Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

2 sonuçtan 1 ile 2 arası

  1. #1
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.245
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Hayatın Amacı Haz Mı?

    Hayatın Amacı Haz Mı?



    DİYORLAR Kİ:

    Dünyaya bir kere gelinir... Sonun başlangıcı yoktur... Gülün, eğlenin, bir yıldırım hızıyla geçen ömrünüzü eğlenerek geçirin... İman, ahiret, ibadet, helal, haram, ölüm gibi size sorumluluk getiren, zevkinizi kısıtlayan kavramları düşünmeyin... Sınırsız özgür olun, canınız ne isterse onu yapın... Vur patlasın çal oynasın yaşayın...
    Söylediklerinin özü, bunlar... Bir hayat felsefesi işte... Epikür isimli bir adamla birlikte anılır bir düşünce biçimi... Zevkinin ardından gidenlere Epiküryen de derler... Gerçi başka türlü tanımlamış o, daha yüce bir hazdan söz etmiş... Ama lafta kalmış söyledikleri... Allah ile ilintili olmayan bir haz arayışı maddeden, bedenden öteye gidemezdi zaten... Nitekim gitmemiş...
    Kitaplarda hedonizm derler bu anlayışa... Dilimize “hazcılık” diye çevrilebilir... “Hayatın gayesi hazdır... İyi demek haz demektir... Bilgilerimiz, duygularımızla aldıklarımızdan ibarettir” derler... Felsefe, “Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan” dizesiyle özetlenebilir...


    MUTLU AZINLIK FELSEFESİ

    Konuyu “kapsam” açısından ele alalım önce... Hazcılık, bir “mutlu azınlık” felsefesidir. Pek az sayıda insanı içine alıyor, toplumun ekseriyetini dışarıda bırakıyor. Dünya ölçüleriyle her bakımdan varlıklı bir grubun felsefesi olmaktan ileriye gidemiyor.
    Toplumun ekseriyetini çocuklar, hastalar, fakirler, ihtiyarlar, kalbi kırıklar oluşturur. Dilediği gibi eğlenmek, her arzusunu tatmin etmek, her zevki tatmak ancak belli kişilere vergidir. Hem genç olacak, hem sağlıklı, hem zengin ki, keyif peşinde koşabilsin.
    Karnını doyuramayan fakire, ıstıraplar içinde inleyen hastaya, kabir kapısında ölümü bekleyen ihtiyara “Ye, iç, eğlen, keyfine bak!” demek komik olur bence... Fakir, ancak bu dünyada tadamadığı lezzetlere ahirette kavuşacağını düşünüp, ümit ederek teselli bulabilir... Hastalar, güçsüzlüğünü anlayıp yaratıcısına sığınmakla huzura kavuşur. Beli bükülmüş, geçici zevklerden elini çekmek zorunda kalmış yaşlılar, ölümün yokluk olmadığını, sonsuz bir âleme gitmek için araç olduğunu düşünmekle korkulardan, kaygılardan, kederlerden kurtulabilirler...
    “İnsanlar bir vücudun azalarıdır.” Organların karşılıklı yardımlaşmasıyla hayat devam eder. Toplum hayatı da bireylerin dayanışmasına, birbirleriyle olumlu manada ilgilenmelerine bağlı. Vicdan sahibi her insan, öbür insanlara merhamet eder... Etmelidir de... Çevresindeki kişilerin dertlerine, kederlerine, ıstıraplarına kayıtsız kalabilenler, insanlık özelliklerini yitirenlerdir. Ağlayan yetimlere, kıvranan açlara, inleyen hastalara, titreyen ihtiyarlara rağmen zevkini düşünenlere, sadece keyif için yaşayanlara “insan” diyemem. Tanım izin vermez!


