Allah’ı sevenlerin kızgınlığı da farklıdır. Nefsanî öfkeye asla benzemez. Onlar nefislerinin keyfi için kızmazlar. Zira kızmanın edebini de Efendimiz s.a.v.’den öğrenmişlerdir. Allah için kızmak bir ibadet çeşididir. Onu da Yüce Allah’ın öğrettiği gibi yapmalıdır. Yoksa ibadet bozulur, kızmak bir ihanete dönüşür.


Mümin, kötülüğe bulanmış, nefsin esiri olmuş bir kula acımalı, onun günahla kirlenen kalbine üzülmelidir. Aynı zamanda ona bu kötülüğü süslü gösteren şeytana kızmalı ve işlediği kötülükten nefret etmelidir. Bu nefretini de o kötü işleri tamamen terk ederek, onları kalbinden ve hayatından söküp atarak göstermelidir. İnsanın başkasında görünce kızdığı işleri kendisinin yapması ve nefsine hiç kızmaması, münafıklık alametidir.

Kâmil insanlar, şahıslarına karşı yapılan kötülükleri, haksızlıkları sakince karşılarlar, yapanı mazur görür, bağışlar, intikam derdine düşmez, onun ıslahı için hayır dua ederler. Fakat, dine ait bir hakaret yapıldığı, yüksek değerler incitildiği, başkasına zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman, gayrete gelir, kızar, sertlik gösterir, bir şekilde müdahele ederler. Bu konuda Allah Rasulü s.a.v.’i örnek alırlar. O, kendisini taş yağmuruna tutanlar için: “Allahım bunları affet, onlar bilmiyorlar” diye hayır dua ederken; başkasının malını çalan birisinin cezasının hafifletilmesi için aracı olanlara: “Bu suçu kızım Fatıma da yapsa affetmem, cezasını veririm” diyerek kızmış ve adaleti çiğnetmemiştir.

Bir mümin, kendisine karşı kusur işleyen kardeşine kızarken, “niçin canımı yaktın, malımı zarara uğrattın” diye nefsi adına değil; neden bu günahla kalp cevherini kirlettin, edebini bozdun, şeytana esir oldun, değerini düşürdün diye iman ve insanlık adına kızmalıdır. Bunda ona karşı gizli bir sevgi vardır.

Nefs terbiyesi ile meşgul olan kâmil mürşidler, sorumlu oldukları kimselere karşı bazen sert davranırlar. Fakat bu sertlik içinde gizli bir sevgi ve merhamet vardır. Kamil mürşidlerin halleri çok değişiktir. Bazı velilerde ilâhi bir heybet, ciddiyet ve vakar hali hakimdir. Onları görenler, kendilerini sert zannederler. Kendileriyle muhabbet kurmanın zor olduğunu düşünürler. Şeytan vesvese verip, bu edep ve feyz hazinesinden gönlü soğutmak ister.

Fakat durum hiç de göründüğü gibi değildir. Ariflerin gönlü, sevgi ummanıdır. Kâmil veliler bütün müminleri ve özellikle terbiyesine girenleri Allah için çok severler, onları Yüce Allah’ın bir emaneti görürler. Kendileri için istedikleri bütün hayırları onlar için de isterler. Onlara anne babalarından ve kendi nefislerinden daha yakın, daha şefkatli, daha sıcak, daha hayırlı ve daha faydalıdırlar. Ama terbiye ve maslahat gereği bazen zahirde ciddi dururlar. Bunu bilmeyenler üzülür, kırılır, tavır alır, zarar görür. Şu örneği iyi düşünelim:

Hz. Ömer r.a. heybet ve ciddiyeti ile tanınırdı. Halife olunca insanlar kendisinden daha fazla çekinmeye başladılar. Bir ara kendisine Abdurrahman b. Avf r.a.’ı gönderdiler. Kendisini sevdiklerini, fakat ondan korktuklarını, biraz yumuşak olmasını istediler. Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e durumu açınca, şu cevabı aldı:
“Ben onların iyiliği için bundan daha iyi bir davranış bulamıyorum. Eğer onlar benim kendilerini ne kadar sevdiğimi, içimdeki şefkat ve merhameti bilselerdi, değil benden çekinmek, üzerime saldırır, omuzumdaki elbiseyi çekip alırlardı.” (Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe)

İşte Allah için seven insan böyle olur. Onun sertliği de yumuşaklığı da insanlara ilaçtır. Çünkü onun gönlü, Allah sevgisi ile ilacını bulmuştur. Artık Allah’ın kullarına bu ilaçtan başka vereceği bir şeyi yoktur. Doktor, hastanın keyfine göre değil, tedavinin gereğine göre davranır. Sonuçta, hem hasta hem doktor kazanır.

Dr. Dilaver Selvi