.


Allahü teâlâ, insanlara merhamet ederek, seve seve çalışabilmeleri, çalışmaktan usanmamaları için, insanlarda nefis denilen bir kuvvet yaratmıştır. Bu kuvvet, şehvetlere kavuşmak için insanı zorlar. Fakat insanın nefsi, bu işinde sınır tanımaz. Yaptığı işler, hep aşırı ve zararlıdır. Çünkü nefis Allahü teâlânın düşmanıdır. Zevklerine kavuşmak için her kötülüğü yapmaktan çekinmez.

Nefis, yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur. Hep tembellik etmek, şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü teâlâ, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyurmuştur. Bu vazîfeyi başarabilmek için, nefsi bâzan okşamak, bâzan zorlamak, bâzan söz ile, bâzan da iş ile, idâre etmek lâzımdır. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saâdete kavuşmasına mâni olan en büyük perde, gafleti ve cehâletidir. Gafletten uyandırılır, saâdetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabûl eder. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinde, meâlen; (Onlara nasîhat et! Nasîhat, mü’minlere elbette fayda verir) buyurdu.

“EY NEFSİM!..”
İnsanın kendi nefsine nasihat etmesi konusunda, İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki:

“Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasîhat ona te’sîr eder. O hâlde önce kendi nefsine nasîhat et ve onu azarla! Hattâ, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki:

Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddiâ ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Hâlbuki, senden dahâ ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, şu kâtile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idâm edeceklerini bildiği hâlde, zamânını eğlence ile geçiriyor. Bundan dahâ ahmak kimse olur mu?

Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malûm? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü ölüm, kimseye vakit tayîn etmemiş, gece veyâ gündüz, çabuk veyâ geç, yazın veyâ kışın gelirim dememiştir. Herkese ânsızın gelir ve hiç ummadığı zamânda gelir. İşte ona hâzırlanmadın ise, bundan dahâ büyük ahmaklık olur mu?

Günâhlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, kâfirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve hayâsızsın ki, Onun görmesine ehemmiyet vermiyorsun!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm dahâ önce gelebilir, pişmân olup kalırsın. Yarın tövbe etmeyi, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeye benzer ki, faydası olmaz.

Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı önlemeleri lâzım olduğunu, Cehennem azâbından kurtulmak için, dünyâda zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyânın bir miktâr zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azâbına ve âhıretteki zillete nasıl dayanacaksın?

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor, hastalıktan kurtulmak için, bir gayr-i müslim doktorun sözü ile, bütün şehvetlerinden vazgeçiyorsun da, Cehennem azâbının, hastalıktan, fakîrlikten dahâ acı olduğunu ve âhıretin dünyâdan çok uzun olduğunu bilmiyorsun.

Ey nefsim! Anladım ki, dünyânın ni’metlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennete ve Cehenneme inanmıyorsan, bâri ölümü inkâr etme! Bu ni’met ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur.”

Netice olarak, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin bildirdikleri ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes kendi nefsine nasîhat etmeli, nefsini azarlayarak, kendi hakkını ödemeli ve nasîhate, önce kendinden başlamalıdır!