaynak kabul etmiş kimselere İslâm'ın vereceği bir şey yoktur, beklediği bir şey de yoktur.



    BU DİYARIN SAKİNLERİ çoğulculuk esasına dayanan hayata alıştıkları için, kayıtlı, ölçülü olarak yaşamayı istemezler. İstediği gazeteyi okumak, istediği programı takip etmek, istediği plajlarda güneş banyosu almak, istediği gibi alıp-satmak, evet bütün bunlar bu diyarın sakinleri için çok hem de çok normaldir.

    İç güdüleriyle hareket ederek bir defacık yaratılışlarına ters düşecek bir şey yapmayan hayvanlar kadar bile olmayan bazı hayvanlaşmış insanların (Esad Bin Ali-Necibullah ve, ve, ve...) hakimiyet ve kontrolleri altında yaşamaya alışmış insanlar, başlarını hep boş bırakırlar.

    Çoğulculuk esasını kabul edenlerin elbette böyle bir derdi olamaz. Çünkü onlardan biri ölürse, başlarının sağ olmasını dua ederek isteyen insanlar vardır. Onlâr hayatlarının sadece namaz, hac, zekat, kurban bölümlerinde Allah'a müdahale etme yetkisi verip, sosyal hayatta Allah'a yetki ve söz verdirme hasleti körelmiş kimselerdir. Rabbimiz cümlemizi böyle anlayıştan, böyle inançtan kurtarsın. Ve o diyarın sakinlerinin yoluna döndürsün. Amin.

    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  9. #9
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    İyiliği Teşvik Kötülükleri Menederlerdi


    O DİYARIN SAKİNLERİ "la ilahe illallah..."ın ne mana taşıdığını, bu cümlenin mahiyetini, ele aldığı mevzuları gösterdiği hedefi temelden kavramışlardı. Bunun alameti olan Mekke hayatları, müstekbir kafirler tarafından baskıya alınmıştı. Cihata ve hükümlere ait ayet gelmemiş olmasına rağmen, okudukları tevhid Mekke müşriklerini rahatsız etmekteydi. Bu sebeple de iyiliği teşvik ederken Allah'ın nizamını ve hakimiyetini ilan ediyorlar, kötülükten men ederlerken de Allah'ın hayat sistemi ve hakimiyetini tanımayanları reddediyorlardı.


    O DİYARIN SAKİNLERİ iyiliği teşvik ve kötülüğü mende Hz. Peygamberi ölçü ve kaynak kabul etmişlerdi. Ondan gördükleri her şeyi yaşamaya çalışırlardı. Neyi emrederse tereddütsüz kabul ederler, neden yasaklarsa, tereddütsüz ondan uzaklaşırlardı. Bazen de Peygamberimize sorarlardı:
    "Ya Resûlüllah, İsrailoğullarının başına gelen şey ne idi?" Peygamberimiz Cevap verirlerdi:
    "Ne zaman iyileriniz kötülerinize göz yumar, kötüleriniz din bilginleri olur ve küçükleriniz iş başına geçerse o zaman fitne sizi yakalayacak, birbirinize düşman kesilip, hücum ve saldırıya geçeceksiniz" (Ha. Sahabe: 3/279)


    O DİYARIN SAKİNLERİ iyiliği teşvik olsun, kötülüğü men olsun. Üç silahlan ile mücadele ederlerdi. El-Dil-Gönül. Bu üç uzvunu silahlaştırmayanların cihat edemeyeceğine inanırlardı. El ve dil silah olmaktan çıkarsa geriye sadece kalp silahının kaldığını binlere bir ölçü koymuşlardır. Şayet her iki hususu gerçekleştiremeyecek olur karşı nefret duymazsa, baş aşağı edilen tulumun içinde bir şeyin kalmadığı gibi, böyle bir kalpte de iman ve iyilik namına bir şeyin kalmayacağını beyan ederlerdi..:


    O DIYARIN SAKİNLERİ kötü kimselerle elleri ile savaşırlardı. Münafıklarla delil ve bürhan getirerek savaşırlardı. Şayet her iki hususu gerçekleştiremeyecek olurlarsa, onlar için bir çare ileri sürerlerdi; Hiç olmazsa o kötülüğü işleyenlere karşı surat asınız. Kötü her şeye kalben nefret duyunuz.


