Vahhabiler ile benzer düşüncelerde olan kendilerine Selefîler diyenlerin görüşleri­nin kaynağı İbn Teymiyye’dir. Talebesi İbn Kesîr (ö.774/1372):
İbn Teymiyye’nin devlet ve ulemânın huzu­runda teves­sü­lün haram olduğu görüşünden kendi iste­ğiyle vazgeçip, mübah olduğunu kabul ettiğini, fa­kat istigâse’nin haram olduğu görüşü üzere de­vam ettiği sözünü bizlere” nakletmiştir.[1]
İbn Teymiyye (ö.728/1328)’yi görüşlerinin kaynağı ola­rak kabul eden­ler, İbn Teymiyye’nin bu sözü korkusun­dan dolayı söylemiş olabilir derlerse; biz de deriz ki: Siz insanların sözleri­nin zâhirine göre hüküm vermiyor muydu­nuz? Ayrıca İbn Teymiyye korksaydı istiğase’nin haram oldu­ğunu söylemez ve görüşünde ısrar etmezdi.
Vahhâbîlere, vahhâbî denilmesi görüşlerinin kaynak­la­rın­dan biri olan Muhammed bin Abdulvahhâb (ö.1201/1787) olmasın­dan ötürüdür.
Muhammed bin Abdulvahhâb’ın tevessüle dair görüş­leri:
Muhammed bin Abdulvahhâb’a, bazı âlimlerin yağ­mur duâsı hakkında açıklama yaparken “Salih kullarla tevessül etmekte bir sakınca yoktur” sözlerinden ne kastettik­lerini, “bir mahlûktan yardım (istiğase) dilenemez” hükmüne rağmen, nasıl olup da İmâm Ahmed’in:
“Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tevessül et­mekte bir beis yoktur” diyebildiğini sorarlar. O, ceva­bında şu açıklamayı yapar:
“Aradaki fark açıktır. Bazılarını Salih kullarla teves­süle izin vermeleri, bazılarının sadece Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tevessüle izin vermeleri, âlim­le­rin çoğunluğunun da tevessülü yasaklayıp kerih gör­müş olmaları, fıkha taalluk ettiği için mevzumuzun dı­şında bir konudur. Her ne kadar bize göre doğru olan cumhu­run bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meseleler­den birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedeme­yiz. Bizim inkâr et­tiğimiz şey, bir mahlûka hem de Allah’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıla­rın giderilmesi ve istekleri­nin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulu­nulması­dır. Burada nerededir sırf Allah’a duâ etmek? Nerededir Allah’la beraber hiç kimseye duâ etmemek? Ama birisi çıkar duâ ederken “Allah’ım! Ben senden Peygamberlerin ya da Salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin ya­nında duâ edi­yor olsa bile, bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.[2] diyor.
Muhammed bin Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessü­lün ona göre de câiz olduğunu göstermektedir. Ona göre tevessül, cumhur ulemânın mekruh gördüğü bir şeydir. Ama mekruh, haram bile değildir. Nerede kaldı ki bazıları­nın dediği gibi bid’at ya da şirk olsun.
Tevessülü kabul etmeyenlerin itibar ettikleri büyük âlim­lerden Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî’nin (ö.597/1200)soyu Ebû Bekir Sıddık’a dayanır. İbn Cevzî is­miyle meşhur olmuş­tur. (İbn Cevzî, İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyim el Cevziyye’den bir asır önce yaşamıştır.)




Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî’nin Tevessülü Ka­bulü
Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî: Nefsimi terbiye edeme­dim bazı salih kişilerin kabrine gidip onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim. [3]
İbn Teymiyye, İzzuddîn b. Abdusselâm’ın (ö.660/1262) sadece Peygamber ile teves­sülü kabul ettiğini söylüyor. [4]
Şevkânî:(ö.1250/1834) Allah (Celle Celalühü)ü Tealaya fazilet ve ilim sahibi zatlarla tevessül etmek, haki­katte onların salih amelleri, faziletleri ve meziyetleriyle teves­sül etmek demek­tir. Zira fâzıl zat ancak yaptığı amel­lerle faziletli olur.[5]
Ebû Hanîfe (ö.150/767):
Tevessülü kabul etmeyenler Ebû Hanîfe’nin teves­sülü kabul etmediğini söylüyorlar. Doğru olan ise El Feteva’yı Hindiye c:5, s: 318 Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapı­lan duâyı kerih görür. Doğrudur. Ebû Hanîfe bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı Allah (celle celâluhu) o ki­şiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mute­zile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiş­tir.
Ama hürmetine veya hatırına” şeklindeki teves­sülü inkar ettiğine dair, mezhebinden hiçbir kimse İmâm Azam’dan böyle bir haber nakletmemiştir. Hanefî âlimlerin­den ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburi­yet mânâsında kimsenin, Allah (celle celâluhu) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmek ve tazîm mânâsında kullanıl­dığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah’ın (c.c.) “O’na varmaya vesile arayın” buyurdu­ğunu ve bunu el-Hısnu’l-Hasîn’de de yazdığına göre duâ­nın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarı­daki hadisin geldiğini söylüyor. [6]
Yine Hanefî âlimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muh­târ’ında bunu ondan kabullenerek naklediyor. [7]
Bunlardan da önce, “Falancanın hakkı için” ifâdesi­nin hürmetine demek olduğunu, vâciplik demek olmadığını ve bunun hadislerle sâbit olduğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcibliğe mecbûriyet mânâsı yükledi­ğini, ama burada mânânın bu olmadığını daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir. [8]


Ebû Yûsuf (ö.183/798):
“Falan kişinin enbiyânın veya Kâbe’nin hakkı için” de­nilerek yapılan duâyı Ebû Yûsuf câiz görmüştür.[9]
Âlûsî:(ö.1270/1853) Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zatı ve makamı ile tevessülü kabul ediyor. Diğer insanlarla olanı kabul etmiyor.[10]
Âlûsi’nin bu husustaki görüşleri karışık. Aynı kay­nakta Allah’ın katında üstün bir yeri olduğu kesin bilinenle de tevessül edilebileceğini söylüyor. (yani “dostlarının hatı­rına” denilebilir) Ancak dostun Ahmed Efendi hatırına denmez; diyor. Çünkü onun Allah katında rutbesi var mı yok mu? Bilinmiyor. Bu yüzden onunla tevessül Allah’a karşı bir cür’ettir, diyor Alûsi.
Biz de deriz ki; burada hüsnü zan asıldır. Mü’min’in ce­naze namazı ve mü’minliğine şahitlik gibi. En fazla olsa olsa kişi yanılmış olur, endişe yersizdir.
Âlûsi: “Allah’ın (Celle Celalühü) Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olan sevgisi sebebiyle” tevessül edilmekte­dir. Tevessülün hikmeti burada saklı olsa ge­rek.[11]



