Sayfa 1/3 123 SonSon
23 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz

    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad Risalesi

    Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.



    وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰۤى اُولِى اْلاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ 1

    İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

    BİRİNCİSİ
    Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

    İKİNCİSİ
    Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarf


    Not
    Dipnot-1
    “Eğer o meseleyi Peygambere ve mü’minlerden ihtisas ve salâhiyet sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” Nisâ Sûresi, 4:83.



    Arabî: Arapça bid’a: dine zarar verici yenilikler (bk. b-d-a)
    cihet: yön, taraf dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
    gark olma: boğulma hadd: sınır, yetki
    haddi tecavüz: çizgiyi aşma, ileri gitme hengâm: zaman, ân
    himmet: çalışma, gayret gösterme ihyâ: diriltme, canlandırma (bk. ḥ-y-y)
    ikame: yerleştirme istilâ: yayılma
    içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d) kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı (bk. s-l-m)
    kat’î: kesin kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
    kut: gıda kâr-ı akıl: aklın kabul edeceği iş
    mesele-i içtihadiye: içtihadla ilgili mesele (bk. c-h-d) muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış
    muharrip: tahripçi, bozguncu mukaddem: evvel, önce (bk. ḳ-d-m)
    mâni: engel münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler (bk. n-k-r)
    nam: ad risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
    sarf etmek: harcamak seddedilme: kapatılma
    tahribat: yıkıp yok etmeler, bozmalar tezelzül: sarsıntı
    zaruriyât: dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen işler âdât-ı ecânib: yabancı örf ve âdetler



    Benzer Konular
    Sorularla Sözler: 340. Bölüm (Yirmi Yedinci Söz /12)
    Sorularla Sözler: 340. Bölüm (Yirmi Yedinci Söz /12) Devami...
    Sorularla Sözler: 337. Bölüm (Yirmi Yedinci Söz /9)
    Sorularla Sözler: 337. Bölüm (Yirmi Yedinci Söz /9) Devami...
    Yirmi Beşinci Sözün zeyillerinden olan Yedinci Şuâ?nın Birinci Makamının On Yedinci M
    Yirmi Beşinci Sözün zeyillerinden olan Yedinci Şuâ?nın Birinci Makamının On Yedinci M Devami...
    Yirmi Yedinci Lem'a
    Yirmi Yedinci Lem'a Yirmi Yedinci Lem’a Eskişehir Mahkeme Müdafaasıdır. Tarihçe-i Hayat’ta neşredilmiştir.
    Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmının Yedinci İşaretini biraz açar mısı
    Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmının Yedinci İşaretini biraz açar mısı Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmının Yedinci İşaretini biraz açar mısınız? Devami...
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 647

    etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir.

    ÜÇÜNCÜSÜ


    Nasıl ki, çarşıda, mevsimlere göre birer metâ mergub oluyor, vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi.

    Ve Selef-i Salihîn asrında ve o zamanın çarşısında en mergub metâ, Hâlık-ı Semâvât ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

    İşte, o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i marifet alır, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakîn idi ki kisbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana... İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid,