    O DİYARIN SAKİNLERİ kendileri bazen iyilik yapmazsa bile başkalarını yapmaya teşvik ederlerdi. İyiliği teşvik ve kötülüğü men etmede başkalarına yardımcı olanlar Allah'tan ücret alma hususunda eşittirler. Kenara çekilip "Nemelazımcılık" hastalığı onların semtine uğramamıştır. Onların yaptıkları dedikleri olmuştur. Dudaklarında çıkan söz, kalplerinde bulunanlar olmuştur. Kalp ve dil ihtilafı kopukluğu onların hayatında görülmemiştir.


    O DİYARIN SAKİNLERİ âhiret günü inancını her an yaşamışlardır. Bu iman onları ne zulme meylettirmiş ne de zulme uğratmıştır. Her hak sahibinin hakkını Ahirette alacağına imanları tam olduğu için, iyiliği teşvik ve kötülüğü men etmede haddi aşmamışlardır. Yapılması icap edeni yapmışlardır. İfrad ve tefrid onlarla bağlantı kuramamıştır.
    O DİYARIN SAKİNLERİ Yüce Allah'tan gelen emirleri, iyilik, yasakları kötülük kabul etmişlerdir. İyiliği yaşamış ve yaşatmaya gayret sarf etmişler; kötülüğü hayatlarından kovarak, diğerlerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ temelde iyilik ve kötülük ıstılahlarının mahiyetini yeterince kavrayamamışlardır. Ölçü olarak da İslâm, ölçü kabul edilmeyince iyilikler ve kötülükler nerede ise yer değiştirmiştir. Bu acı gerçek öyle bir ağır fatura ödettirmiştir ki, kötülerin iyiliği imha etmesinde bu diyarın sakinleri onların safında bulunmuştur. Belki de farkında olmadan. Böylece kötülerin ekmeğine yağ sürülmüş ve onların gayr-ı meşru hayatı meşru imiş gibi anlaşılmıştır.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ kendi tutundukları dalı kesercesine müslüman kardeşleri ile kıyasıya mücadele etmenin vazife olduğuna inandırılmıştır. Bir araya gelindiğinde müslüman kimselerin, derneklerin, teşkilatların aleyhinde konuşmak sohbetlerin sanki şiarı olmuştur. Yüzlerce iman ve İslâm düşmanları varken, kıymetli zamanlar hep müslümanların aleyhine harcanmıştır.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ en büyük iyilik olan Allah'ın hayat nizamını ve hakimiyetini tanımanın birinci vazife olduğu inancını nerede ise zayıflatmışlardır. Farz ameller için bir nevi lokomotif diyebileceğimiz bu iyilik diğer iyilik ve farzları peşinden sürüklemesi gerekirken, bu diyarın sakinleri arasında bu tarz, askıya alınmışçasına araştırma mevzusu yerine konulmuştur. Aynen bunun gibi tüm kötülüklerin başı ve lokomotifi durumunda olan Allah'ın sistemini sistem kabul etmemek kötülüğü gömemezlikten gelmek kıyıda köşede kalmış birkaç kötülüğü teşhir etmekle vazifenin biteceğini zehabına kapılmak hatasına düşülmüştür. Heyhat, ne kadar uzak...