Hanbelî:
Tevessülü kabul etmeyen müslümanlardan bazıları Hanbelî, bazıları da tüm mezheblerden faydalandıklarını söylüyorlar. Mezheb imâmlarından Ahmed b. Hanbelî (ö.241/855) tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yönde­dir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in tevessülü kabul ettiğini yazıyor.
İmâm Şâfî’: (ö.204/819)
İbn Hacer Savâiku’l-Muhrika li Ehli’d-Dalâli ve’z-Zendeka adlı eserinde İmâm Şafî, ehl-i beyt ile tevessülde bulunurdu der.
İmâm Şâfî’ şöyle anlatıyor: Bir ihtiyacım oldu­ğunda iki rekat namaz kılar, Ebû Hanîfe’nin mezarına gi­der ve orada duâ ederdim. O’nun bereketiyle ihtiyacım derhal karşılanırdı.[12]
İbn Hacer, (ö.852/1448) el-Hayrâtül-Hisân fî Menâkibi’l-İmâm Hanîfeti’n-Numân adlı kitabın 25. fas­lında İmâm Şafî, Bağ­dat’ta Ebû Hanîfe’nin kabrine gelip onun ile Allah’a (Celle Celalühü) tevessülde bulunurdu di­yor.[13]
İmâm Kevserî (ö.1371/1952) sahih bir isnadla oldu­ğunu söylemiştir. Kaldı ki; İmâm Şâfî’ tevessül ile ilgili deği­şik haberleri mevcut­tur. Ayrıca İmâm Şâfî’ ileride gele­cek olan Teber­rük bahsinde açıklandığı gibi Ahmed b. Hanbel’in gömle­ğiyle tevessülde bulunmuştur.[14]
İmâm Mâlik: (ö.179/795) İbn Humeyd’in bildirdi­ğine göre Ab­bâsi halifesi Ebû Câfer hacca gittiği zaman Hz. Peygambe­r’in mezarını ziyarete vardığında orada bulu­nan İmâm Mâlik’e: “Yâ Ebâ Abdillah! Yönümü Kıb­leye dönüpte mi duâ edeyim?” dediğinde, İmâm Mâlik “Niçin yönünü ondan çevireceksin? Halbuki o senin ba­ban Âdem’in (a.s) vesilesidir. Bilakis Rasulüllah’a yönünü dön. Onun şefaâtini iste, seni affeder.” dedikten sonra “Eğer onlar kendile­rine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirge­yici bulurlardı.” (Nisa 4/64) âyetini okudu yani İmâm Mâlik, Hz. Âdem’in (Aleyhisselâm) Peygam­berle (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaptığı tevessülü kabul edip bir fıkhî meselede delil ge­tirmiştir.
Âdem Peygamber hata işlediği zaman dedi ki: “Ey Rab­bim! Muhammed’in hakkı için senden af diliyorum”
İmâm Mâlik’in bu olayı Subkî, (ö.771/1369)Şifâü’s-Si­kâm’ında Es’Seyyid Semhûdî, Vefâ’ul Vefâ’sında, El-Kastallânî (ö.923/1330) El-Mevâhibü’l-ledünniyye’sinde, zikretmişlerdir.
Bu olayın sağlamlığı ve râvîlerinin tahric ve değer­lendir­meleri, ileride Âdem (Aleyhisselâm) hadisesinde daha geniş bir şekilde açıklanacaktır.
İmâm Subkî: Tevessülün müstehab olduğuna dair dört mezhebin nasslarını Şıfâü’s-Sikam fî Ziyâreti Hayrıl-Enâm adlı kitabında geniş olarak açıklayıp, câiz görmüş­tür.
Zat ile tevessülü kabul etmeyen Vahhâbî ve Selefî­ler, tevessülü kabul eden­leri, Allah’a (Celle Celalühü) ortak koşmakla suçluyor­lar.
Biz de deriz ki: İtibar ettiğiniz Şevkânî, hem Pey­gam­ber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile hem de salihler ile tevessülü kabul ediyor. İtibar ettiğiniz diğer bir âlim olan İbn Cevzî kabirlere gidip, ölmüş salih insan­larla Allah (Celle Celalühü)’a tevessül ettiğini söylüyor. İbn Teymiyye Peygamberimizle (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) teves­sül ile ilgili görüşünü değiştirip, mübah görüyor. Mez­hep imâmı Ahmed b. Hanbel ve İzzuddîn b. Abdüsselâm Peygamberi­mizle (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevessülü ka­bul ediyor.
Muhammed b. Abdulvehhâb’ın şu sözü: “Fakat bi­risi çıkar duâ ederken “Allah’ım! Ben senden Peygam­berle­rin ya da Salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile, bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.” [15] demesi de ayriye­ten aleyhinize olan bir delildir.
Hal böyle olunca savunduğunuz birçok fikirle­rin kay­nağı olarak gösterdiğiniz yukarıda adı geçen âlimleri­niz, sizin şirk olarak kabul edip bunu yapana kâfir dediği­niz bir ameli yapıyorlar. Ne diyeceksiniz?
Onlar da bir insandı, hata yaptılar, derseniz! Biz de deriz ki “Sen kabirdekilerine işittirici değil­sin” (Rûm, 52) ve (Fâtır, 22.) âyetlerinin zâhirlerine göre ölünün işitmediğini söylüyorsunuz. Demek ki; size göre okuma yazma bilen bu zâhir manayı anlaması gerekir. Fakat görüşlerinizin kaynağı olan İbn Teymiyye ve tale­besi İbn Kayyim ölülerin işittiğini iddia etmekte devam etmişlerdir.
Ayrıca itibar ettiğiniz diğer âlimler, size göre okuma yazma bilen bir insanın anlayacağı “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn” âyet-i kerimesinin manasını anlaya­madık­ları için mi zatlarla tevessülü kabul ettiler? Anlaşıl­ması bu kadar âşikâr ve basit olan mevzularda bu âlimlerinizin hata ettikle­rini söylerseniz, birçok konuda da hata edebilecekle­rini imâ etmiş olursunuz. Böylece onların görüşlerini savunduğunuz için siz de hata içinde olduğu­nuzu başka konularda da hata edebileceğinizi isteme­den de olsa itiraf etmiş olursunuz.
Zât ile tevessülü kabul etmeyen Selefîler diyorlar ki, Al­lah’ın (Celle Celalühü) güç yetirebileceği bir şeyde kalben ya da dille başkalarına seslenip duâ edenin veya O’ndan başkasın­dan yardım dileyenin “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Rasulullâh” dese yahut namaz kılıp oruç tutsa ve hacca gitse bile müşrik olur, diyorsunuz.
