Sayfa 1/3 123 SonSon
28 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz

    Yirmi Üçüncü Söz

    Şu Sözün iki Mebhası vardır.



    لَقَدْ خَلَقْناَ اْلاِنْسَانَ فِىۤ اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ 1

    Birinci Mebhas

    İMANIN binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.

    BİRİNCİ NOKTA

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at‑ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz. Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki, bazan, antika olan bir san’at bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte, öyle antika bir san’at,


    Not
    Dipnot-1 “And olsun ki, Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik-ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna.” Tîn Sûresi, 95:4-6.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Sâni-i Zülcelâl: yüceliği ve haşmeti sonsuz olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)</td><td>beyan: açıklama (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>ehil: lâyık</td><td>esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı</td></tr><tr><td>fâniye: gelip geçici (bk. f-n-y)</td><td>hayat-ı hayvanî: hayvanî hayat (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>intisap: bağlanma (bk. n-s-b)</td><td>kat’ etmek: kesmek</td></tr><tr><td>küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)</td><td>kıymettar: değerli</td></tr><tr><td>mebhas: bahis, konu</td><td>mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>muvakkat: geçici</td><td>müsavi: eşit</td></tr><tr><td>nisbet etme: bağlama (bk. n-s-b)</td><td>nukuş-u esmâ-i Rabbâniye: Allah’ın güzel isimlerinin nakışları (bk. n-ḳ-ş; s-m-v; r-b-b)</td></tr><tr><td>nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n)</td><td>san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)</td></tr><tr><td>san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h)</td><td>sır: gizem, gizli gerçek </td></tr><tr><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td><td>tezahür: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r) </td></tr><tr><td>zulmet-i küfür: inkâr karanlığı (bk. ẓ-l-m; k-f-r)</td><td>zâile: geçip giden (bk. z-v-l)</td></tr><tr><td>âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi</td></tr></tbody></table>

    Benzer Konular
    Sorularla Sözler: 231. Bölüm (Yirmi Üçüncü Söz /14)
    Sorularla Sözler: 231. Bölüm (Yirmi Üçüncü Söz /14) Prof. Dr. Alaaddin Başar hocamızla gerçekleştirdiğimiz Sorularla Sözler programımızın bu bölümünde Yirmi Üçüncü Söz'den soruları cevaplamaya devam ediyoruz. Devami...
    Sorularla Sözler: 223. Bölüm (Yirmi Üçüncü Söz /8)
    Sorularla Sözler: 223. Bölüm (Yirmi Üçüncü Söz /8) Prof. Dr. Alaaddin Başar hocamızla gerçekleştirdiğimiz Sorularla Sözler programımızın bu bölümünde Yirmi Üçüncü Söz'den soruları cevaplamaya devam ediyoruz. Devami...
    Yirmi Üçüncü Lem'a
    Yirmi Üçüncü Lem'a <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content="">&l
    yirmi üçüncü söz birinci nokta
    yirmi üçüncü söz birinci nokta 1 2 Birinci mebhas İmanın binler mehasininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyan ederiz. BİRİNCİ N
    Otuz Üçüncü Söz´ün Yirmi Üçüncü Pencere'sini izah eder misiniz?
    Otuz Üçüncü Söz´ün Yirmi Üçüncü Pencere'sini izah eder misiniz? Otuz Üçüncü Söz´ün Yirmi Üçüncü Pencere'sini izah eder misiniz? Devami...
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 418

    antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.

    İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.

    Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.

    Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)</td><td>bâki: kalan kısım (bk. b-ḳ-y)</td></tr><tr><td>cihet: yön </td><td>cilve: yansıma (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>cüz’î: az (bk. c-z-e)</td><td>esbab: sebepler (bk. s-b-b)</td></tr><tr><td>esmâ: isimler (bk. s-m-v)</td><td>hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>hârika-pîşe: olağanüstü işler yapan</td><td>hünerver: becerikli</td></tr><tr><td>intisap: bağlanma (bk. n-s-b)</td><td>izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>kalb etmek: dönüştürmek</td><td>kat’-ı intisap: mensubiyet bağını kesme (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>kerem: lütuf, ikram, iyilik (bk. k-r-m)</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)</td><td>madde-i hayvaniye: hayvanî madde (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellikler, insanın içyapısı</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>masnû: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)</td><td>medar: eksen, vesile</td></tr><tr><td>misafir-i Rabbânî: Allah’ın misafiri (bk. r-b-b)</td><td>misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>muhatab-ı İlâhî: Allah’a muhatap olan (bk. ḫ-ṭ-b; e-l-h)</td><td>mu’cize-i kudret: Allah’ın sonsuz kudretiyle bir mu’cize eseri olarak yarattığı şey (bk. a-c-z; ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>mânidar: anlamlı (bk. a-n-y)</td><td>müteveccih: yönelik</td></tr><tr><td>mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n)</td><td>nazik: ince, zarif</td></tr><tr><td>nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b)</td><td>nukuş-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın güzel isimlerinin nakışları (bk. n-ḳ-ş; s-m-v; e-l-h)</td></tr><tr><td>nur-u iman: iman nuru, aydınlığı (bk. n-v-r; e-m-n)</td><td>nâzenin: ince, nazik, nazlı</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)</td><td>san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)</td></tr><tr><td>sukut etme: düşme, alçalma</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>süflî: aşağı</td><td>tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a)</td></tr><tr><td>tefessüh: bozulma, kokuşma</td><td>tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>teşhir edilme: sergilenme</td><td>yad etmek: anmak </td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âli: yüce</td></tr><tr><td>âsâr-ı san’at: san’at eserleri (bk. ṣ-n-a)</td><td>âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkes Ona muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna (bk. ṣ-m-d)</td></tr><tr><td>şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 419

    İKİNCİ NOKTA

    İman nasıl ki bir nurdur; insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada

    1 اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille beyan ederiz. Şöyle ki:

    Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti.

    Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, “Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. “Eyvah, şu fener başıma belâdır” dedim.

    Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, herşeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. “Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân” diyerek,


    Not
    Dipnot-1 “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>azîm: büyük (bk. a-z-m)</td><td>beyan: açıklama (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>cazibedar: çekici</td><td>dağdağa: sıkıntı, gürültü</td></tr><tr><td>dâhiye: korkunç belâ</td><td>el-hamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân: iman nuru için Allah’a hamd olsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; n-v-r; e-m-n)</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hayvanat-ı ehliye: evcil hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>istimal etmek: kullanmak</td><td>kesif: yoğun</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserleri (bk. k-t-b; ṣ-m-d)</td><td>mezar-ı ekber: çok büyük mezar (bk. k-b-r)</td></tr><tr><td>mukabil: karşılık</td><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>mûnis: cana yakın</td><td>müstakbel: gelecek zaman</td></tr><tr><td>nur: aydınlık, ışık (bk. n-v-r)</td><td>nuranî: nurlu (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>nüzhetgâh: gezi ve dinlenme yeri (bk. n-z-h)</td><td>seyrangâh: gezi ve seyir yeri</td></tr><tr><td>tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)</td><td>taht-ı riyasetinde: başkanlığı altında</td></tr><tr><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td><td>vakıa: olay</td></tr><tr><td>vâkıa-i hayaliye: hayalî olay, keşif (bk. ḫ-y-l)</td><td>zaman-ı mazi: geçmiş zaman</td></tr><tr><td>zikir: Allah’ı anmak</td><td>ziyafetgâh: ziyafet yeri</td></tr><tr><td>zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)</td><td>şahika: zirve</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 420

    للهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ 1 âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.

    İşte, o iki dağ mebde-i hayat, âhir-i hayat, yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acip mahlûkatıdır. İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem, herbirisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir,

    وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَوْلِيَاۤئُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ2

    hükmüne mazhar eder.

    Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, kitabullahı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit, birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlâhî ile dolar. Âlem 3 اَللهُ نوُرُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin, vazife-i hayatlarını bitirmekle Allahu ekber diyerek makamât‑ı


    Not
    Dipnot-1 “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257.

    Dipnot-2
    “İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler.” Bakara Sûresi, 2:257.

