HAKİKAT BİLGİSİ VE TASAVVUF EHLİ



Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69)

Evliyalar, Allah-u Zülcelal’e itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimi zaman içte; nefis, şeytan ve dünya gibi insanı Allah’tan alıkoyan düşmanlarıyla, kimi zaman da haddi aşan saltanat sahibi sultanlarla, sadece Allah’ın rızası için mücadele etmişlerdir.

Tasavvufun Nakşibendî yolu

Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir. Bunlardan birisi de ve en kısa zaman da saliklerini kemalât sahibi yapan, kâmil müminlik sıfatları kazanmalarına sebep olan Nakşibendî yoludur. Bu, evliyanın seçkinlerinin seçtiği yoldur. Hakk’a varan yolların en yakını bu yoldur. Nakşibendî yolu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır.

Nakşibendî yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek, daima Hakk’a yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allah’tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allah’ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah’tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.

Bu yolda ilerleyen, her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.

“Minhacu’l-Abidin” kitabında, şöyle denilmektedir: “Nakşibendî yolunun uzunluk ve kısalığı, diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu yol, ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur. İlahi nurlara mazhar olan bir talip, bu yolda daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlâs her işin başında gelmektedir.”

Bu yolun erkânı üçtür; az yemek, az uyumak, az konuşmak...
Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır.

Yolun üç esası

Nakşibendî yolunun hakikati de üçtür; kalpteki hataraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.

Murakabe ise Allah-u Zülcelal’in, kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise huzura varmaktır (daima Allah ile beraber olmak).

O halde, talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir. Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır. Zira o ezeli sevgi olup gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır. Mevlâ’yı isteyen kimse, murad olunmuş velidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl: “Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler.” (Maide; 54) buyurmuştur.

İşte, bu ayet-i kerime ile Allah-u Zülcelâl, kendi sevgisinin, kendine olan sevgilerin aslı olduğunu buyuruyor.

Nakşibendî yoluna bel bağlayanlar ve bu arzusu, derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup hizmet görürler. İç âlemlerinde ise ancak Allah-u Zülcelal’i bilirler ve daimi Allah’ın zikri ile meşgul olurlar. Kendilerini gizlerler, kalplerinden ise vahdet yolunu izlerler.

Bedenlerini halka, kalplerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan yabancı, içerden aşina olurlar. Onlar bu yol ile kalbi meşgul eden hataralarını yok ederler. Yaptıklarını ise hep gizli yaparlar.

Muhabbetlerinin gizliliğini halk bilemez. Kalplerinin zevkine hiç zarar gelmez. O hal üzere onlar, şöhret afetinden uzak ve Allah-u Zülcelal’in evliyasının seçkinleri olurlar.

Tasavvuf ve kalp

Tasavvuf, kalp temizliğini esas almıştır. İnsanın kalbi sıhhatli olduğu zaman bütün vücut sıhhatli olur. Nitekim hikmet ehli bir zat şöyle demiştir: “Ben kalbimi on gece şeytandan, hataralardan korudum. Kalbim de beni, yirmi sene bunlardan korudu.”

Bu sebeple kalp temizliğine çok dikkat etmek lazımdır. İnsanın çaresi, kalbini Allahu Zülcelal’e sadık yapmasıdır. Çünkü kalp Allah-u Zülcelal’in nazargâhıdır. Kalbi Allah-u Zülcelal’e bağlamak gerekir. Bizlere, Allahu Zülcelal’i unutturacak her şeyi kalbimizden çıkarmamız lazımdır. Bu da ancak tasavvufla mümkündür.

Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: “Kim, kalbini Allah’a teslim ederse Allah da onun azalarına sahip çıkar.”

İnsan, kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse Allah-u Zülcelal de o kimsenin gözlerine, ayaklarına, diline hülasa bütün azalarına sahip çıkar. Kalbi Allahu Zülcelal’e teslim edip: “Ya Rabbi! Bu kalbi sen yarattın. Onu sana teslim ediyorum. Dilediğin gibi yap!” diyerek, Allah-u Zülcelal’e teslim etmemiz lazımdır. Böyle olunca Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kalbimize girer ve bütün azalarımız da O’nun istediği şekilde olur, inşaallah. O zaman her halimizde, Allah’a itaat eden kâmil birer mümin oluruz.



Kalp temizliğine çok önem vermek gerekir. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki zararlı otları temizleyip bahçesine su veriyorsa, bizler de kalbimizdeki dünya hırsı, riya, kin, hased gibi bütün kötü sıfatlardan temizleyip onu muhabbet, zikir gibi güzel sıfatlarla beslememiz lazımdır.

Çünkü kalp ıslah olursa bütün azalar ıslah olur. Kimin azaları ıslah olmamış ise o kimsenin kalbinde manevi hastalık var demektir. Bundan kurtulmak için kalbi her an kontrol edip oradaki zarar verici kötü sıfatlardan temizleyip arındırmak lazımdır. Bir kimsenin kalbi bütün kötü sıfatlardan arınıp güzel sıfatlarla süslendiği zaman, o kimsenin bütün niyetleri hayır üzere olur.

İmam Ahmed’in tasavvufa bakışı

Yeryüzündeki insanların her biri ayrı ayrı derecelerde Allah-u Zülcelal’i tanırlar. İnsanların Allah-u Zülcelal’e yaptığı ibadetlerden aldığı feyz, nisbet ve menfaat, her insanın Allah-u Zülcelal’i tanımasına göre değişir.

Her kim Allah-u Zülcelâl ile arasındaki manevi durumu murakabe ve huzur (daimi zikir ve ihsan şuurunda olma hali) ile düzeltirse Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını ihlâs, ibadet ve tüm ahvalinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine uyma haliyle müzeyyen kılar.

Allah-u Zülcelâl, bu durumda olan kimsenin kalbine baktığı zaman, samimiyetini, rızasına olan talebi, kendisine olan aşkını görünce onun zahiri azalarını güzel hasletlerle süsleyecektir.

Haris el-Muhasibi tasavvuf ehli büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel’e:

- Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin? Diye sordular. Ahmed bin Hanbel:
- Evet, dinlemek isterim, dedi ve nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı.

Ahmed bin Hanbel burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, Sünnet’e de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular. Herkes yerini alınca: ‘Sorusu olan var mı?’ diye sordu.

“Meclisinde bulunanlar, riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sorular sordular. Sorulara delilleriyle cevaplar verdi. Bu sırada, gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.”

Hakikat bilgisi onlardadır

Ahmed bin Hanbel’e Haris el-Muhasibi’yi nasıl bulduğu sorulunca faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikat’in başı (büyüğü), onların yanındadır.” buyurdu.

Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol! Bütün emirlerin başı (Allah-u Zülcelal’in tanınması, zühd, verâ ve güzel ahlak) bunlardadır.”

Ahmed bin Hanbel mezhep kurucusu olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri uygunsuz konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı. Kalpleri ve beyinleri münevverdi (nurlanmış).

Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyor ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar?

Hâlbuki kalbi ve beyni münevver, ilmin de ehli olan yüzlerce Rabbani âlim, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir.

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin inşaallah. (Âmin)

SEYDA MUHAMMED KONYEVî