Hz. Süleyman (Aleyhisselâm) aylarca uzaktaki Bel­kıs’ın sarayın­daki tahtını, huzurundaki insan ve cinlerden oluşan topluluğa hitaben “bana kim getirir” diye istiyor. Âyette “Belkıs’ın tah­tını hanginiz getirir. (Neml/38) (cin) İfrit: Sen yerin­den kalkmadan ben onu sana getiririm. Ve gerçek­ten bunu yapmaya hem gücüm hem de güvenim var dedi. (Neml/39) Yanında, kitap­tan bir ilim bulu­nan zat ise “Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi. Derken onu ya­nında durur gö­rünce “Bu Rabbimin bir lutfudur.” dedi.
Üç aylık mesafede sarayın içindeki tahtı göz açıp kapa­yana kadar duvarlardan geçirip getirmeye Allah (Celle Celalühü) gücü yeter hiçbir insan bunu yapamaz.
Süleyman (Aleyhisselâm)bunu Allah’tan değil cin ve in­sanlar­dan istiyor. Allah (Celle Celalühü) buna kızmıyor, bir de Kur’ân’a yazıyor. Sizin mantığınıza göre Süleyman (a.s) şirk mi işledi. Ne kadar yanlış düşünüyorsunuz.
Süleyman (Aleyhisselâm)’ın yanındaki cin diyor ki bunu yap­maya gücüm ve güvenim var diyor, Cin’e, Hızır aleyhi’s-selâm’a bu gücü veren Allah (Celle Celalühü), bir Allah dostuna neden vermesin. Vermeyeceğine dair elinizde bir delil var mı yok ama vereceğine dair bizim elimizde çok deliller var.
Zât ile tevessülü kabul etmeyenlerin itibar ettikleri âlim­lerinden İbn Teymiyye şunları anlatır:
Esvedül-Ansî, peygamberlik iddiasında bulunduğu za­man Ebû Müslim’i çağırtmış ve ona “benim pey­gamberli­ğimi tasdik ediyor musun?” diye sormuş. “Ha­yır tasdik etmiyo­rum” diye cevaplamış. Bunun üze­rine Esved “Peki Muhammed’in Allah (Celle Celalühü)’ın Rasulü olduğunu kabul ediyor musun?” Elbette kabul ediyorum cevabını alan Esved gazaba gelmiş, bir ateş yakıl­masını ve Müslimin ateşin içine atılarak yakılmasını emretmiş adamla­rına. Bu emri yerine getiren adamları, Müslimi ateşin içinde namaz kılarken gördüler, hiçbir şey olmuyor­muş gibi Ebû Müslim, Allah (Celle Celalühü) Rasulunun vefa­tından sonra Medine’ye gelmişti. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) onu kendisiyle Hz. Ebû Bekir ara­sına oturt­muştu.
Hz. Ebû Bekir (ö.13/634) (Radıyallahu Anh) hazır bulu­nanlara “Allah (Celle Celalühü)’a hamd olsun ömrüm sona ermeden Allah (Celle Celalühü)’ın Rasulu Muhammedin ümmetinde İbrahim Halilullah gibi ateşe atılıp da kurtulan birini görmeyi bana nasip etti.”[16]
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh) anlatıyor: Rasulüllah Alâ bin Hadramı Bahreyne gönderdiği zaman bende onun­laydım, ilginç üç kerâmetini gördüm.
1- Deniz kenarına gelince besmele çekip yürüyün dedi ve yürüdük, su develerin ayaklarının alt kısmını bile ıslatmadı.
2- Çölden geçerken suyumuz bitti. Durumu bildir­dik. İki rek’at namaz kıldı sonra duâ etti, birdenbire yağ­mur yağdı.
3- Vefat edince mezarı kayboldu.[17]
Ölü ya da diri herhangi birine seslenip yardıma çağı­ran kimse, yardım istenilen kişinin Allah’tan ayrı, tek ba­şına zarar ve fayda vermeye güç yetirebildiğine inanı­yorsa, Allah’a şirk koşmuş demektir. Ancak, Allah insanla­rın birbirine yardım etmesine izin vermiş, ihtiyacı için yar­dım isteyen kişiye icabet edip yardım etmeyi emretmiştir.
Sıkıntıda olanın sıkıntısının giderilmesi, muhtaç ve zorda olana yardım edilmesi gerektiği ile alakalı birçok hadisi şerif varit olmuştur.
Sahâbeyi kiram, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)den şefaât diler, hastalık, belâ, borç gibi, aciz olduk­ları her hangi bir durumda ona hallerini anlatır, sıkıntılar için ona müracaat eder, ondan yardım isterlerdi. Böyle yaparken şunu gâyet iyi biliyorlardı ki; Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) menfaate nail olmak ve zarar­dan emin olabilmek için bir vasıta ve sebep olup hakikatta her şeyi yapan Allah (Celle Celalühü)’dür.
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh) unutkanlığını Peygamberi­miz’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)şikâyet edi­yor:
Buhârî ve diğer kaynaklarda zikredilen bir rivâyete göre; Hz. Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh) Peygamber Efendi­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e duyduğu hadisi şerif­leri unuttuğuna dair şikâyette bulunarak, Peygamberi­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e şöyle der: “Ya Rasulallah! Ben senden birçok hadis duyuyor ve unutuyorum. Duydukla­rımı unutmak istemiyorum.” Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunun üzerine Ebû Hureyre’ye:
“Ridânı yere ser” buyurdular. Ebû Hureyre ridasını yere serince mübarek eliyle havada bir şeyi avuçlar gibi yaparak ridasını atar gibi yapmış. Sonra: “Ridânı giy” buyur­muşlardı.
Ebû Hureyre diyor ki: “Ondan sonra hiçbir şey unutma­dım.”[18]
Katâde (Radıyallahu Anh), iyileşmek için Peygam­berimiz­den yardım isti­yor:
Rivâyet olunmuştur ki; Katâde bin Numan harpte gözün­den isabet almış ve gözü akmıştı. Yanındakiler gö­zünü çıkarıp almayı önerdiler ama O: “Allah Rasulünden izin isteyeceğim” diyerek bunu reddetmişti. Kendisinden bunun için izin istenince Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Hayır öyle yapmayın” buyurarak elini gözünün üstüne koymuş, biraz sıvazladıktan sonra gözünün eskisin­den daha iyi bir hale geldiği görülmüştü. [19]