    SEN ÇALIŞ BEN YİYEYİM

    Hazcılar, çalışmayı sevmezler. Kazanmak için ter dökmek istemezler. İş, keyiften fedakârlık etmeyi gerektirir. Şu halde zevk için harcanacak parayı nerden sağlayacaklar? Kuşkusuz, safların, masumların, zayıfların sırtından... Bu nedenle, toplumda zevkçilik arttıkça vurgunculuk da çoğalır. Bir yanda yolsuz kazancı yol edinenler, öte yanda çalıştığı halde yeterince kazanamayanlar... Dünya, ezenlerle ezilenlerin bir arada oldukları bir arena...
    Zevk gaye olalı aile kurumu da zayıfladı... Toplumun çekirdeği olan aile ancak özverilerle ayakta durabilir. Kadını “yasak arzuların aracı” kabul eden kafa, “şefkat kahramanı anneyi” tanımaz. Çocuk ise, keyif aracı olan parayı paylaşarak azaltan düşmandır... Doğmadan öldürülmeli... Yaşasın nüfus planlaması!
    Aşiretleri devlet yapanlar, kahramanlardır. Esir bir millete özgürlük kazandıranlar, ülkü adamlarıdır. Ölüm uykusuna yatmış toplulukları ayaklandıran, coşturan, yüce hedeflere koşturanlar, alp erenlerdir. Kişisel arzuları peşinde sürüklenenler kahraman olamazlar. Rahat döşeğine rahat için yatanlar, özveride bulunamazlar... Benciller, ölüme gülümseyen, mana için yaşayıp, dava için ölenleri anlayamazlar... Bunlar, hazlarının ardında yürürken çürümekle kalmaz, toplumu da çürütürler...
    Beyinleri midelerine inmiştir... Maddî zevkten başka zevklerin de olabileceğine ihtimal vermezler. Açı doyurmanın, yetimi okşamanın, düşküne yardım etmenin hazzına yabancıdırlar. Gürültülü müzikten, kasıkları patlatan komediden, şehvet kokan edebiyattan hoşlanırlar. Ömürleri, yeni hazları hayal etmekle geçer.
    Zevkin sınırı yoktur. Tekrarlanan hazlar tat vermez olur. O zaman yeni zevklerin peşine düşerler. Bulamayınca, sıra aklı uyutmaya gelir. Yeni dostları alkoldür, esrardır, uyuşturucudur artık. Uyuyan, uyuşan, sızan bir toplum ortaya çıkar.
    Böyle bir toplum, dostu düşmandan ayırt edemez. Özgürlük kapısı kapanmaya, esirlik kapısı açılmaya başlar. Ruhun cüzzamı olan bu korkunç hastalığa yakalananlar bir bakıma ölüdürler. Ölülerse, ellerindekini koruyamazlar. İşte bunun için, maddeci odaklar, hazzı hayatın biricik gayesi olarak gösteriyorlar!


    BİR ARAÇTIR HAZ...

    Haz bir araç... Zevkini kovalar insan, lezzetinin ardınca gider... Gereklidir bunlar hayatın sürdürülebilmesi için... Ve insan soyunun... Yiyeceklerde, içeceklerde lezzet olmasaydı yiyemez, içemez, zorunlu ihtiyacımız olan gıdaları alamazdık. Hayatımız devam etmezdi... Evlilikte lezzet olmasaydı, aileler kuramaz, çoğalamaz, yeryüzünü şenlendiremezdik. İnsan nesli kesilir, biter, tükenirdi. Bir lezzet koymuş Yaratıcı erkekle kadın arasına...
    İnanmak için yaratıldı insan, Allah’ı tanımak üzere gönderildi dünyaya... Bunu yapabilmek için de yaşamalı, soyunu sürdürmeli... Yanlış olan, aracı amacın yerine koymak... Zevki için yaşayan, atını doyurup kendisi aç kalan adama benzer...
    Zevkin, hazzın, lezzetin yaratılmasının bir amacı daha var... Biz, bu dünyaya bir sınav için gönderildik, ücret almaya gelmedik dünyaya... Ödülümüz ahirette... Her padişah gibi şu kainatın sahibi olan Allah’ın da bazı yasaları var... Yapmamız gerekenlerin yanında yapmamamız gerekenler de bildirilmiş... Sınanıyoruz...
    Zevkin sınırları işte bu sınavın gereği... Bizden, yasal alanda kalmamız isteniyor... Canın ne isterse onu yapamazsın... Özgür irademiz var, seçebiliriz... Yasalara uyup cenneti kazanmak da elimizde, sınırları aşıp cehennemi hak etmek de...


    ÖLMEYEN ÖLÜM...