    BU DİYARIN SAKİNLERİ unutulmuş olan sünnetleri ihya etme durumunda olanlarla da kıyasıya mücadeleye girmişlerdir. Fitneyi tariften aciz olan bazıları, Resûlullah'ın yolunda olanları her zaman fitnecilikle suçlamışlardır ve hâlâ bu gafletlerini devam ettirmektedirler. Hem de "Âhiret Gününe de inandım" dedikleri halde mesela, milyonlarca insan camiden ve bayram namazından uzak kaldığı halde bunlar göze batmamış, hilâle göre bayram namazına çeki düzen vermek isteyenler acımasızca ve müslümana yakışmayacak üslûplarla hakarete maruz bırakılmıştır. Yine bunun gibi binlerce insan oruç ibadeti ile alay ettiği halde onlara ses çıkartılmamış, Resûlullah'ın oruç hakkındaki sünnetine müracaat edenler merhametsizce tenkit edilmiştir.
    Bu tipteki olan kimselere diyoruz ki, İslâm'dan anladığınız cami, minare, ezan, hac, kurban, zekat gibi esaslar ilavesiz olarak sizin hayatınızı kuşatmış ve diğerlerine başvuracak bir iman yapısına sahip olmadığınız müddetçe sizleri muhatap kabul etmiyoruz ve etmeyeceğiz de... Bir Filistin meselesini, bir Afganistan cihatım, bir Hürmüz Boğazını gömemezlikten gelen basiretsizlerle uğraşacak vaktimiz yoktur. Onların benimsediği hayatı hayat kabul etmediğimiz gibi, onlarla teşrik-i mesaî kurmanın zaman israfı olacağına inanıyoruz.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ o diyarın sakinlerinin peşine takılmalıdır. örnek ve kaynak ancak onlardır. Onlardan gelen her şey başımızın tacıdır. O diyarın sakinlerinin peşine takılanları, bu diyarın sakinlerinden olup da tenkit edenler, fitnecilikle itham edenler tövbe ve istiğfar etsinler. Eğer örnek ve ölçü o diyarın sakinleri olarak kabul edilmiyorsa, bu sefer oturup yeniden iman etsinler.

    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  10. #10
    ABDULLAH şimdi çevrimiçi Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.240
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 814 + 40628


    Cevap: O diyarın sakinleri,

    Cihadı ve Edebi Beraber Yaşarlardı



    O DİYARIN SAKİNLERİ bütünü ile Allah'ın emirlerine boyun eğerlerdi. İbadetlerinde, sadakalarında, oruç tutmalarında, cihad etmelerinde, Allah'ı (c.c.) zikr etmelerinde Rabbimiz'in emirlerinde aynını yapmazlardı. Neyin nerede, nasıl kullanılacağı gereği hepsinin bilgisinde idi.


    O DİYARIN SAKİNLERİ cihad etmede birinci sırayı aldıkları gibi, Resûlullah'ın yanında edeple ve seslerini hafif çıkararak konuşmalarında bile ön sırayı alırlardı. Hiç bir hususta Peygamberimizin önüne geçmezlerdi. Eğer görseler ki peygamberlerinin giymiş olduğu hırkasının bir düğmesi çözülmüş, hepsi birden hırkalarının düğmesini çözerlerdi. Neden, niçin, nasıl? onlar için aranmazdı. Teslimiyetlerin gereği de zaten bu idi. Allah ve Resûlüne teslim olmak...


    O DİYARIN SAKİNLERİ her işlerinde Peygamberimizi aralarında görmek isterlerdi. Yani mübarek vücudunun olmadığı yerde sünnetini kendisinin yerine koyarlardı. Böylece Peygamberleri vücudu ile, hadisi ile, sünneti ile onları ihata etmişti. Böyle bir nesle azap olmayacağını ise Hz. Allah (c.c.) haber vermişti.


    O DİYARIN SAKİNLERİ yemek yemelerinde, giyinişlerinde, yatışlarında daha açık bir ifade ile Peygamberimizin hususi hayatlarında yaptığı ne kadar işler, vazifeler varsa duydukları ile, öğrendikleri ile gördükleri ile O'nu takip ederlerdi. Hiç bir itirazları yoktu. Aralarında güven ve itimat vardı. Birbirlerini aldatmak hayallerinden bile geçmezdi. Onlar için hayat ya hep, ya hiçti.


    O DİYARIN SAKİNLERİ sevgili annelerimizden aile hayatını öğrenir, öğrendikleri ile de amel ederlerdi. Hatta içlerinden öyleleri vardı ki Hz. Aişe validemizden Resûlullah Efendimiz ile aralarında geçen ailevi bazı meseleleri sorarlar, öğrenirler ve aynısı ile amel etmeye çalışırlardı. Böylece Peygamberimizin üzerinde bulunan tüm hasletler, güzellikler, onlar arasında yayılmıştı. Onlarda bulunan bu meziyetleri bir araya toplamış olsak, işte Peygamberimizi tarif etmiş oluyoruz. Bir peygamberin hususiyetleri kavmi tarafından paylaşılıyor. İşte gerçek bir ümmet.