İbn Teymiyye’nin Kerâmetler ile İlgili Görüş­leri
Allah dostlarının yaptıkları kerâmeti şeytan­dan sayanla­rın âlimlerinden İbn Teymiyye şöyle diyor:
Allah dostu zannedilen bazı kişiler kendilerinden mukaşefe sadır olur veya çoğunun yapmadığı harikuladelik­ler gösterirler. Mesela: İşâretle bir şahsı öldürü­vermesi, vasıtasız bir şekilde havalarda uçması, ol­duğu yerde görülmesine rağmen aynı zamanda Mekke’de ve benzeri yerlerde görülmesi, su üstünde yürü­mesi, tasını boşlukta tutarak içine su doldurması, bilinme­yen yerler­den gıda alması, zaman zaman insanların gözleri­nin önün­den yok olması, uzaklardan kendisini yardıma çağıranın yardımına, bulunduğu yerden yardım etmesi, çalınan bir malın nereye saklandığını hiç arama­dan haber vermesi gibi harikulade şeyler.
Bütün bu saydığımız şeyleri yapmakta olmaları veli oldu­ğunu göstermez, ispatlamaz. Gerçek evliyanın kanaati odur ki; bir kimse havada uçsa su, üstünde yürüse gene de al­datıcı olabilir. Ve arkasından kayıtsız şartsız gidilmez.
Fakat bu fevkalâdelikleri göstermenin yanında Allah (Celle Celalühü) Resülüne itaat ettiği de açıkça görünüyorsa, onun yasak ve emirlerini olduğu gibi yerine getiriyorsa böylesinin bir veli olduğuna inanılabilir ve sözleri yerine getirmeye değer bulunabilir. Gerçekte velinin kerâmet­leri yukarıda saydıklarımızdan daha büyük­tür. (Ha­vada uçması, bir anda başka yerde gözükmesi, su üstünde yürümesi, yardım isteyenlerin yardımına uzaktanda olsa yetiş­mesi gibi.)
Yaptıkları ve söyledikleri Kur’ân ve sünnete uygun düşü­yorsa ne kadar güzel. Zira veliler, imânlarının nuruyla bâ­tınî gerçeklerin yüze vurmasıyla, İslâm şeriatına sımsıkı sa­rılmalarıyla bilinir ve tanınırlar.[20]
Allahu Teâla şöyle buyuruyor:
“Onlar, O’nun velileri değildir. Onun velileri sa­dece müttakilerdir. Çokları bilmezler.”(Enfal 8/34)
İbn Teymiyye aynı eseri sayfa 96’da şöyle diyor: Ki­tap ve sünnet ehlinin büyükleri ayân beyân ortadadır. Ve onları hiç kimse inkar edemez. Onlardan bir kısmı şunlar­dır:
Fudayl bin İyad, (ö.189/804) İbrahim bin Ethem (ö.161/777), Ebû Süleyman Dârânî, Marufu El-Kerhi, Cüneyd bin Muhammed Bağ­dâdî (ö.297/909), Sehl bin Abdullah El-Tüsteri (ö.273/886) ve benzeri büyükler. Yüce Allah bunların hepsinden razı olsun.
Allah’ın (Celle Celalühü) nebi ve rasüllerinde mucize­ler vardır. Velinin kerâmeti zaten Allah’ın (Celle Celalühü) Resülüne tabi olmak­tan geçer. Böyle olduğu için de veli­nin gösterdiği kerâmetler Allah (Celle Celalühü) Resülünün mucizelerine dahil olur.
İbn Teymiyye dedi ki: Bazı kimselerin Peygamber Efendi­miz­den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veya ümmetine mensup salih bir şahsiyetten bir şey dilemeleri ve bu dilekleri­nin yerine getirilmesi çok görülen bir olaydır.[21]
İbn Teymiyye; Böyle bir dileğin yerine gelmesi yanı ba­şında duâ edilen mezarda yatan ölünün kerâ­meti ola­rak sayılabilir.”[22]demiştir.
İbn Teymiyye böyle bir dilekte bulunmayı doğru bul­mamakla beraber, böyle dileklerin Allah’ın (Celle Celalühü) izniyle kabul olunduğunu, itiraf etmiştir. Şeytandan­dır, demi­yor, Ölünün kerâmetindendir, diyor. İbn Teymiyye’ye tabi olanlar şeytandandır, diyorlar.
Kudsî hadiste Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur ki: Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
عن ابى هريرة رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "من عادى لى وليا فقد آذنته بالحرب وما تقرب الىّ عبدى بشئ احب الىّ مما افترضته عليه، وما يزال عبدى يتقرب الىّ بالنوافل حتى احبه فاذا احببته كنت سمعه الذى يسمع به، وبصره الذى يبصر به، ويده التى يبطش بها، وجله التى يمشى بها، وان سألنى لاعطينه ولئن استعاذنى لاعيذنه"
“Her kim benim kullarımdan birine düşman­lık ederse muhakkak ben ona harp açarım. Bir ku­lum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibadet­leriyle de durmadan yakalaşır, nihâyet onu se­verim. Kulumu sevince de onun gören gözü, iş­ten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Ben­den bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendi­sini korur himayeme alırım.”[23]
Tevessülü ve meded’i kabul etmeyenlerin itibar ettik­leri âlimle­rinden İbn Kayyım el-Cevziyye bu hadisi şöyle açıkla­maktadır:[24]
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki:
عن ابى سعيد الخدرى رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله
“Mümi­nin firâsetinden sakının, o Allah (Celle Celalühü) nuru ile bakar.” [25]
Bu firâset, Allah’a yakınlıktan kaynaklanmış­tır. Kul Al­lah’a yaklaşınca hakkı bilmesine, anlamasına engel olan kötü engeller ortadan kalkar. Allah’a yakınlığı ölçüsünde Allah’a yakın bir fener ışığı kula ulaşır. Yakınlığına göre bu ışık onu aydınlatır. Bu nurla, Allah’tan uzak kimsenin göre­mediği şeyleri görür.
Daha sonra İbn Kayyım yukarıdaki hadisi zikrettik­ten sonra hadisi şöyle açıklıyor:
Yüce Allah (Celle Celalühü) bu kudsi hadiste, kendi­sine yaklaşan kuluna olan sevgisinin faydalı olacağını belirt­miş­tir. Allah kulunu sevince kulağına, gözüne eline ve aya­ğına yaklaşır. Artık gözü Allah ile görür, kulağı Allah ile duyar, onunla tutar, onunla yürür kalbi eşyaların gerçekleri­nin belirdiği saf ayna gibi olur. Firâsetinde ol­dukça az yanılır. Çünkü kul Allah ile varlığa bakınca onu ol­duğu gibi görür. Allah (Celle Celalühü) ile işitince onu ol­duğu gibi işitir. Ancak bu gayb bilgisinden sayılmaz. Yüce Allah’ın hakikatlerin sûretlerini görmeye mani olan ves­vese, hayal ve batıl izlerden uzak, nurla kaplı, kendine yakın kulunun kalbine attığı hak ile hakikatlerin sûretlerini görür bilir.[26]
Demek ki Allah (Celle Celalühü) insanların yapamaya­cağı, Allah’ın(Celle Celalühü) yapabileceği ilimleri istediğine verebilir. Hızır (aleyhisselâm)’a, peygamberlere, cinlere, şeytanlara verdiği gibi insanlara da verebilir. Kimse Allah’a (Celle Celâlühü) ne yapıp yapmayacağı konusunda bir sı­nırlandırma getiremez.
Allah’ın, “işiten kulağı olurum” demesiyle veli kulla­rın çok uzak mesafelerdeki şeyleri işitmesi, Allah’ın(Celle Celalühü) “yürüyen ayağı olurum” demesiyle bir anda çok uzak mesafe­lere gidip gelme gücüne sahip olamasını her iki taraf ta kabul eder. Çünkü kudsî hadiste böyle buyurulduğunu kendi âlimleri de söylemektedirler. Geriye, tartışılmakta olan; Allah dostunun uzak mesafeden bir insana yardım edip edemeyeceği meselesi kalıyor.
Her Peygamber’in, yaptığı gibi bir Allah (Celle Celalühü) dostuda insanları korumak ve zor anlarında yar­dım etmek için Allah’dan “Ya Rabbi! Müslümanların zor anlarında, bana onlara yardım etme gücü ver” derse Allah (Celle Celalühü) bu duâyı ister kabul eder, isterse kabul et­mez. Ama Allah (Celle Celalühü) Kudsi bir hadiste “benden bir şey isterse” duâ ederse duâsını kabul ederim diyor.
Nitekim Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)’e de binlerce kilo­metre uzaklıkta ki yenilmek üzere olan ordusunu ve ordudaki komutanı gö­rüp onlara “Cebel, Cebel!” diyerek seslenip uzaktan or­duya komuta etmiştir.[27] Alâ b. Hadram’ın sahâbeye “besmele çekip atlarınızla denizde yürüyün” deyip atlarıyla denizin üstünden gitmeleri gibi. Bu delillere dayanarak geçmişte ve günümüzde yaşantısı Kur’ân ve sünnete uyan Allah (Celle Celalühü) dostlarının bu gibi kerâmetlerini gören, okuyan bir Müslüman niye­tinde de “ilaç hastalığımı iyi etti” aslında iyi edenin Allah olduğunu bi­lerek bu sözü söylerken hakîkî fâili kastetme­diği gibi Allah (celle celâluhu)’ın izni ile harikulade işleri ya­pan Allah dostlarından, insanların normalde yapamaya­cağı bir şeyi isteyebilir. (Bu konu ileride, istiğâse bölü­münde daha geniş bir şekilde anlatılacaktır.)
Ancak bu ilmi Allah’ın verdiğine inanıp o insanı, Allah’a ortak koşmadan niyeti sağlam olmak kaydıyla istenebili­nir. Niyet önemli.