    Hâlık-ı Semâvat ve Arz: gökleri ve yeri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri (bk. ṣ-l-ḥ)
    ahval: haller, durumlar bid’akârâne: dine zarar verecek yeni âdetleri dine maletmeye çalışarak (bk. b-d-a)
    celb olma: çekilme cereyan etme: meydana gelme
    ders-i marifet: Allah’ı tanıma ve bilme dersi (bk. a-r-f) efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)
    fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r) fıtrî: yaratılıştan, doğal (bk. f-ṭ-r)
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) heveskârâne: hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde
    hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hıyanet: hainlik
    istidad-ı ihzarî: istidat geliştirici ön hazırlık (bk. a-d-d; ḥ-ḍ-r) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
    istinbat: gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
    içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisâne: samimi ve sâfi bir inanç ve niyetle yapılmış içtihadlar (bk. c-h-d; ṣ-f-y) içtimaiyât-ı beşeriye: insanlığın sosyal hayatları (bk. c-m-a)
    içtimaiyât-ı insaniye: insanlığın sosyal hayatları (bk. c-m-a) kelâm: söz (bk. k-l-m)
    kisbsiz: çalışmadan marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler
    medeniyet-i beşeriye: insanlığın medeniyeti mergub: rağbet edilen, beğenilen
    metâ: kıymetli eşya, mal meşher: sergi
    muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muhavere: karşılıklı konuşma
    müncezib: tutulmuş müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)
    müteveccih: yönelmiş nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
    nazariyat: nazariyeler, teoriler (bk. n-ẓ-r) nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru (bk. n-v-r; n-b-e)
    revaç: kıymet, değer saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
    selef: sahabe ve tabiin gibi ilk örnek Müslüman nesil sûk: çarşı
    taallüm etmek: öğrenmek (bk. a-l-m) telkin: zihinde yer ettirme, fikir aşılama
    tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) teveccüh: yönelme
    teşhir: sergileme vakit be vakit: zaman zaman
    vesâil: vesileler, sebepler vukuat: olaylar
    yakîn: kesin ve doğru bilgi (bk. y-ḳ-n) âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r; a-l-m)
    âlem: dünya (bk. a-l-m) şuursuz: farkına varmadan (bk. ş-a-r)


    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 648

    içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

    Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler mâneviyâta karşı yabanîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfz edip âlimlerle mübahase eden Süfyan ibni Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyanın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü, Süfyanın iptidâ-yı tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyyâ olur, nurlanır, herşeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevağğulü derecesinde, istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış; ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, “Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

    DÖRDÜNCÜSÜ

    Nasıl ki, bir cisimde, neşvünemâ için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise—çünkü dahildendir—vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsi için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine Selef-i Salihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyâtı terk


    Avrupa: (bk. bilgiler) Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri (bk. ṣ-l-ḥ)
    Süfyan ibni Uyeyne: (bk. bilgiler) dahil: içeri
    efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) felsefe-i tabiiye: yaratılışı ve herşeyi tabiata dayandıran felsefe (bk. ṭ-b-a)
    fünun-u hazıra: günümüz ilimleri hariç: dışarı
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) himmet: çalışma, gayret gösterme
    hıfzetme: ezberleme (bk. ḥ-f-ẓ) imtisal: uyma
    inkısam: bölünme, parçalanma inâyet: dikkat, gayret, özen (bk. a-n-y)
    iptidâ-yı tahsil-i fıtrî: fıtrî, doğal öğrenimin başlangıcı (bk. f-ṭ-r) irade-i içtihad: içtihad etme arzusu, isteği (bk. r-v-d; c-h-d)
    istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
    içtihad-ı şer’î: şeriat hükümlerine dayanarak yapılan içtihad (bk. c-h-d; ş-r-a) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    kulûb: kalpler mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
    medeniyet-i Avrupa: Avrupa medeniyeti meyil: eğilim, yönelme
    meyl-i tevessü: genişleme eğilimi meylü’t-tevessü: genişleme eğilimi
    mübahase: karşılıklı konuşma, fikir belirtme, sohbet müheyyâ: hazır
    müçtehid: Kur’an ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d) nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
    neşvünemâ: büyüme ve gelişme nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
    nûrun alâ nûr: nur üstüne nur, iyiden de iyi (bk. n-v-r) sinn-i temyiz: iyi ile kötüyü farketme yaşı olan yedi yaşı
    tahakküm: zorla hükmetme, zorbalık (bk. ḥ-k-m) tahsil: elde etmek, öğrenmek
    takvâ-yı kâmile: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y; k-m-l) tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)
    tasallut: musallat olma, sataşma tefennün: bir ilimde uzmanlaşma
    tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tevağğul: aşırı derecede dalma, meşgul olma
    tevessü: genişleme, yayılma tevsi: genişletme, yayma
    ulûm-u arziye: insanların bilgi ve tecrübelerinin ürünü olan ilimler (bk. a-l-m) zaruriyât: dince yapılması zorunlu işler, emirler
    zaruriyât-ı diniye: dince yapılması zorunlu işler, emirler şerâit-i hayat-ı dünyeviye: dünya hayatının şartları (bk. ş-r-a; ḥ-y-y)
    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 649

    eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.