    O DİYARIN SAKİNLERİ öyle inanmışlardı ki Peygamberleri ve bizim de Peygamberimiz olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), her birini aynı ölçüde seviyor... Birini diğerine tercih etmiyordu. Bir büyük zatın en büyük edeplerindendir bu. Kendisini sevenlerin arasında haset hastalığını yok eden bir hususiyet. İçlerinden belirli bir kişiye veya zümreye ayrıcalık tanımıyor, tanısa bile hadise öyle bir şekilde tanıtılıyor ki herkes onda ittifak ediyor. Onlardan her biri, kendisinin Peygamberimiz tarafından daha çok sevildiği inancında. Bu sevgi ve muhabbet inceliğinin tabiri caiz ise sevgi adaletini tebasına uygulamayanlar müslümanlar arasında ki muhabbete yönelik fena fil müslim veya fena fil ihvan sırrına yanaşamayacaklar ve bu bilgiler sadece kitapların sahifelerinde kalacaktır.


    O DİYARIN SAKİNLERİ İslâm'ın tamamını kabul etmiş ve yaşamıştır. Bazı fikir hokkabazlarının dediği gibi İslâm kısmen yaşanmamıştır. Olduğu gibi, tamamı yaşanmıştır. O diyarın sakinleri bu meziyetleri ile yanımızda, aramızdadır. Gözümüzün gördüğü bu nesildir. Diğerleri mukayyeddir. İslâm açısından lehimize olanlar için "evet", aleyhimize olanlar için "hayır". Fakat o diyarın sakinlerinin her şeyine, yaşadığı her şeylerine evet, evet, evet...


    BU DİYARIN SAKİNLERİ cihad mefhumunu fikirlerden, bedenlerine indirmek istemiyorlar. Nazariyede halledilmesi gereken mesele gibi ele alıyorlar. Buyurunuz konuştuklarımızı tatbik sahasına koyalım deyince, ortada kimse kalmıyor.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ cedelleşmeye, tenkide gıybete, zanna verdiği önem kadar, kardeşliğe, sevgiye, muhabbete önem vermiyor. Sadece tenkit hastalığı ile hastaları iyi etmeye çalışıyor. Kıbleye karşı tükürmeyi edepsizlik sayan fukahanın tam zıttına, sigara tüttürürken hadis okuyor. Kur'an yolu durumunda olan ağzında, ayet ve hadis hürmet görmüyor. Bu hareketlerin güya İslâm'dan kaynaklandığı imajını vermeye çalışıyor, terbiyesizliği edep sayıyor.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ mesaisini hep cami cemaatına, tekke cemaatına (cemaat mecazi manadadır) ayırıyor. Bir türlü sınırı aşamıyor. Kahvehanelerde, kumarhanelerde ömrünü tüketen kimselere değil de alnı secdeli müslümanlara yükleniyor. Madem böyle, arızalı insanları bırakınız, gidiniz hammadde kabul ettiğiniz namazsız, abdestsiz kişilerle uğraşınız, İslâm'ı onlara anlatınız. O zaman ihlaslı olduğumuz ortaya çıksın. Bu diyarın sakinleri yapmak değil, yıkmayı istiyorlar.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ senliği benliği bırakmalıdır. Saadet asrı özlemi içinde mücadelesini sürdürmelidir. Dereyi görmeden paçayı sıvamamalıdır. Her türlü aşırılıktan uzak kalmalıdır. İşlerin hayırlısının orta-vasat-dengeli olanı olduğunu bilmelidir. Başkasını tenkide yeltenirken kendisinin ne durumda olduğunu idrak etmelidir. Kulaktan duyma haberlere iltifat etmemelidir. Müslüman bir kimseyi "hatasından dolayı" yahudi uşağı, düzen uşağı gibi sıfatlarla anlatmamalıdır. İthamlar ile, zan ve iftiralar ile, bir yere varılamayacağı gözden uzak tutulmamalıdır.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ kaş yapayım derken göz çıkarmamalıdır. Peygamber metodundayız diyerek bilmeden nefislerin metodu uygulanmamalıdır. Peygamber metodunda haşa yalan olmaz, hile olmaz, kibir, gurur, sahtekarlık, aldatmak, kaş göz işareti ile alay etmek olmaz. Bu metotta fedakarlık vardır, vefakarlık vardır. Ücreti Hz. Allah'tan almak niyeti vardır. Fısk haberleri tahkik etmeden inanmamak vardır. Şahsi kanaatler ile, indî görüşler ile İslâm'ı anlatmamak vardır. Kur'an ve Sünnet emirleri önünde baş eğmek vardır. Büyüklere hürmet, küçüklere merhamet etmek vardır. İslâm'ın derdi ile dertlenmek vardır. Evli bulunduğumuz hanımlar ile iyi geçinmek vardır. Çocukların terbiye ve talimi ile ilgilenmek vardır. Tağutu bütün veçhesi ile terk etmek reddetmek vardır. Hülasa müslümanca yaşamak ve müslümanca ölmek vardır. İşte Peygamber metodundan kısaca anladığımız mana budur.