Zat ile tevessülü kabul etmeyenlerin âlimlerin­den Şevkânî’nin konu hakkındaki görüş­leri:
“Biz onlara (putlara) ancak iyiden iyiye Tan­rıya yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz, (diyorlar)”(Zümer, 3) mealindeki âyette müşriklerin putlara Allah’a yaklaştırma­ları için ibadet ettiklerine açıkça delalet etmekte­dir. Hal­buki âlim kişiye tevessül eden kimse, ona ibadet etmez, ilmi sayesinde Allah katında gerçek bir mezi­yeti olduğu için tevessül eder. “Allah (Celle Celalühü)’tan başkasından dilek dilemeyin” âyeti de (meâ­len) buna delalet eder. Çünkü müşriklerin dilediklerini yerine getirmeyenler, putlar­dır. Müşrikler, dilediklerini ka­bul edip yerine getire­cek olan Rablerinden dilemediler.
Âlimin ameline tevessül eden kimse Allah (Celle Celalühü)’tan başkasına dilekte bulunmamış ve dileğinde hiçbir kimseyi O’na ortak etmemiştir. Sen bunu anladıktan sonra artık tevessülü men edenlerin konu hâricî deliller getirdiklerini anlamış olursun. Çünkü bu, Ey Allah (Celle Celalühü), Ey Falan adam!” diyerek yalvarmasından, baş­ka­sını Allah’a ortak etmekten bir nehiydir. Halbuki âlim bir zata tevessül eden bir kimse, yalnız Allah (Celle Celalühü)’tan dilemiş, ondan başka veya onunla birlikte başkasından dilekte bulunmamıştır.
Şevkânî(ö.1250/1834) devam ederek der ki: Peygam­berlerden veya âlimlerden birisine tevessül eden, onun aziz ve yüce Allah’a (Celle Celalühü) ortak olduğunu itikad eden kimse, şüphesiz açık bir yanılgı içindedir.
Yine tevessülün men’ine “Benim kendime bile Al­lah (Celle Celalühü)’ın dilediğinden başka, ne za­rar ne fayda vermek gücü elimde değildir.”(Yunus, 49) buyur­duğu bu âyetle istidlal edilmesinin durumu da böyledir. Zira bu âyeti celile Resülullahın bile kendisine bir fayda veya zarar vermeye mâlik olmadığına açıkca delalet etmekte­dir. Bu âyeti celile Resûlullaha, diğer Peygamber­lere, velilere, âlimlerden birisine tevessül yasağına delâlet etmez. Allah (Celle Celalühü), Resûlüne (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Makam-ı Mahmud (Büyük şefaât makamı) vermiş olup, O’ndan şefaât talep edildiğinde: “Dile, istediğin verile­cek ve şefaât et, şefaâtin kabul olunacaktır.” diye bir hadis-i kudsî’de müjde vermiştir.
فَلاَ تَدْعُوا مَعَ اللهِ اَحَدًا
“Allah ile beraber hiç kimseye duâ etmeyin” (Cin sû­resi, 18’den) kavl-i şerifi “Ya Allah! Ya Fülân!” gibi sözler sarfederek Allah ile birlikte başkasına duâ edilmesini yasak­lamaktadır.
Bir âlim veya veliyle tevessül eden kişi ise sadece Allah’a duâ etmekte, ancak bazı Salih kulların işlediği iyi ameller hürmetine duasının kabulünü istemektedir.
Nitekim üzerlerine kaya düşüp mağarada mahsur ka­lan üç kişi, salih amelleriyle tevessülde bulunarak kur­tul­­muşlardır.
وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْئٍ
“O’ndan başkasına duâ edenler, (var ya, o duâ ettik­leri) onlara hiçbir şeyle icabet edemezler.” (Ra’d sûresi, 14’den) kavl-i şerifine gelince bu, duâlarını kabul eden Rable­rini bırakıp, kabul etmekten aciz olan varlıklara duâ edenlerden bahsetmektedir.
Allah dostlarıyla tevessül eden kimse ise gerçekte an­cak Allah’a duâ etmiş olup, ne O’nu bırakıp, ne de O’nunla birlikte başkasına duâda bulunmamıştır.
İşte bunu anladığında tevessüle mani olanların or­taya attıkları delillerin, nizâ mahallinden haric (münakaşa konusunun dışında) oldukları sana gizli kalmaz.
Şevkânî (rahimehullâh) konuyu sonunda şöyle bağlamış­tır: Enbiyâ’dan herhangi bir nebi veya ulema’dan herhangi bir âlim ya da evliya’dan herhangi bir veli ile tevessül eden kişi, o araya koyduğu zâtın, hiçbir işte Allah ile ortaklığı bulunduğuna inanmaz, zira böyle bir itikada sahip olan kişi açık bir sapıklıktadır. [28]
Yine Şevkânî sözüne devamla dedi ki: Allah’u Teala Kur’ân-ı Kerîm’inde “Yakın akrabanı korkut” (Şuarâ, 214) buyurduğu âyet-i celilesi nazil olunca, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey falan oğlu falan! Senin için Allah (Celle Celalühü)’ın dileyip yarattığından başka bir şey yapmaya mâlik değilim. Ey filan kızı filan! senin için Allah’ın dilediğinden başka bir şey yapmaya mâlik değilim” diye buyurduğu hadis-i şerif de Allah (Celle Celalühü)’tan başkasına tevessül etmenin yasak olduğuna dair delil ola­maz. İşte bu hadis-i şerif de Rasülullahın Allah’ın zarar dilediği bir kimseye fayda veremeyeceğine, Allah bir kim­seye fayda vermeyi dilerse ona hiç kimsenin zarar vermeye­ceğini sarahaten bildirmektedir. Bu her Müslü­man’a malum olan bir şeydir. Ve bundan ona tevessül ederek Allah’tan hacet dilemek manasından başka bir mana anlaşılmamaktadır. Zira tevessül, işi iş sahibinden dilemek, demektir. İhtiyacını talep eden kimse talebi esna­sında hacetini temin etmek veya etmemekte münferit olan zata önceden bir sebep vesile arar ki, işte bu sebep de tevessüldür.[29]
Zât ile tevessülü kabul etmeyenler, bir başkasından bi­zim için Allah’a duâ etmesini isteyip onun da bizim için Allah’a duâ etmesini kabul ediyorlar. Buna göre; bizim için Allah’a duâ eden kişiyi aracı kılmış oluyoruz. Zât ile tevessülü kabul edenle­rin duâ şeklinde ise direkt Allah’tan isteyip, Yarabbi o kişiye olan sevgin hürmetine ve hatırına bize yardım et, denilirken doğrudan Allah’tan isteniliyor. İki duâ şeklinde de o kişi aracı kılınmış oluyor.
Bir yanda “Biz putlara sadece bizi Allah’a yaklaş­tırsın­lar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer, 3) diyen kâfirler…
Diğer yanda ise şu âyet, şu hadis ile beraber şu tecrü­beye de dayanarak “Allah’a varmaya vesile arayı­nız” âyeti şümulünde görüyo­ruz diyen Müslüman­lar, size göre… İkisi birbirine benziyor öyle mi? Böyle bir kıyas olmaz. Çünkü kıyasında bir ölçüsü vardır. Sizin kıyası­nızdaki Menât[30] vesile olmak ise, “vesilenin Farz, Vacip, Sünnet, Müstehap, Mendup, Mübah, Mekruhve haram olanları da vardı. O zaman art niyetli değilseniz eğer, menâtınız puta ibadet ise, böyle bir şeyi söyleyen ve eden yok. Halbuki müşrikler; hem ibadet ediyorlar hem de ettiklerini söylüyorlar. Bu puta ibadet etmek şu batıl kıyâs sahibince menât değil, netice olabilir. Yok eğer kı­yasa bile dayanmayan içtihadınızla, muhata­bını­zın fiilini puta tapma fiiline dâhil ettiyseniz, bunu bırakın. İlmi müza­kere ve münakaşası ayrı ayrı şeylerdir. Eğer; tamam, her vesile ve vasıta şirk değil, kabul ettim, ama “vesile arayınız” âyetindeki vesile şudur diyorsanız, âyet veya hadisin ma’kul ve kesin delaleti bulun­madan tahsis ve sınırlama yetkisini nereden aldınız?
“Onların, Allah’tan başka çağırdıklarına söv­me­yin.”(En’âm/108) âyet-i kerîmesi Mekke putperestlerinin tapındığı taşların kusur ve eksikliklerini dillendirmeyi yasakla­yarak haram etmiştir. Zira Müslümanların, putların kusurlarını ortaya koyan sözleri, putların menfaat ve zarar verebileceğine gerçekten inanan putperestlerin; putlara besledikleri bağlı­lık duygularını tahrik etmekteydi. Sinirle­nen putperestler Müslümanlara aynı ile mukâbele edip her noksanlıktan münezzeh olan âlemlerin Rabbine noksanlık izâfe ederek sövmekteydiler.
Şimdi eğer bunlar gerçekten Allah’a (Celle Celalühü) ya­kınlık için ibadet ettikleri iddiasında tutarlı olsaydılar, intikam almak için kendi ilahları olduğunu söyledikleri Allah’a (Celle Celalühü) sövmezlerdi. Bu yaptıkları göstermek­tedir ki; Allah’ın (Celle Celalühü) onlar nezdindeki de­ğeri, kesinlikle putlarından daha azdır.[31]
Eğer tevessülü kabul etmeyenlere göre itibar ve iti­mat lafızların zâhirine göre ise: El-Usul-ül-erbe’a fi-terdid-il-vehhâbiyye kitabında diyor ki; Vahhâbîler “Mecâz” ve “İsti’âne” ne demek olduğunu anlayamıyorlar. Bir kimse­nin bir iş yapdığını söylemeğe, bu söz mecaz olarak söylen­miş olsa bile, hemen şirk ve küfr diyorlar.