    BEŞİNCİSİ

    Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer’iye dahi, onun ahkâm-ı mesturesini izhar ettiğinden, semâviyedirler.

    Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte, şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arziyedir, semâvî değildir.

    İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar; ikinci derecede, âhirete vesile olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.

    Üçüncüsü: 1 اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani, “Zaruret haramı helâl derecesine getirir.” İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara


    Not
    Dipnot-1 el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2:35.



    ahkâm: hükümler, kurallar (bk. ḥ-k-m) ahkâm-ı mesture: gizli hükümler (bk. ḥ-k-m)
    arziye: dünyalıların kendisine ait felsefe-i maddiye: herşeyi maddede arayan felsefe
    gayr-ı meşru: dine aykırı (bk. ş-r-a) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haram: dinen yapılması yasaklanmış şey (bk. ḥ-r-m) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
    hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) helâl: dinen yapılmasına izin verilmiş şey
    hikmet: sebep, fayda (bk. ḥ-k-m) icab: gerektirme, lüzum (bk. v-c-b)
    icad: var etme, vücuda getirme (bk. v-c-d) ikame: yerleştirme
    illet: asıl sebep, maksat irade-i içtihad: içtihad etme arzusu, isteği (bk. r-v-d; c-h-d)
    içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d) içtihadât: dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur’ân ve hadisten hükümler çıkarma (bk. c-h-d)
    içtihadât-ı şer’î: şeriat hükümlerine dayanarak yapılan içtihatlar (bk. c-h-d; ş-r-a) kaide: kural, prensip
    kasretmek: kısaltmak küllî: genel, umumî (bk. k-l-l)
    maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) medar: sebep, vesile
    meylü’t-tevsi: genişletme eğilimi meşakkat: sıkıntı, zorluk, zahmet
    nazar: görüş, bakış (bk. n-ẓ-r) nazar etmek: bakmak (bk. n-ẓ-r)
    nokta-i nazar: bakış noktası (bk. n-ẓ-r) ruh-u şeriat: şeriatın ruhu (bk. r-v-ḥ; ş-r-a)
    ruhsat: izin, müsaade ruhsat-ı şer’iye: dinin verdiği izin (bk. ş-r-a)
    saadet: mutluluk saadet-i dünyeviye: dünya hayatındaki mutluluk
    saadet-i uhreviye: âhiret hayatındaki mutluluk (bk. e-ḫ-r) semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî (bk. s-m-v)
    su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı (bk. ḫ-y-r) tahrip: yıkıp yok etme, bozma
    tevcih etme: yöneltme vücud: varlık (bk. v-c-d)
    vücud-u İslâmiye: İslâmiyetin bedeni (bk. v-c-d; s-l-m) yabanî: yabancı
    zaruret: zorunluluk, mecburiyet âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
    âlûde: bulaşmış, karışmış şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a)
    şer’î: şeriatla ilgili (bk. ş-r-a)
    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 650

    medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-i şeriatçe aleyhinde câridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su‑i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.”

    İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

    Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.

    Birincisi: “Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin.

    İkinci sebep: “Hutbe, bazı suver-i Kur’âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm


    Arabî: Arapça Hâlık: yaratıcı, Allah (bk. ḫ-l-k)
    ahkâm: hükümler, kurallar (bk. ḥ-k-m) ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
    ahkâm-ı şer’iye: dinin hükümleri (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) arz: yer
    arziye: dünyalıların kendisine ait avâm-ı Müslimîn: Müslüman halk tabakası (bk. s-l-m)
    beliyye-i âmme: yaygın hâle gelmiş belâlar, hastalık câri: geçerli
    ehl-i içtihad: içtihad etme seviyesinde olan âlimler (bk. c-h-d) felsefî: felsefeyle ilgili
    gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) gayr-ı meşru: dine aykırı (bk. ş-r-a)
    haram: dinen yapılması yasaklanmış şey (bk. ḥ-r-m) helâl: dinen yapılmasına izin verilmiş şey
    hevesî: arzu ve isteklerle ilgili ibâd: kullar (bk. a-b-d)
    ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d) istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)
    izn-i mânevî: mânevî izin (bk. a-n-y) içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
    lisan: dil makam-ı âli: yüce makam
    malûm: bilinen (bk. a-l-m) mazur: özürlü, mazeretli
    medar: sebep, dayanak noktası merdud: reddedilmiş, geri çevrilmiş
    meyil: istek, arzu, eğilim millet-i İslâm: İslâm milleti, Müslümanlar (bk. s-l-m)
    minber: câmide hutbe okunan yer muamele: davranış, iş
    müptelâ: bağımlı, tutkun müsellemât: dinin herkesçe kabul edilmiş esasları (bk. s-l-m)
    nasihat: öğüt ruhsat: izin, müsaade
    semâvat: gökler (bk. s-m-v) semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî (bk. s-m-v)
    siyaset-i hazıra: günümüz siyaseti su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı (bk. ḫ-y-r)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) suver-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûreleri
    talâk: boşama tasarruf: kullanma, faaliyet (bk. ṣ-r-f)
    tasarrufât: işler ve uygulamalar (bk. ṣ-r-f) tatlik etmek: boşamak
    tebliğ: bildirme (bk. b-l-ğ) tefhim: anlatma
    tevellüt: doğma, meydana gelme teşkil etme: oluşturma
    ulema-i şeriat: din âlimleri (bk. a-l-m; ş-r-a) umur: işler
    vahy-i İlâhî: Allah tarafından vahiy ile gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y; e-l-h) vaki: olmuş
    vesvese-i siyasiye: siyasî şüphe ve kuruntular
    vesvese-i şeyâtîn: şeytanların verdiği şüphe ve kuruntular
    zarurat: zorunluluklar, mecburiyetler zaruret: zorunluluk, mecburiyet
    zaruriyât: dince yapılması zorunlu olan emirler, işler şer’î: dine uygun (bk. ş-r-a)
    şeytanet: şeytanlık şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler (bk. ş-a-r; s-l-m)


    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 651

    olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer’iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesiHAŞİYE-1 belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?

    ALTINCISI

    Selef-i Salihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfi bir nur alıp hâlis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zorla görebilirler.

    Eğer desen: Sahâbeler de insandırlar; hatadan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatin medarı, Sahâbelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler”1 diye ittifak etmişler.


    Not
    Haşiye-1 İ’câza dair olan Yirmi Beşinci Söz, Kur’ân’ın hakikî tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

    Dipnot-1 İbni Hibbân, es-Sahîh 10:477; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1:153; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 2:181, 6:499.