    BU DİYARIN SAKİNLERİ o diyarın sakinlerini adım adım takip etmelidir. Kaynak onlar, rehber onlardır. Yolumuz onların yoludur. Rehberimiz onların rehberidir. Nizamımız onların nizamıdır. Onlardan farklı olan taraflarımız varsa o nefsimizdendir. Onlarsız bir hayatın bizleri temsil edemeyeceğine dair imamınız tamdır. Ne mutlu o diyarın sakinlerinin yolunda olanlara. Veyl olsun o diyarın sakinlerinin yoluna çağ dışı diyenlere...

    Abdullah Büyük
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

128, 140, 600, adamı, aklı, alanında, aldıkları, alınmış, andan, anlayan, aracı, araf, arkadaşı, asra, atan, ağlayarak, bab, bahçeyi, bağlantı, beldesinin, bilmeliyiz, bilmesi, bizleri, bozan, budur, bulamaz, buldum, bulunmak, bütün, bütünlüğü, çalışıyor, çalışıyorlar, çağını, çağırdı, çok, çoktur, devletinin, değildi, değilim, diyarın, diye, diyenlerin, diz, dünyadan, durarak, duyan, düşünüyorum, dışında, edecek, edenleri, edilirse, ediyorlar, ellerinde, ettiğimiz, evden, fedakarlığı, fikirleri, galebe, gecelerin, geçiş, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, gerekiyor, gitmez, gitmiş, gitti, gökte, göndermiş, görmeye, görseler, görüyorum, günlüğü, hallerini, harbi, hastalıktan, hastalığını, hayalen, hayalleri, hazırlığı, herkes, hitaben, hıristiyan, iftiraya, ihata, ihtilafı, ihyası, ikincisi, ilim öğrenmek, ilimlerle, imanın, insanlığı, isbat, iste, itham, işgal, işittim, kalacak, kalmamış, kapılmak, kardeşlerimizi, katıldı, kavuşmuş, kesti, kirama, kitabını, komşuluk, konuşmak, kötülüklerin, koyan, küfrü, kullar, kur'an'daki, kısmen, kısı, kıymetini, lafa, leyl, lütuf, manen, mescidler, metre, muhabbete, müjdeyi, mümkü, müş, nail, nasıl, nden, nedenleri, nefret, nihayet, okka, olduk, olgun, olmazlar, ölmeye, olsun, omuzuna, oradan, otururken, öğreten, parçalar, planı, saadetine, sâkinleri, satış, sayan, sevindirir, seviyoruz, sevmez, sistemini, sohbete, sordukları, sordular, söylemiş, suçu, süfyan, sürü, susuz, sığı, takdim, tamamıyla, tarikatta, tatmin, teslimiyete, teşhir, tokat, topluma, ücretleri, ümitsizlik, vazifeler, vazifeni, veliyi, vermenin, yapabiliriz, yapması, yaradan, yemame, yok, yolcusu, yönden, yüceltir, yüzleri, zamanla, zamanları, zemzem, zikretmenin, zira, şahsiyetini, şayet, şeye

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222