Halbuki Allahü Teala, Kur’ânı Kerîm’in birçok ye­rinde, bir işin hakiki yapıcısının kendisi olduğunu, mecazi yapıcısı­nın da kullar olduğunu bildirmektedir. En’am sûresi­nin elliyedinci âyetinde ve Yusuf sûresinde, bir âyetde mealen, (Hüküm, ancak Allah’ındır), yani ha­kim yalnız Allahü Tealadır, buyuruldu. Başka bir âyetin mealinde ise, (Aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakim yapmadıkça, imân etmiş olmazlar) buyu­rul­muşdur. Birinci âyet-i kerîme, hakiki hakimin yal­nız Allahü Teâla olduğunu bildiriyor. İkinci âyet-i kerîme ise insana da, mecâz olarak hakim denileceğini bildiriyor.
Her müslüman, diriltenin ve öldürenin, yalnız Allahü Teala olduğunu bilmektedir. Zümer sûresinin kırkikinci âyetinde mealen (Ölüm zamanında insanı, Allahü Teala öldürüyor) buyuruldu. Secde sûresinin onbirinci âyet-i kerîmesinde ise, mealen, mecaz olarak (Öldürmek için vekil yapılmış olan melek sizi öldürüyor) bu­yuruldu.
Hastalara şifa veren yalnız Allahü Teala’dır. Çünki, Şu’ara sûresinin sekseninci âyetinde mealen (Hasta oldu­ğum zaman, bana ancak O şifa verir) buyu­rul­du. Al-i İmran sûresinin kırkdokuzuncu âyetinde ise mea­len, İsa aleyhi’s-selâm’ın, (Âmâ’nın gözünü aça­rım ve Abras illetini iyi ederim ve Allahü tealanın izni ile, ölüleri diriltirim) dediğini bildirmektedir.
Cebrail Aleyhisselâmın ise, mecaz olarak (Sana, te­miz bir oğul veririm) dediğini, Meryem sûresinin onsekizinci âyeti bildirmektedir.
İnsanın hakiki sahibi Allahü Teala’dır. Bakara sûresi­nin ikiyüzelliyedinci âyetinin meali şerifi (Allahü Teala, imân edenlerin velisidir.) bunu açıkca bildiri­yor. Maide sûresinin ellialtıncı âyetinde mealen, (Sizin veli­niz, Allahdır ve O’nun Rasulüdür) ve Ahzab sûresi­nin altıncı âyetinde mealen, (Peygamber, mü’minlere, kendi­lerinden daha çok sahibdir!) buyura­rak, kulun da mecaz olarak veli olduğu bildirilmekte­dir. Bunlar gibi hakiki yardımcı Allahü Teala’dır. Kullarına da mecaz ola­rak mu’in demiştir.
İnsanların hakiki Rabbi Allahü Teala’dır. Fakat, me­caz olarak, başkasına da rab denilir. Yusuf sûresinin kırkikinci âyetinde mealen, (Rabbinin yanında beni an!) buyruldu.
Bir müslümanın Kur’ânı anlaması ne demektir? Me­sela bir âyet okuyoruz ve hemen o âyetle hüküm veriyo­ruz. Niyetimiz iyi olsa bile yaptığımız doğru mudur? Me­sela Yüce Allah buyuruyor ki “Müminler ancak o kimse­lerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri tit­rer…” Tek başına ele alındığı zaman, zâhiren bu âyete göre Allah anıldığı zaman imânı artmayan ve kalbi titreme­yen kişiler müslüman değil mi? Ve bunun gibi yüz­lerce âyet ve hadis.
Sahih-i Buhârî’de ifâde edildiği gibi Abdullah İbn Ömer’in “Hüküm ancak Allah’ındır.” (Yusuf 40) âyetini delil getirerek Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Âişe, Hz. Abbas’ın (Radıyallahu Anhüm) öldürülmele­rini, mallarının ganimet olarak alınma­sını hükmeden Hâricî­ler için şöyle diyor: “Gerçekte on­lar müşrikler hak­kında nâzil olan âyetleri müslümanlar için kullanıyor­lar.”[32]
Peygamber Efendimiz Hâricîler hakkında buyurmuş ol­duğu, “Onlar imân edenleri öldürür, küfredenleri ve puta ta­panları bırakırlar.”[33]
Günümüzde de Hâricîler mevcuttur. İsimlerini değiş­tir­mişlerdir.
Tevessüle ve tasavvufa karşı olanları, bunlarla bir tutmu­yoruz. Fakat bize karşı tutumları delilleri getirirken tuttukları yol; Hâricî metodudur.
Allah'u Teala “Biz hiç Müslümanları Allah'a tes­lim olmuş kulları mücrimler (günahkarlarla)gibi tutarmıyız. Size ne oluyor. Ne biçim hüküm veri­yor­sunuz.” (Kalem 35-36)
Eğer karşı taraf, Allah’a (Celle Celalühü) ortak koşma­dan, ni­yet sağlam olup falancanın hürmetine, diye yapılan te­vessül bid’attir, derlerse, Zat ile yapılan tevessülü hem Peygamberimiz hem de sahâbe tatbik etmiştir, deriz. Pey­gamber ve sahâbelerin yaptıklarına dair getirdiğimiz delil­leri karşı taraf yorum ve zanlarla çürütmeye çalışmış ve zat ile teves­sül yapıldığına dair bize bir delil ulaşmamıştır, demiş­lerdir. Şimdi size bunların hadisi çürütüp, zayıflatma yöntemlerini ve tutarsızlığını ispatlamak için, ileride geniş olarak tahric ve değerlendirilmesi yapılacak olan beşinci hadise kısaca bir bakalım:
Mâlik ed-Dâr anlatıyor: Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) za­manında halk ku­raklık çekerken bir adam Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek Ya Rasulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira on­lar helak oldu. Hadis böyle devam ediyor ileride daha geniş anlatılacak (5. Hadiste). [34]
Şimdi Vahhâbîlerin hadis âlimlerinden Aslen Ar­na­vutlu olan Elbânî bakın hadisi nasıl zayıflatıyor.
Elbânî hem metin hem de isnad bakımından rivâye­tin sahih olmadığını söylemektedir. Râvî Mâlik ed-Dâr’ın “zabt ve adaleti maruf değildir. O mechul bir râvîdir.”[35] di­yor, bakalım öyle mi?
Bahse konu olan rivâyetin, delil olarak kullanılma­sına musamaha göstermeyen Elbânî’nin en önemli gerekçesi­nin, Mâlik ed-Dâr’ın meçhul bir râvî olduğu görül­mekte­dir. Ancak biz, Elbânî’nin iddia ettiği gibi Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf olmayan (meçhul) bir şa­hıs değil, aksine onun maruf bir râvî olduğunu tesbit et­miş, durumda­yız.
İbn Sa’d (ö.230/844), onu şöyle tanıtmaktadır: “Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattab (Radıyallahu Anh)’ın azatlısıdır. Hımyer kabilesinden ve Cüblanlıdır. Ebû Bekir ve Ömer’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Sa­lih es-Semman rivâyette bu­lunmuş­tur. O maruf idi”.[36]İmâm Buhârî, Tarihi Ke­bir’inde onu zikrettiği halde, aley­hine bir şey dememiştir.
İbn Hibban (ö.354/965)onu es-Sikat’ında zikretmekte ve hak­kında menfi bir söz söylememektedir.
İbn Hacer (ö.852/1448) ise bunlara ilaveten şu bilgi­leri vermekte­dir: “Mâlik ed-Dâr diye bilinen zat, Mâlik b. Iyad’dır ve (asr-ı saadet’e) yetişmiştir. Muaz ve Ebû Ubeyde’den rivâyet­leri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivâyette bulunmuştur. Buhârî, Tarih’inde[37] Ebû Salih Zekvan tarikiyle Mâlik ed-Dâr’dan, Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)ın kıtlık senesin­deki sözünü, (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir. Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahric etmiştir… İbn Sa’d onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)ve Hz. Osman (Radıyallahu Anh) onu mali iş­lerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlik ed-Dâr adı verilmiştir. Ali İbnu’l-Medini’den rivâyet edildiğine göre O, Hz. Ömer’in haznedarı idi”.[38]
Ebû Ya’la el-Halili el-Kazvînî (ö.446/1054)’ de, Mâlik ed-Dâr’ın sika oluşunda ittifak edilen kadim bir tabii oldu­ğunu ve tabii­nin ondan övgüyle bahsettiklerini, ifâde etmek­tedir.
Hatırlanacağı üzere Elbânî, bahse konu olan rivâyet hak­kında ibn Hacer’in “Ebû Salih es-Semman’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” diyerek kullandığı ifâde­den onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın meçhul olduğuna işâret ettiği şeklinde yorumlamıştı. Halbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yo­ruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yo­rumu anlamsız kılmaktadır.
Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sa­hibi bir zatın, resmi veya özel mali işlerde onu istihdam et­mesi, râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göster­gesi sayılmalıdır. Bu tesbit bizi Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlik­ten geldiği kanatine götürmektedir. Bu detaylı bilgiden sonra, Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî ile Heysemî’den naklettiği, “onu tanımıyorum” sözünün artık bir kıymet ifâde etmediği de anlaşılmaktadır.
Elbânî hadisi zayıflatırken, “Mâlik ed-Dâr zabt ve adâ­leti maruf değildir. Meçhul bir râvîdir”, demişti. Öyle olmadığı anlaşıldıktan sonra, Elbânî’nin diğer hadislerdeki ta­rafsızlığına ne kadar itibar edilir? Yorumu size bırakıyo­ruz.
Ayrıca tevessülü kabul etmeyenler “Caiz olan, kendi­sinde icma edilen, cumhur âlimlerce kabul edilen tevessül üçtür”, diyorlar bunlar:

1- İnsanın kendi amelleriyle,
2- Allah’ın (Celle Celalühü) isimleriyle,
3- Başka bir insanın duâsıyla tevessül câizdir.
Bizde deriz ki; hangi âlimlerce icmâ olundu. Kabul edi­len dört mezheb imâmı vardır. Müslümanlar onlara itibar ederler. Hem dört mezheb imâmı hem de tevessülü kabul etmeyenlerin kendi âlimleri zat ile tevessülü kabul ediyor­lar. Cumhur dedikleri âlimlerin nedense, bir türlü kimler olduklarını söylemiyorlar. Ayrıca Şevkânî tevessü­lün üç çeşit olduğu hakkında sahâbeyi kiram arasında icma’ olmamıştır der.[39] Buna göre câiz olan tevessül, dört­tür.
4- Salih amel işleyen bir insanın zatıyla tevessüldür.
Selefîler ve Vahhâbîler, muhabbette (sevgi) şirkini açık­larken şöyle demişlerdi: Allah ile birlikte O’ndan başka­sını Allah’ı sevdiği gibi ya da daha ileri dere­cede sevgi ile sevip itaat etmektir. Doğru söylemektedirler. Fa­kat daha sonra Müslümanların âlimlerine karşı yapmış oldukları sevgi, ta’zim ve hürmete müşriklerin putlarına yaptıkları ibadeti, sevgiyi, ta’zim ve hürmeti eş tutup, kâfir­lerle Müslümanları aynı kefeye koymaları büyük haksız­lıktır.
Ta’zim etmek, ibadet etmek demek değildir. Saygı gös­termek ile ibadet etmenin anlamları bilinme­diği için, bu iki kavram sürekli birbirine karış­tırılmak­tadır. Bu yan­lışa düşenler her türlü ta’zim ve saygıyı, ta’zim edilene yapılan bir ibadet olarak görürler.
“Ve babası ile anasını yüksek bir taht üzerine kaldırdı ve onun (Yusuf) için, hepsi secdeye ka­pandı.” (Yusuf/100)
Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in müba­rek tükürüğünü ve abdest suyu gibi eserlerine sa­hâbe-i kiramın saygısı:
ثم ان عروة جعل يرمق اصحاب النبى صلى الله عليه وسلم بعينيه، قال: فوالله ما تنخم رسول الله صلى الله عليه وسلم نخامة الا وقعت فى كف رجل منهم فدلك بها وجهه وجلده واذا امرهم ابتدروا امره، واذا توضأ كادوا يقتتلون على وضوئه واذا تكلم خفضوا اصواتهم عنده وما يحدون اليه النظر تعظيما له، فرجع عروة الى اصحابه فقال: اى قوم، والله لقد وفدت على الملوك، ووفدت على قيصر وكسرى والنجاشى والله ان رأيت ملكا قط يعظمه اصحابه ما يعظم اصحاب محمد صلى الله عليه وسلم محمدا والله ان تنخم نخامة الا وقعت فى كف رجل منهم فدلك بها وجهه وجلده واذا امرهم ابتدروا امره واذا توضأ كادوا يقتتلون على وضوئه واذا تكلم خفضوا اصواتهم عنده وما يحدون اليه النظر تعظيما له.
(Hudeybiye günü müşrikler tarafından Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile barış antlaşması imzalamaya gönderilen) Urve, Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sahâbelerini gözleriyle iyice tetkike başlayarak (arkadaşla­rına):
“(Bu ne ta’zimdir?) Vallahi Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ağzından bir şey atarsa, muhakkak bu sahâbesinden birinin avucuna düşüyor ve o kişi bunu yü­züne ve vücuduna sürüp ovalıyor. Onlara bir şey emre­dince, hemen O’nun emrini yerine getirmeye koşuyorlar.
Abdest aldığı zaman da abdest suyunun artanını al­mak için, birbirleriyle neredeyse savaşıyorlar. O bir şey konuştuğu zaman huzurunda seslerini alçaltıyorlar (O’na alçak sesle cevap veriyorlar): O’na karşı olan saygıların­dan ötürü, yüzüne dikkatle bakamıyorlar.” dedi.
Sonra Urve, Kureyş’in yanına dönerek gördüklerini şöyle bildirdi:
“Ey Kavmim! Vallahi ben vaktiyle bir çok meliklerin hu­zuruna sefir olarak çıktım. (Rum Meliki) Kayser’in, (Acem hükümdarı) Kisrâ’nın ve (Habeş kralı) Necâşî’nin divanlarına elçilikle girdim. Vallahi bunlardan hiçbir hüküm­darın adamlarının, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Ashâbının, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e yaptıkları ta’zim kadar kendi krallarına ta’zim ettiklerini görmedim.
O bir kere tükürecek olsa mutlaka onlardan birinin eline düşüyor ve onunla yüzünü ve derisini ovalıyor. O bir şey emredince, derhal emrini yerine getirmeye koşuşuyor­lar.
O abdest aldığı zaman abdest suyunun fazlasını birbirle­rinin üzerine yığılarak paylaşıyorlar. O konuştuğu zaman O’nun yanında seslerini kısıyorlar ve O’na karşı olan saygılarından, yüzüne dikkatle bakamıyorlar.” [40]
Şimdi Ashab-ı Kirâm’ın Peygamberimize yaptıkları bu sevgi, ta’zim ve hürmete ne diyeceksiniz? Sahâbe daha da aşırıya gitmiş, Peygamberimizin kanını, idrarını, terini içmiştir. Zaten bunların hepsi teker teker ileride teberrük bölümünde kaynaklarıyla birlikte açıklanacaktır.
Selefîler ve Vahhâbîler, kâfirler için inen âyetlerin zâhi­rini delil alarak, Allah (c.c.)’ın kastetmediği bir sonuç çıkarıyorlar. Yani kendilerince âyetleri yorumlayıp Müslü­manlarla kâfirleri bir tutup, zanda bulunuyorlar. Böyle yaparak Allah’a iftira atmak tehlikesine düşmekten korkmu­yorlar mı?
Allahü Teala Hazretleri: “Biz hiç Müslümanları, (Al­lah‘a teslim olmuş kulları) mücrimler (günah­kar­lar) gibi tutar mıyız? Size ne oluyor, ne bi­çim hüküm veriyorsunuz?”(Kalem 35,36)buyuruyor.
Tevessülü kabul edenler, Allah’a yapılması gereken iba­det ve ta’zimin tevessül edilen kişiye yapılmasını kabul et­miyorlar. O kişiden Allah'tan korkar gibi korkmuyorlar, Allah'ı sever gibi sevmiyorlar. Ondan istemiyorlar. Allah’tan istiyorlar. Tevessül edilen zatı yaratma, icad etme ve birşey üzerine tesir etme gibi Allah’a ait vasıflarla vasıflan­dırmıyorlar. Tesirin Allah’tan olduğuna inanıyor­lar.
Tevessül edilen kişinin Allah’ın Haram dediğini “He­lal” demesini, Allah (Celle Celalühü) nün Helal dediğinide “Haram” demesini kabul etmiyorlar.
Tevessül edilen kişiyi hiçbir şekilde Allah’a ortak koşmu­yorlar. Her türlü tağut düzenini ve tağutu kabul etmiyor­lar. En cahillerimize bile sorsanız, hepsi yukarıdaki söylediklerimizi söylerler. Tevessülü kabul etmeyenler Şe­riat zâhire hükmeder diyorlar? ki öyledir. Öyleyse yorum ve zân yapmadan tevessülü kabul edenlerin bu görüşlerini ve niyetlerinin böyle olduğunu, kabul etmeleri gerekir.
Hayır! Niyet önemli derlerse?
عن ابى هريرة رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "ان الله لا ينظر الى صوركم واموالكم ولكن ينظر الى قلوبكم واعمالكم"
Ebû Hureyre (Radiyallahu Anh) Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle buyurduğunu rivâ­yet etmiştir: “Şüphesiz ki Allahu Teâlâ, sizin sûret­leri­nize ve mallarınıza bakmaz; lâkin kalpleri­nize ve amellerinize bakar.” [41]
Tevessülü kabul edenler, niyetlerinin de anlattıkları gibi olduğunu söylüyorlar.
Zât ile tevessülü kabul edenler, yaptıkları amellerde muhak­kak bir âyet ya da hadis’e dayanırlar.