    Arş-ı Âzam: Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
    Sahâbe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri (bk. ṣ-l-ḥ)
    ahkâm: hükümler, kurallar (bk. ḥ-k-m) ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye: İslâmın kesinleşmiş hüküm ve esasları (bk. ḥ-k-m; s-l-m)
    ahkâm-ı kudsiye: kutsal hükümler (bk. ḥ-k-m; ḳ-d-s) ahkâm-ı şeriat: şeriatın hükümleri, esasları (bk. ḥ-k-m; ş-r-a)
    asr-ı Sahâbe: Sahabelerin (r.a.) yaşadığı dönem asr-ı hakikat: gerçekler asrı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    asr-ı nur: nurlu asır (bk. n-v-r) avâm-ı nâs: sıradan halk tabakası
    ehl-i içtihad: içtihad eden kimseler (bk. c-h-d) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
    hafız: Kur’ân’ı ezberleyen (bk. ḥ-f-ẓ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haramiyet: haramlık, dince yapılmasına izin verilmeyen (bk. ḥ-r-m) hasıl olma: meydana gelme
    hatip: hutbe okuyan (bk. ḫ-ṭ-b) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hilâf: yalan, yanlış hutbe-i Arabiye: Arapça hutbe (bk. ḫ-ṭ-b)
    hâli: uzak hâlis: samimi, içten (bk. ḫ-l-ṣ)
    ihtar: hatırlatma, uyarı imtisal: uyma
    ittifak: birleşme, birlik içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
    iştiyak: çok kuvvetli arzu ve istek i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
    i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) katl: öldürme
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan: dil
    malûm: bilinen (bk. a-l-m) mesâil-i dakika: ince ve hassas meseleler (bk. m-s̱-l)
    meâl-i icmâli: kısa anlam (bk. c-m-l) mukabil: karşılık
    müfehhimâne: anlatarak mühmel: ihmal edilmiş, terk edilmiş
    müstahsen: güzel karşılanan, beğenilen (bk. ḥ-s-n) müçtehidîn-i izâm: büyük içtihad sahipleri (bk. c-h-d)
    nazariyât-ı şer’iye: dinin teori düzeyinde olup kesinleşmemiş hususları (bk. n-ẓ-r; ş-r-a) nesâyih-i hafiye: gizli nasihatler, dersler
    rükün: esas, şart (bk. r-k-n) suver-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûreleri
    sâfi: temiz, duru, katıksız (bk. ṣ-f-y) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)
    tabirat: tabirler, ifadeler(bk. a-b-r) tahrik etmek: harekete geçirmek
    tezkir: hatırlatma, ikaz etme umde: kural, prensip
    umumiyetle: genellikle vâzıh: açık, âşikâr
    vücub: kesinlik, farz olma (bk. v-c-b) âdil: adaletli (bk. a-d-l)
    âmi: cahil ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler


    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 652

    Elcevap: Evet, Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb’ın derekesinden, âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

    Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziya-yı sohbetiyle nurlanan Sahâbeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrafat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak; ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mirac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle içtimaât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka—ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde—elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’îdir, zarurîdir, şüphesizdir.

    Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alınmaz.






    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)
    Fahr-i Risalet: peygamberliğin övünç kaynağı olan Peygamberimiz (a.s.m.) (bk. r-s-l) Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)
    Müseylime-i Kezzâb: (bk. bilgiler) Sahâbe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
    ahkâm-ı şer’iye: şeriatın hükümleri, esasları (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) bilhassa: özellikle
    cevher: kıymetli taş; asıl, öz derece-i sıdk: doğruluk derecesi (bk. ṣ-d-ḳ)
    dereke: aşağı seviye ekseriyet-i mutlaka: tam ve kesin çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)
    esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı ferş: yer
    hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hazine-i âliye: yüce hazine hissiyât-ı ulviye: yüce duygular
    hâhişger: arzulu, istekli ihtiyar: tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)
    itimad etmek: güvenmek içtimaât-ı insaniye: insanlığın sosyal hayatları (bk. c-m-a)
    kat’î: kesin kizb: yalan
    küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) marifet: bilgi (bk. a-r-f)
    maskara-âlûd: gülünç duruma düşmüş medar-ı fahr: övünme sebebi
    mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk ve huy güzelliği (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) mirac-ı suud: yükselme merdiveni (bk. a-r-c)
    muvafık: uygun muzahrafat: süslü yalan sözler
    mübahat: iftihar edici bir güzellik müştak: çok istekli, aşık
    perestiş: aşırı derecede değer veren revaç: değer, kıymet
    rivâyet: nakletme sukut: düşüş, alçalış
    sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) talip: istekli (bk. ṭ-l-b)
    tebliğ: bildirme (bk. b-l-ğ) terakki: ilerleme, yükselme
    zarurî: zorunlu, mecburi ziya-yı sohbet: sohbet ışığı
    âli: yüce âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
    şems-i Nübüvvet: peygamberlik güneşi (bk. n-b-e) şâşaa-i cemâl: gösterişli güzellik (bk. c-m-l)


    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 653

    Hâtime
    ASIRLARA GÖRE şeriatler değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatler, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyadan sonra, şeriat‑i kübrâsı her asırda her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlere ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

    Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şeriatler değişir; milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer’iyenin teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.

