Yalnızlık ve tek başına yaşama mânâlarına gelen halvet ve uzlet, bir anlamda, herhangi bir rehber ve mürşidin nezâretinde inzivâya çekilip vaktini ibâdetle geçirmekten ibarettir. Diğer bir tefsire göre ise o, kalbi bâtıl itikadlardan, karanlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hak'tan uzaklaştıran tahayyüllerden arındırarak, bütün mâsivâya (Hak'tan gayri her şey) karşı kapanıp letâifin dili ile Hak'la sohbetin değişik bir unvanıdır. Uzlet halvetin bir buudu, riyâzât da diğer buududur.
Halvetin ilk basamağı kırk günlük bir fasılla tamamlandığı için buna "Erbaîn çıkarma" da denmiştir. Mürşid ve rehber, mürîd ve mürîd namzedini halvete sokacakları zaman onu alır, odasına kadar götürür; orada duâ eder ve ayrılırlar. Mürid, yapayalnız kaldığı o hücrede âdeta bir îtikâf hayatı yaşar! Ölçülü yer, ölçülü içer.. ve gücü yettiğince, Allah'a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir; hattâ cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenmeden sürekli zikr u fikirle meşgul olur...
Halvet; halktan uzlet ve riyâzât buuduyla menşei çok eskilere dayanır ve hemen hemen tasavvuf yollarının hepsinde de mevcuttur. Hattâ bu hususu daha da ileriye götürüp enbiyâ-i izâm ile irtibatlandırmak da mümkündür.
Evet; başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere birçok nebî ve velînin uzlet ve halvetlerinden söz edilebilir. Ne var ki, sistem aynıyla alınmadığı, alınamadığı gibi, alındığı kadarıyla da orijini tam korunamadığından, değişik kalıplara ifrağ edilerek, az dahi olsa başkalaştırılmıştır. Hz. İbrahim'in "uzlet"i; Hz. Musâ'nın "erbaîn"leri, Hz. Mesih'in "riyâzât"ı, Sultan-ı Enbiyâ'nın "halvet"leri ve daha niceleri.. değişik şartlarda, değişik ortamlarda ve değişik karakterler üzerinde farklı tatbikatlarla farklılaşmış, mâhiyetleri kısmen değişmiş ve başkalaşmıştır. Zaten başka türlü de olamazdı; zirâ halvet, şahısların ruh yapıları, mizaçları, mezakları, karakterleri ve ruhanîliğe istidatlarıyla çok alâkalıdır. Bu itibarla, kime nasıl ve ne kadar halvet teklif edileceğini ancak kâmil mürşidler bilir.
İlk dönemlerinde Hz. Mevlânâ bir hayli "erbaîn" çıkarır. Mürşidini bulunca, halveti terk ve celveti ihtiyar eder ki; ondan evvel ve ondan sonra da pek çok kimse aynı yolu takip etmişlerdir.
Halvetin riyâzât buudu; nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve meâliye müştâk olan rûhu, kemâlât-ı insâniye semâlarına doğru şahlandırmaktır. Evet, ancak, riyâzât ile nefse gem vurulabilir; riyâzât ile o, kötü duygu ve tutkulardan vazgeçirilebilir; riyâzât ile teslimiyet ve inkıyâda zorlanabilir ve riyâzât ile mahviyet ve tevâzua alıştırılarak ayaklar altındaki topraklar hâline getirilebilir ki; güllere saksılık yapmanın yolu ve erkânı da budur:
خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ
كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ

"Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zirâ topraktan başkası güle mazhar olamaz."
Riyâzat yoluyla, hemen herkes belli lütuflara mazhar olabilir; kimileri ilim ile ahlâkı, ihlâs ile ameli tehzib ederek hem Hak'la hem de halkla muamelelerinde edep şuuruna ulaşır.. kimileri, sürekli kendilerini Rabbileriyle olan muamelelerinin gel-gitlerinde bulur ve bir lâhza ara vermeden O'na daha da yakınlaşma yollarını araştırır.. kimileri de, sert kabuğundan sıyrılan yusufçuk gibi hayatlarını, yeni ulaştıkları semâvî âlemlerin kelebekleri sayılan ruhâniler arasında sürdürür...
Halvette asıl olan, gönül gözünün aslâ ağyâra kaymaması ve gece-gündüz demeden Cenâb-ı Hakk'ın teveccühüne hazır olup beklemesidir. Bu bekleyiş aynı zamanda pasif bir bekleyiş de değildir. Bu bekleyiş kalbe akacak vâridâtı kaçırmama heyecanı içinde, gönül gözleri açık ve Hak'la halvet âdâbıyla geçirilen temkinli bir bekleyiştir. Bu mânâyı soluklayan Lâmekânî Hüseyin Efendi'nin şu sözleri ne hoştur:
Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca,
Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca.
İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur;
Ol âb-ı safâbahş ile bu desti dolunca.
Sen çık aradan hânesini sâhibine ver;
Bî-şek gelir Allah evine sen savulunca..
Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca!
Vâkıa Allah zamandan, mekândan münezzehtir ama, O'nun insanlarla alış-verişi de yine hep kalb yamaçlarında cereyan eder. Bu itibarla da kalbin zümrüt tepeleri, O'ndan gelecek tecelli dalgalarına her zaman açık ve hazır olmalıdır ki; Hazret-i Hakkı'nın ifâdesiyle:
"Kasrına nüzûl eyleye Sultan gecelerde..."
Cenâb-ı Hak bir yerde Hazret-i Dâvud'a (a.s.) şöyle buyurur: "O evi Benim için boşalt ki, Ben orada olayım." Bâzıları boşaltmayı, kalbin ağyâr düşüncesinden, yabancı mülâhazalardan ve O'nu nazara almadan, âlemle gereksiz münasebetlerden arındırma ve uzaklaştırma şeklinde anlamışlardır. Hazret-i Mevlânâ'nın bir hoş sözü de burada düşünce ufkumuza bir ziyâ gibi düşer:
قَعرْ چِـه بَگُُزِيد هَركِه عَاقِلَسْـت
زَانكِه دَر خَلْوَتْ صَفَاهَاي دِلَسـت
ظُلْمَت چِه بِهْ كِه زِ ظُلْمتهَايِ خَلق
سَر نَبَردْ آن كَس كِه گِيرَد پَاي خَلْق
خَلْوَت اَزْ اَغْيار بَـايَد نَـه زِيَـار
پُوسْـتِين بَهرِ دَيْ آمـد نَـه بَهَار

"Akıllı olan, kuyu dibini seçmiştir; zirâ halvette gönül safâsı vardır. Kuyu dibinin zifiri karanlığı, halkın zulmetinden iyidir. Halkın ayağını tutan kimse baş alıp getirememiştir; yâni nihâyete erip sırra muttali olamamıştır. Halvet ağyâra karşı lâzımdır, yâr'a karşı değil; kürk kış için gereklidir, bahar için değil..."
Halvetten murâd, kalb hânesini ağyârdan temizleyip yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde Hak'la beraber bulunan ruhlar ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukabil, bütün ömrünü halvette geçirdiği halde, kalbini ağyârdan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti de bir aldanmışlıktır ve beyhûdedir.
Aslında mâverâî bir halvette, halktan tecerrüd ve uzlet yoktur. Böyle bir halvette insan, Mevlânâ'nın ifâdesiyle, bir pergel gibi, ayağının biri lâhût ufkunda, diğeri de nâsût kutbunda, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşar ki, enbiyâ ve asfiyâ kuşağında bilinen halvet de işte bu halvettir. Cenâb-ı Hak, Dâvud'a (a.s.): "Yâ Dâvud nen var, böyle halktan ayrılıp yalnızlığı ihtiyâr ediyorsun?" buyurur. Hazret-i Dâvud: "Yâ Rabbi halkı Senin için terk ediyorum" der. Cenâb-ı Hak O'na: "Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve ihvânından ayrılmamaya bak ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!" ferman eder. Yâni, mâdem ki hedefin Biziz ve mâdem ki, azmin köyümüzedir, sakın gönlünü Bizden gayrisine açma.!
اَللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتَنَا خَيْرًا مِنْ عَلاَنِيَتِنَا وَأَحْسِنْ عَلاَنِيَتَنَا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَصْحَابِهِ ذَوِي الصِّدْقِ وَاْلإِحْسَانِ
Sızıntı, Ocak 1993