[1] el-Bidâye ve’n-Nihaye c: 14/47, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye. Beyrut/1987

[2] Muhammed bin Abdulvahhab tüm eserleri 3.kısım, s:68 Muhammed bin Suud İslâm fakültesinde Muhammed bin Abdulvahhab haftasında neşrolunmuştur.

[3] “Saydul-Hatır müminlere öğüt, Ebul Ferec El-Cevzî (İbn Cevzî), Tevhid yayınları, s.99-100, Baskı, 1998.

[4] İbn Teymiyye Külliyatı, c.1 s.179, Tevhid Yayınları ,1998.

[5] Şevkanî, ed-Dürru’n-Nedide, s. 5-6, Ducvi Makâlât fit-Tevessül Kitabu Buğye

[6] Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-İnâye, 3/30.

[7] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/540.

[8] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm, 138.

[9] Reşid Rıza Tefsirul-Menai XI 372-373

[10] Âlûsi Ruhul-Meani VI-128

[11] Âlûsi Ruhu’l-Maâni, VI/128

[12] El Heytemî, el-Hayratü’l-Hisan, s.94

[13] Hatibu’l-Bağdadi, Tarih-i Bağdad

[14] İbnül Cevzî Menakıbu’l İmâm Ahmed b. Hanbel, s.609-610

[15] Muhammed bin Abdulvahhâb tüm eserleri 3.kısım S:68 Muhammed bin Suud İslâm fakültesinde Muhammed bin Abdulvahhâb haftasında neşrolunmuştur.

[16] İbn Teymiyye, El-Furkan Beyne Evliyâi’r-Rahmâni ve Evliyâi’ş-Şeytâni, el-Mektebu’l İslâmî, 4.Baskı, Beyrût, 1397. Trc. Allah (c.c.)’ın velileri ile şeytanın velileri arasındaki fark / Pınar Yayınları. 162, -2003

[17] Ebû Nuyam Heysemî 9/376 Delalil Sayfa 208- Buhârî tarihi Bidaye 6/155

[18] Buhari ilim kitabı, ilmi muhafaza etme babı

[19] Begavi Ebû Ya’lâ, Darukutni, ibn şahin rivâyet nakletmiştir. Beyhakî 'Delâil' de Hafız ibn Hacer. İsabe 3/225 de Hafız Heytem 'Mecmau'z Zevâid' 4/297 de Suyûtî, Hasaisu'l-Kübrâ’da zikretmiştir.

[20] El-Furkan Beyne Evliyâi’r-Rahmâni ve Evliyâi’ş-Şeytâni, s. 61-62, el-Mektebu’l İslâmî, 4.Baskı, Beyrût, 1397. Trc. İbn Teymiyye, Allah (c.c.)’ın velileriyle şeytanın velileri arasındaki fark. S: 73. Pınar Yayınları, 2003.

[21] İbn Teymiyye, İktizâu’s-Sırâti’l Müstekîm, s: 373-374, Dârul Marife, Beyrut, tsz. Trc. İbn Teymiyye Sırat-ı Mustakîm Kabir Ziyaretleri bölümü tercüme Pınar Yay. s.493, bsk 2004.

[22] İbn Teymiyye, İktizâu’s-Sırâti’l Müstekîm, s: 373-374, Dârul Marife, Beyrut, tsz. Trc. İbn Teymiyye, Sırât-ı Mustakîm Kabir Ziyaretleri bölümü, tercüme Pınar Yay. s.494 bsk 2004

[23] Buhârî, Rikak 38: İbnu Mace, fiten 16

[24] İbn Kayım Ruh kitabı sayfa 304-305. Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr, no: 1529, 7/354. Tirmizî, Tefsir, 16, No: 3127, 5/298.

[25] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, no:1529, 7/354; Tirmizî, Tefsîr, 16, no: 3127, 5/298.

[26] İbn Kayyim, Kitâbu’r-Rûh, s: 305.

[27] Beyhakî Le’lekaide Şerhus-Sünnette İbn Merde Veyh el-İsabe 2/3 İbn Kesîr Tefsir Bidaye c.7 s. 131

[28] Mekâlâtü’l-Allâme ed-Dücevî, fir-Reddi ale’t-Teymiyyîn, sh: 11-12.

[29] Ed-Dur en-Nedid, Ebû Hamit bin Merzuk (ehli sünnetin mudafası) Bedir Yayınevi sayfa 599-600, Ayrıca Ducevi, Makalat Fit-tevessül (Kitabu’l-Buğye sonunda )11

[30] Hükmün bağlandığı illet/temel sebep. Kıyas olunanın hükmünün benzerinin kıyas edilende de var olduğuna hükmetmememizi icap ettirecek.

[31] Guraba Dergisi.

[32] Buhârî, İstitâbe, 6.

[33] Buhârî, Tevhid 23: Müslim, Zekât, 143: Ebû Dâvûd, 28

[34] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 482,483; İbn Abdilberr, İstiâb, II, 464.

[35] Elbânî, Tevessül, Arapça, s. 131.

[36] İbn Sa’d, Tabakat, V, 12

[37] Bkz. Buhârî, et-Tarihu’l-kebir, VII, 304-305

[38] İbn Hacer, İsabe, III, 484 Ahmet-el Askalâni

[39] Ducevi, Makâlât Fit’tevessül Kitâbu Beğiyyetil Vâcid’in sonunda.

[40] Buhârî, Şurût: 15, no: 2581, 2/976, Ahmed İbn Hanbel, Müsned, no: 18950, 6/498, Abdurrezzak, Musannef, no: 9720, 5/336, Beyhakî, Sünen-i Kübra, Cizye: 40, No: 18807, 9/366.

[41] Müslim, Birr: 10, No: 34, 4/1987. KAYNAK SELEFİLER VE TASAVVUFÇULARIN GÖRÜŞLERİ