Evet, nefsin çok anlamlı bir kelime olduğunu, hakeza aynı şeyin Kur'an'daki kullanımlar için de söz konusu olduğunu, daha önce örneklerle göstermiştik.





Çok anlamlılık, sözlükle sınırlı kalmıyor ki! O kelimeyle yapılan kavramsallaştırmalara ve o kelimeyle inşa edilen düşünce dünyasına bir biçimde yansıyor. İşte nefis kelimesinin çok anlamlılığı da, bizim düşünce dünyamıza, "çok katmanlı" nefis teorileriyle yansıdı.






Çok katmanlı nefis kavramsallaştırması, en çok irfan bilgi sisteminde yaygınlık kazandı. Bu bilgi sistemi, Kur'an'da kullanılan ibarelerin çağrışımıyla, nefsin hallerini şöyle sıraladı:





1. Nefs-i emmâre (emreden nefis).


2. Nefs-i levvâme (kınayan nefis).


3. Nefs-i mülhime (ilham eden nefis).


4. Nefs-i mutmaine (tatmin olan nefis).


5. Nefs-i raziyye (razı olan nefis).


6. Nefis-i merziyye (razı olunan nefis).


7. Nefs-i safiye (arınmış nefis).


Biri çıkar da bu kavramsallaştırmanın Kur'an'la bire bir örtüşmediğini söylerse, ona hayır denilemez. Zira Kur'an'da bu ifadeler kavram olarak yer almazlar.





Mesela nefs-i emmâre kavramsallaştırması, Kur'an'daki "inne'n-nefse le-emmaratun bi's-sui" (12: 53) ibaresinden ilhamla kotarılmıştır. Fakat ayette nefis bir "ıstılah" olarak kullanılmamıştır. İrfan ekolünün bu kavramsallaştırmasında, "nefis" sıradan bir kelime değil, bu okulun üzerine koskoca tezler yüklediği bir "ıstılah"tır. O bu anlamıyla artık bir tasavvuf terimidir. "Kur'ânî anlamıyla hiçbir alakası yoktur" denilemez,






fakat "Bu kavramsallaştırma Kur'an'a aittir" de denilemez.
Hiç şüphe yoktur ki, bir tasavvuf ıstılahı olarak "nefs" kelimesi kavramsallaştırılırken, kadim inanç sistemlerindeki "nefs" teorilerinden birçok şey alınmıştır. İrfan ekolündeki nefs tasavvuru, tıpkı "dört unsur" (anasır-ı erbaa) tasavvurunda olduğu gibi, İslâm irfanının saf ürünü değildir. Bu da ayrı bir konu.







Fakat bu tasnifin bize vereceği çok önemli bir şey var: Nefsin tıpkı sözlük anlamı gibi, mahiyeti de tek ve değişmez değildir. Halden hale giren "ben"dir. Tam burada nefsin "kalp" karşılığı yerine oturuyor.




Çünkü kalbin anlamı da bu: "İnkılab eden, bir kararda durmayan, halden hale giren." Hatırlayalım Efendimizin "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!" duasını.





Bu neyi gösteriyor: Nefsin etkilenen tabiatını. Aslında kalbe "kalp" denmesi mecazdır. Çünkü "kalp" maddi bedenin hayat merkezidir ve bastığı kanla bu hayatı tüm hücrelere iletir. Göz bu sayede görür, dil bu sayede söyler, kulak bu sayede işitir.




Tıpkı bunun gibi, bir de manevi bedenin merkezi olan kalp vardır. Onu "akl-ı selim" bağı ile imandan yana bağlarsanız, oradan aldığı ışığı manevi göze, kulağa, dile, dudağa, ele, ayağa yansıtır. Eğer onu akıl adlı bağ ile şeytandan yana bağlarsanız, karanlıkta kalır: Sahibi sağır, dilsiz ve kör olur.






Bu benzetmemizde "bağ" anlamına gelen aklın da "araç" makamında durduğu ortaya çıktı. Bir kararda durmayanı, sürekli devineni, halden hale geçen nefsi bağlayan bağ.
Bilinçli yapılan her hareket "nefsin" eylemidir. Bu eylemi bilinç belirlemez, aksine bilinci etkileyen odak belirler.






Bu ya bilinçaltıdır, ya bilinçüstüdür. Bilinçüstü bilinci iman ile etkiler. Bu imanın tahkiki arttıkça, bilinç bilinçaltına karşı bağımsızlaşır ve güçlenir. Güdüleri iyi terbiye edilmiş bir yarış atı gibi kullanan usta bir süvari olur.






Eğer bilinci etkileyen bilinçaltı ise, bilinç karanlığa odaklanmıştır. Çünkü içgüdüler bilinci esir alır. Şehvet, korku, öfke birer nimettir. Bu atla süvarinin yer değiştirdiği anlamına gelir. Bilincin amiri haline gelen içgüdüler, bilincin şeytanı olmuş demektir. Kur'an'ın ifadesiyle artık o "ben", ayartıcı benlik şeytanının uydusu haline gelir (43: 36).







Modern psikoloji işin içine işte bu noktada girer. Freud'un bilinçaltını putlaştıran "libido"su, tam bir emreden nefistir. Freud, nefs-i emarenin avukatlığını yapar. Ona karşılık Jung, bilinçüstünü savunur. Jung'un Dört Arketip'te yaptığı "Kehf suresi tefsiri", aslında içgüdülere karşı bilincin ve bilinçüstünün bir savunmasıdır.