    Enbiya-yı sâlife zamanında tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatler, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt’ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatler bulunurmuş. Sonra, Âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya iptidaî derecesinden idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok inkılâbat ve ihtilâtatla akvâm-ı beşeriye birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şeriatle amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriate ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir. Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir. Eğer, beşerin ekseriyet-i mutlakası, bir mekteb-i âlinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i âlem o hale müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

    Eğer desen: Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

    Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vâciptir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir;



    Hâtemü’l-Enbiya: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m) (bk. n-b-e) ahkâm: hükümler, esaslar (bk. ḥ-k-m)
    ahkâm-ı şer’iye: şeriatın hükümleri, esasları (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) ahvâl-i beşeriye: insanların halleri, durumları
    akvâm-ı beşeriye: insan kavimleri, toplulukları bedeviyet: göçebelik
    beşer: insanlar efkârca: fikir ve düşünce bakımından (bk. f-k-r)
    ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) enbiya-yı sâlife: daha önce gelmiş peygamberler (bk. n-b-e)
    hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hal-i âlem: dünya hali, insanların şimdiki durumu (bk. a-l-m)
    hâtime: sonuç, son bölüm idadiye: hazırlığa ait; ortaöğretim seviyesi
    ihtilâtat: karışıklıklar inkılâbat: değişiklikler
    iptidaî: basit, ilkel; ilköğretim seviyesi istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
    kâfi: yeterli mekteb-i âli: yüksek okul (bk. k-t-b)
    mezhep: dinde tutulan yol (bk. ẕ-h-b) mezâhib: mezhepler, tutulan yollar (bk. ẕ-h-b)
    mizaç: tabiat, yaratılış, bünye muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
    muhtelif: çeşitli, değişik muvafık: uygun
    muzır: zararlı seciye: huy, karakter
    taaddüt etmek: çoğalmak, artmak tabakat-ı beşeriye: insan tabakaları
    tahavvül: değişme tarz-ı hayat-ı içtimaiye: toplum hayatının şekli (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
    tebeddül: değişme teferruat: ayrıntılar
    terakki: yükselme tevhid: birleştirme (bk. v-ḥ-d)
    vâcip: zorunlu, gerekli (bk. v-c-b) Âhirzaman Peygamberi: son peygamber olan ve dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. e-ḫ-r)
    şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a) şeriat-ı kübrâ: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r)


    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 654

    tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâciptir, başka hükmü yoktur”?

    İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheplere hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyenin tensibiyle İmam-ı Şâfiîye ittibâ eden, ekseriyet itibarıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemaati birtek vücut hükmüne getiren hayat-ı içtimaiyede nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kàdıu’l-Hâcâtta kendi derdini söylemek ve hususî matlubunu istemek için, imam arkasında Fâtihayı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmam-ı Âzama ittibâ edenler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid olduğundan, bir cemaat bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umum namına söyler; umum, kalben onu tasdik ve rapt-ı kalb edip, onun sözü umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

    Hem meselâ, madem şeriat, tabiatın tecavüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette, ekser etbâı köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî mezhebine göre, kadına temasla abdest bozulur, az bir necaset zarar verir. Ekseriyet itibarıyla hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medenî şeklini alan insanlar ittibâ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetvâ var.

    İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maişet itibarıyla,


    Hanefî: amelde İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye uyup bu mezhepten olanlar (bk. bilgiler) ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
    amele: işçi ayn-ı hak: doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    bedevîlik: göçebelik cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
    dergâh-ı Kâdıu’l-Hâcât: bütün ihtiyaçları karşılayan Allah’ın yüce katı (bk. ḥ-v-c) dirhem: üç grama denk olan eski bir ağırlık ölçüsü birimi
    ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
    ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) ekserî: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
    etbâ: halk fetvâ: dinî hüküm, karar
    hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
    hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m) iltizam: taraftarlık
    itibarıyla: özelliğiyle ittibâ: uyan, tabi olan
    mahz-ı hikmet: hikmetin ta kendisi (bk. ḥ-k-m) maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
    matlub: istek (bk. ṭ-l-b) mekruh: istenmeyen, hoş karşılanmayan
    mess-i nisvan: kadınlara dokunma mezheb-i Hanefî: İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin kurduğu mezhep (bk. bilgiler)
    mezhep: dinde tutulan yol (bk. ẕ-h-b) mübah: yapılması da yapılmaması da bir olan
    müstaid: yetenekli, kabiliyetli (bk. a-d-d) nam: ad
    nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) necaset: pislik
    nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nim-bedevî: yarı bedevî, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı
    nim-medenî: yarı medenî nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)
    nâkıs: eksik, noksan rapt-ı kalb: kalben bağlanma
    sed çekmek: tıkamak, kapamak sünnet: hoş karşılanan, yararlı (bk. s-n-n)
    taaddüt: çoğalma, birden fazla olma tabiat: yaratılış, karakter, mizaç (bk. ṭ-b-a)
    tarz-ı maişet: geçim şekli (bk. a-y-ş) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
    tecavüzât: haddi aşmalar, saldırılar tensib: uygun görme (bk. n-s-b)
    tâdil etmek: düzeltmek, ıslah etmek umum: herkes, genel
    vâcip: zorunlu, gerekli (bk. v-c-b) İmam-ı Âzam: (bk. bilgiler)
    İmam-ı Şâfiî: (bk. bilgiler) Şâfiî: İmam-ı Şâfiî’nin kurduğu mezhepten olanlar (bk. bilgiler)


    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Yedinci Söz - Sayfa 655

    ecnebî kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan, san’at ve maişet itibarıyla tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için, şeriat onların hakkında o tecavüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temas etme. Namazını iptal eder, bulaşma” mânevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Amma o efendi, namuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimaiyesi itibarıyla, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebî kadınlara temasa müptelâ değil; mülevves şeylerle, nezafet-i medeniye namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için, şeriat, mezheb-i Hanefî namıyla ona şiddet ve azimet göstermemiş, ruhsat tarafını gösterip hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuşsa abdestin bozulmaz; hicab edip kalabalık içinde suyla istinca etmemenin zararı yoktur; bir dirhem kadar fetvâ vardır” der, onu vesveseden kurtarır.

    İşte, denizden iki katre, sana misal... Onlara kıyas et. Mizan-ı Şa’rânî mizanıyla, şeriat mizanlarını bu suretle muvazene edebilirsen et.

    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَناَۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 1
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ فِيهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَاۤئِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَاۤئِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ فِيهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ فِى مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالاَتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ فِيهِ لَطَاۤئِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ ِلاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلاَّلِى مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِنِينَ صَوْتاً فِى اِعْلاَنِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالاَتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ فِيهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ



    Not
    Dipnot-1

    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.


    Mizan-ı Şa’rânî: İmam Şa’rânî’nin yazdığı dört mezhebin birleştiği ve ayrıldığı tarafları konu alan eser (bk. bilgiler – Şa’rânî) ahlâk-ı umumiye: genel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ)
    azimet: takvâ ile günahlardan şiddetle kaçınma dirhem: üç grama denk olan eski bir ağırlık ölçüsü birimi
    ecnebî: yabancı fetvâ: dinî hüküm, karar
    hicap: utanma ihtilât: karışıp görüşme
    istinca: pislikten temizlenme itibarıyla: özelliğiyle
    katre: damla maişet: geçim, yaşayış (bk. a-y-ş)
    mezheb-i Hanefî: İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin kurduğu mezhep (bk. bilgiler) mizan: terazi
    muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mülevves: kirli, bulaşık
    müptelâ: tutkun, düşkün nam: ad
    nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nezafet-i medeniye: medenî temizlik
    ruhsat: izin, müsaade sadâ-yı semâvî: İlâhî ses (bk. s-m-v)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabiat: yaratılış, karakter, mizaç (bk. ṭ-b-a)
    tecavüz: haddi aşma, saldırma tecavüzât: tecavüzler, haddi aşmalar
    vesvese: şüphe, kuruntu âdât-ı içtimaiye: toplum örf ve âdetleri (bk. c-m-a)
    şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a)

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •