Nefs-i emmâre, terbiye edilmemiş nefsin adıdır. Bir mürşid-i kâmile bend olmak sûretiyle tarîkâtı tercih etmiş insan, söz dinler, teslimiyyet gösterirse, ibâdetlerine devam ederse, nefsi bir müddet sonra nefs-i emmârelikten kurtulur.

Nefs-i levvâme, kınayıcı nefs demektir. Bu nefs mertebesindeki kişi kendi hâlini beğenmez. Bir taraftan da başkalarını kınar durur. Hak kapısında duran kişi vardır, bu kişinin imânı vardır, zikri vardır, fikri vardır. Hak kapısında durur fakat işi milletin ayıplarıdır; devamlı insanları konuşmakla meşgûldür. Böyle olan kişiler Hak kapısında olur da, aynen şer kapısında duranlar gibidirler. Bir taraftan kendisini kınar, beğenmez, diğer taraftan başkalarını da tenkîd eder. Bu durumdaki nefs, nefs-i emmâreden bir kademe üstte olsa da, bu da makbûl değildir.

Nefs-i mülhime, ma'neviyyât kokularının duyulmaya başlandığı, iyiyle kötünün ayırt edilmeye başlandığı merhaledir. Ancak bu nefs mertebesi de kat’î değildir. Nefs-i mülhime sahibi kişi nefsine uyduğu takdirde bir saniyeden de az bir sürede nefs-i emmâreye düşebilir.

Nefs-i mutmainne, mertebe itibariyle bir köprüdür. Bu mertebeye çıkınca nefs-i mülhime deryânın öbür ucunda kalır.

Bir insân, bir mürşid-i kâmile bende olmadan, derviş olmadan ne kadar mesâi sarfetse, ağzıyla kuş tutsa dahî, nefs-i mülhimeden bir üst mertebeye geçemez. Büyük insanların düâlarıyla, elinden tutmalarıyla, himmetleriyle, nefs-i mutmainneye ulaşılabilir.

Nefs-i mutmainne makamına ermiş kişinin içinde, Cenâb-ı Hakk’ın yasak ettiği şeylere karşı zerre kadar ilgi ve alâka kalmaz. Cenâb-ı Hakk’ın men ettiklerine, haramlara karşı, tahrimen mekrûhlara karşı, tenzîhen mekrûhlara karşı, şübhelilere karşı, hattâ mübâhların çoğuna karşı gönlünde zerrece bir meyil, bir alâka yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk bizden en azından bunu istiyor.

Eğer bir insan hayâtta iken nefs-i mutmainne zeminine ayağını attı ise ölmeden evvel ölümü yakalamıştır.

Nefs-i Râdiye, her durumda Allah’dan râzı olmaktır. Gökten şimşekler yağsa üzerine, hiç şikâyet etmeyen kişinin makâmıdır. Allah’tan râzı olma makâmıdır.

Yûnus Emre’nin ifadesiyle;

“Gelse Cenâb’ından vefâ
Yâhut Celâl’inden cefâ
İkisi de câna şifâ
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.”

Nefs-i Merdiyye, Cenâb-ı Hakk’ın kulundan râzı olmasıdır. Bir gün Hızır (a.s) namaz kılmak için bir câmiye gitmiş. Birisi, dışarıdan bakıldığında uyuyor gibi beklemekteymiş. Namazın geçmesine de az zaman kalmış. Hızır (a.s) adama hitâben: “Efendi, namaz geçiyor” demiş. O zât da; “Sen kendi işine bak, âlemin işine karışma. Senin Hızır olduğunu söylersem şu cemâatten yakanı kurtaramazsın.” demiş. Hızır (a.s) adamın yüzüne bakmış ki tanımıyor. Hâlbuki bütün Allah dostlarının isimleri defterimde kayıtlıdır diye düşünmüş. Sonra Allah'a ilticâ etmiş: “Yâ Rabbi kullarından biri beni bildi, fakat defterimde ismi kayıtlı değil, kimdir o?” Cenâb-ı Hakk Hızır (a.s)’a: “Senin defterinde yazılı olanlar, beni sevenlerdir. Bir de kullarım içerisinde benim sevdiklerim vardır ki, onlar ancak benim defterimde kayıtlıdır.

Bir insan mücâdele, mücâhede, gayret ederken, bir mürşid-i kâmilin terbiyesiyle nefs-i merdiyye makâmına erişebilir.

Muhterem İlhan Armutçuoğlu Efendi
www.ilhanarmutcuoglu.com