    Allah’ı tanımayan, ahireti bilmeyen, kulluk bilincine ermeyen kişi dünyada da mutlu olamaz... Dünyanın lezzetleri geçicidir. Zevkin bittiği yerde acısı başlar. Ölüme dek sürer gider bu nöbet. Hazların gelip geçici olduğunu düşünmek bile hayatı zindan etmeye yeter. Hayattan tam zevk alanlar, ancak inanan insanlardır.
    Onlar bilirler ki, lezzetler geçicidir, ama nimetleri veren Allah kalıcıdır. Tükenen nimetlerin devamını da yaratmaya gücü yeter. Bu dünyada vermese bile, sonsuz mutluluk yeri olan ahirette verebilir. Lezzetin sonunu düşünüp kederlenmek anlamsızdır.
    Evindeki bir sepet elmanın biteceğini düşünerek üzülen fakir bir adam, bilse ki, padişah kendisini elmasız bırakmayacak, her ne zaman elması kalmasa, o yine verecek, sevinir, lezzetini tam alır. İşte, inanan insanın nimetlerden aldığı lezzet de buna benzer.
    İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik, akıl... Fakat bu akıl, yerinde kullanılmazsa başa bela olur. Geçmişi hatırlar, geleceği düşünür... Geçen güzel günlerini hatırlayınca acı çeker, hayıflanır insan... Gelecek zaman ise, bilinmeyen tehlikelerle dolu. Kaygı verir insana, korkutur onu...
    Ölümü her şeyin sonu sanan için, geçmiş zaman bir yoklar ülkesidir. Gelecek ise, kendisini de, sevdiklerini de yutacak bir ejderha ağzıdır. Allah’a teslim olmayanın ruhunu titretir. Dış görünüşüne bakılırsa mutlu zannedilir, ama iç dünyası acılarla cehenneme dönmüştür.
    Oysa inanan kişi için ölüm yokluk değil bir başlangıç... Daha güzel bir dünyaya geçiş aracı. Gelecek ise, sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın emrinde. Dünya da, içindekiler de gidici, ama o kalıcı. Eğer insan bu dünyada sonsuza dek yaşayacak olsaydı, belki zevkine gereğinden fazla önem verebilirdi. Fakat yeryüzünde her an ölüm rüzgârları esiyor. Her yerde ölümle hayatın kavgasına tanık oluyoruz. Her yaratıkta ölümün yüzünü görüyoruz.
    Dün dalında gülümseyen çiçekler, bugün ayaklar altında. Baharın, yazın yapraklarla, çiçeklerle süslenen ağaçları, kışın kefenlere bürünüyor... Masmavi göklerde özgürce uçan kuşlardan artakalan, bir avuç tüy yumağı. “Elif” gibi dik duran gençler, bir de bakıyorsun “dal” gibi eğilmişler. Zevk cilasıyla parlayan gözler toprakla doluyor. Sevdiklerimiz bizi bırakıp gidiyorlar. Bütün yollar mezara çıkıyor...
    Kuşkusuz biliyoruz ki bizim de sonumuz ölüm. Hayattan hiç de geri kalmayan bir gerçek, ölüm... İnsandan beklentileri var ölümün, bir şeyler istiyor... Ama ne? İşte, insanın en önde gelen sorunu bu... Hiç kimse nemelazım diyemez ona...
    Hazcılığın sonu, pesimizm... Yani karamsarlık felsefesi... Çünkü “devam etmeyen şeyde lezzet yoktur.” Dünya nimetlerinin sonu var... İnsan da silinip gidecek yeryüzü sayfalarından... Nasıl mutlu olabilir bunu bilip dururken!
    Aklı uyuşturan maddelerin zengin toplumlarında çoğalması da bundan... Maddeye doymuş bireylerden oluşan toplumlar... Ne isterlerse önlerinde hazır... Ama kendilerini öldürüyor bu insanlar... Mutluluk yok hayatlarında... Kendinden, hayatından memnun bir insan niye öldürsün kendini...
    Hazza tapınan kişi, ölüm karşısında titrerken, Müslüman rahattır. Çünkü ölüm, toprağa girip çürümek değil, sevdiklerine kavuşmak demektir. Başkalarını dehşete düşüren Azrail, güvenilir bir emanetçidir. Ve onlar için cenaze merasimiyle düğün alayı birdir.
    Gidiş, sonsuz merhamet sahibine olunca, ölüme gülümseyebilir insan...


    RUH AYRI NEFİS AYRI

    Batılı bazı psikologlar, nefisle ruhu birbirine karıştırmak gibi affedilmez bir hataya düşüyorlar. Bizdeki taklitçiler de aynı hatayı tekrar ediyorlar. Sonuç, nefsin isteklerini sanki ruhun arzularıymış gibi kabul etmek, psikolojik açıklamaları bu yanlış kabule dayandırmak oluyor. İşte tavsiyeleri:
    “Hiçbir arzunuzu bastırmayın, içinize atmayın, bir an önce tatmin edin.”
    Bu fikirler kabul de görüyor. Günahlar, bilimsel kılıklara bürünerek yasallaşıyor. Böylece, azgın tutkularına sınır koymayan “bilimsel sapıklar” ve “aydın zalimler” çoğalıyor. Zayıflar eziliyor, masumlar lekeleniyor, kuzular kurtlara yem yapılıyor...
    Hâlbuki ruh ayrı, nefis ayrı varlıklar. İkisi aynı kişide bulunmakla birlikte, özellikleri taban tabana zıt... Birinin hoşlandığından diğeri tiksinir.
    Nefis, kötülüklere tutkundur. Lügatinde “doymak” kelimesine yer yoktur. Hep daha fazlasını ister. Şımarıktır, isyancıdır, yüzsüzdür. Aldıkça daha çok kuvvetlenir. Sonunda öyle bir yere gelir ki, “hayatın gayesi zevktir” yargısını verdirir insana.
    Sorumluluktan kaçar. İlkeler, kurallar, yasalar, onun en sevmediği kavramlardır. Ahlâkı da bunun için sevmez. Dine bu yüzden düşmandır, yok etmek ister onu... Çünkü başıboş olmadığını, hayvan gibi istediği yerde otlayamayacağını, ibadet için yaratıldığını hatırlatıyor insana. Allah’a isyanın nankörlük olduğunu söylüyor...
    Ruhun da kendine özgü gıdaları var... O, gerçek ilimle olgunlaşır, ibadetle nefes alır, düşünmelerle yücelere erer. Yaratıklardaki harika sanatları görerek Rabbini düşünmek, kendine verilen nimetler için şükretmek en önemli görevidir. Bu yolla, geçmişin acılarından ve geleceğin kaygılarından kurtulur... Teslim olup, tevekkül edip huzura kavuşur.
    Organlar, yaptıkları işe göre kıymet alırlar... Düşünen ruh, bu gerçeğin farkına varır. Bilir ki, sadece maddî zevkler için kullanılan yetenekler değerlerini yitirirler. Aklını midesine, kalbini cinsel isteklerine hizmet ettirenlerin mutlu olmaları mümkün mü?
    Efendilerin uşaklara köle olduğu yerde mutluluktan söz edilebilir mi hiç!
    Ömer Sevinçgül
    Zafer Dergisi

    Benzer Konular
    Harf İnkılabının amacı İslamsızlaştırmak, İnkılap tarihinin amacı aptallaştırmak
    Harf İnkılabının amacı İslamsızlaştırmak, İnkılap tarihinin amacı aptallaştırmak Harf İnkılabının amacı İslamsızlaştırmak, İnkılap tarihinin amacı aptallaştırmak Bu yalanlarla büyütüldük ama biz yandık onlar yanmasın diyor, evlatlarımızın artık bu yalanlarla
    Mustafa İslamoğlu'nun Amacı Ne?
    Mustafa İslamoğlu'nun Amacı Ne? Mustafa İslamoğlu, Bediüzzaman Said Nursi ve Mevlana ile ilgili tezyif edici sözler sarfetmesi üzerine bir çok kesimden çok şiddetli tepkiler almaya başladı.Ve Mustafa İslamoğlu'nun İslam büyüklerini rencide edici konuşm
    Video - Hayatın Amacı Nedir [Belgesel]
    Video - Hayatın Amacı Nedir [Belgesel] Hayatın Amacı Nedir (izlemek ve yorum yazmak icin tiklayiniz) Hayatın Amacı Nedir (35 dakika 11 Saniye) Uploaded on 30-06-2013 at 02:00 by Livza Belgesel -
    Faruk beşerin amacı ne!
    Faruk beşerin amacı ne! selam aleyküm 1-faruk beşer piyasadaki yazılmış satılan tüm ilmi kaynakların %95'ni dogru degildir diyerek reddetmiştir ve bunu kendi agzıyla ifade etmektedir..(dini bilgiler sualine cevap) 2-faruk beşer tüm mezhep
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Jul 2012
    Mesajlar Mesajlar
    30
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 34 + 330


    Cevap: Hayatın Amacı Haz Mı?

    Kur'an anlaşılmadığı.yaşanmadığı zaman,hssiyatlardaki boşluklar felsefe ile doldurulmaya başlanır.Eşya ve hadiseleri felsefenin bozuk,hakikatsiz dusturları ile algılar ve değerlendirir.Ruhu nazara almadan,sadece nefis ve bedenin tatmini insaniyeti kaybettirir.İnsani duygular,letaifler deforme olur.''Beka bela olur.Akıl ikab olur ''

    Bu zamanın beşeriyetine en büyük ihsan- İlahi,muzır felsefeden gelen hastalıkların tek çaresi olan Risale-i Nur eczalarıdır.


    O zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan malayani ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa'nın şahs-ı manevîsine karşı demiştim:

    Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek.

    Ey küfr ü küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibet-zede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zahirî bir surette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ud denilebilir mi? Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz'î bir emirden me'yus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki senin şeametinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalalet darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azab çeken bir insana mes'ud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşeri böyle baştan çıkardın, yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azab çektiriyorsun.

    Ey beşerin nefs-i emmaresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevkettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçare âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasbederek kulübeciğini harab ediyorlar, bazan da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline sema ağlıyor. Nereye bakılsa hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan umumî bir matem, o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden; o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.

    Ey sefahet ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere bu cehennemî haleti hediye ettin! Sonra anladın ki: Bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ-yı illiyyînden, esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!


    Lem'alar ( 115 - 116 )


    İhtiyaç hissedip istifade edebilmek dualarımızla...
    Yazar : Risale Forum

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222