    Dipnot-3
    “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r)</td><td>Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>acîp: şaşırtıcı</td><td>adem-âlûd: yoklukla karışık</td></tr><tr><td>dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)</td><td>dalâlet-âlûd: sapkınlık ve inançsızlıkla karışık (bk. ḍ-l-l)</td></tr><tr><td>enaniyet-i insaniye: insanın benliği</td><td>enâniyet: benlik</td></tr><tr><td>ervâh-ı sâfiye: temiz ruhlar (bk. r-v-ḥ; ṣ-f-y)</td><td>evliya: Allah dostu, veli (bk. v-l-y)</td></tr><tr><td>evvelki: önceki</td><td>firavuniyet: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme </td></tr><tr><td>hidayet-i İlâhiye: Allah’ın doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y; e-l-h)</td><td>hodbin: bencil</td></tr><tr><td>hâdisât: olaylar (bk. ḥ-d-s̱)</td><td>ifa etmek: yerine getirmek</td></tr><tr><td>istikbal: gelecek zaman</td><td>itimad: güvenme</td></tr><tr><td>kitabullah: Allah’ın kitabı (bk. k-t-b)</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>mahluk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>malûmat: bilgiler (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>mazhar: eriştirme (bk. ẓ-h-r)</td><td>mebde-i hayat: hayatın başlangıcı (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>memur-u musahhar: emre itaat eden memur</td><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>mezar-ı ekber: çok büyük mezar (bk. k-b-r)</td><td>muzır: zararlı</td></tr><tr><td>müptelâ: bağımlı</td><td>nebî: peygamber (bk. n-b-e)</td></tr><tr><td>nefis: insanı kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)</td><td>nur-u İlâhî: Allah’ın nuru (bk. n-v-r; e-l-h)</td></tr><tr><td>nâkıs: eksik</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>taht-ı riyasetinde: başkanlığında</td><td>vahy-i semâvî: Allah’ın peygamberlerine vahyettiği şeyler, din (bk. v-ḥ-y; s-m-v)</td></tr><tr><td>vahşetgâh: vahşet yeri</td><td>vakıa: olay</td></tr><tr><td>vazife-i hayat: hayat vazifesi (bk. ḥ-y-y)</td><td>vazife-i ubûdiyet: kulluk vazifesi (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>zaman-ı mazi: geçmiş zaman</td><td>zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)</td></tr><tr><td>zulümât-ı gaflet: gaflet karanlıkları (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)</td><td>âhir-i hayat: hayatın sonu (bk. e-ḫ-r; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)</td><td>âlem-i arz: dünya âlemi (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>âlem-i berzah: kabir âlemi (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 421

    âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözüyle görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar misal bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmâniyeyi, o nur-u imanla uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hadiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sureten haşin, mânen çok lâtif hikmetlere medar görüyor. Hattâ, mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sair cihetleri sen kıyas eyle; hakikati, temsile tatbik et.

    ÜÇÜNCÜ NOKTA

    İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

    Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.
    Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>berzah: kabir âlemi</td><td>cihet: yön</td></tr><tr><td>dağlarvâri: dağlar gibi</td><td>dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>dua-yı fiilî: fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme (bk. d-a-v; f-a-l)</td><td>esbab: sebepler (bk. s-b-b)</td></tr><tr><td>esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı</td><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d)</td></tr><tr><td>haşin: kırıcı, sert</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hâdisat: olaylar (bk. ḥ-d-s̱)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye: kabir ve âhiret âlemlerinde meydana gelen büyük değişiklikler (bk. e-ḫ-r)</td><td>istirahat: dinlenme</td></tr><tr><td>kemâl-i emniyet: tam bir emniyet (bk. k-m-l; e-m-n)</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>lâtif: lütuf içeren, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>makamât-ı âliye: yüce makamlar</td></tr><tr><td>medar: sebep, vesile</td><td>mevt: ölüm (bk. m-v-t)</td></tr><tr><td>minnettar olmak: şükran duymak</td><td>misal: örnek (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)</td><td>musahhar: boyun eğen, uysal</td></tr><tr><td>mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)</td><td>müsebbebat: sebeplerin sonuçları (bk. s-b-b)</td></tr><tr><td>müstakbel: gelecek zaman</td><td>nevi: tür, çeşit</td></tr><tr><td>nezaret etme: gözetme (bk. n-ẓ-r)</td><td>nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n)</td><td>riayet etmek: uymak</td></tr><tr><td>saadet: mutluluk</td><td>saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu</td></tr><tr><td>saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)</td><td>sair: diğer</td></tr><tr><td>sefine: gemi</td><td>sefine-i hayat: hayat gemisi (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>seyran etmek: seyretmek</td><td>sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tatbik: uygulama</td><td>tazyikat: baskılar, sıkıştırmalar</td></tr><tr><td>telâkki etmek: kabul etmek</td><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>tevekkeltü alâllah: “Allah’a tevekkül ettim, dayandım” (bk. v-k-l)</td><td>tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)</td></tr><tr><td>tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)</td><td>teşebbüs: başvurma</td></tr><tr><td>tâun: veba, bulaşıcı ve ölümcül hastalık</td><td>yed-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>ziyafet-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kullarına sunduğu ziyafetler (bk. r-ḥ-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 422

    eder. Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:
    “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

    O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

    Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.

    İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

    DÖRDÜNCÜ NOKTA

    İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

    Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td><td>biçare: çaresiz, zavallı</td></tr><tr><td>burhan-ı kâtı: sağlam, keskin delil</td><td>divane: deli</td></tr><tr><td>dua: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. d-a-v)</td><td>ehl-i dikkat: dikkat sahipleri</td></tr><tr><td>emniyetli: güvenli (bk. e-m-n)</td><td>hodfuruşkluk: kendini beğendirmeye çalışmak</td></tr><tr><td>istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td><td>istihzâ: alay etme</td></tr><tr><td>itham: suçlama</td><td>kavânîn-i hayat: hayat yasaları, kanunları (bk. ḳ-n-n; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)</td></tr><tr><td>maskara: gülünç, rezil</td><td>mağrur: gururlu</td></tr><tr><td>meleke: maharet, kabiliyet (bk. m-l-k)</td><td>muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)</td></tr><tr><td>müdhike: gülünç, komedi</td><td>münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)</td><td>riya: gösteriş</td></tr><tr><td>sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ)</td><td>takat: güç, kuvvet</td></tr><tr><td>tard: kovma</td><td>tasannu: yapmacık (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>tazyikat-ı dünyeviye: dünyadaki sıkıntılar</td><td>tekebbür: büyüklenme, gururlanma (bk. k-b-r)</td></tr><tr><td>tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)</td><td>tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)</td></tr><tr><td>vazife-i asliye: asıl vazife</td><td>vâzıh: açık, âşikar</td></tr><tr><td>zaaf: zayıflık</td><td>zayi: kayıp, ziyan</td></tr><tr><td>zillet: alçaklık, aşağılık</td><td>ziyade: çok, fazla</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>şekavet-i uhreviye: âhiretteki mutsuzluk (bk. e-ḫ-r)</td><td>şerâit-i hayatiye: hayat şartları (bk. ḥ-y-y)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 423

    senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.

    Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.

    İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.

    Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.

    Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kàdıu’l-Hâcât: bütün ihtiyaçları karşılayan Allah (bk. h-v-c)</td><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>beliyyât: belalar</td><td>celp: çekme</td></tr><tr><td>cenah: kanat</td><td>dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v)</td></tr><tr><td>esas-ı ubûdiyet: kulluğun esası, özü (bk. a-b-d)</td><td>fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)</td></tr><tr><td>giriftar: tutulmuş, yakalanmış</td><td>hadsiz: sınırsız</td></tr><tr><td>hakîmâne: hikmetli biçimde (bk. ḥ-k-m)</td><td>hayat-ı beşeriye: insan hayatı (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)</td><td>iktidar-ı hayatiye: yaşama gücü (bk. ḳ-d-r; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>ilham: kalbe gelme</td><td>iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n)</td></tr><tr><td>istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td><td>kerem: iyilik, ikram, cömertlik (bk. k-r-m)</td></tr><tr><td>kesbetmek: kazanmak</td><td>lisan-ı acz ve fakr: fakirlik ve acizlik dili (bk. a-c-z; f-ḳ-r)</td></tr><tr><td>lütuf: iyilik, ihsan (bk. l-ṭ-f)</td><td>maden: kaynak</td></tr><tr><td>mahiyet: nitelik, özellik</td><td>makam-ı âlâ-yı ubûdiyet: Allah’a kulluğun yüce makamı (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f)</td><td>marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f)</td></tr><tr><td>maruz: tesiri altında olan</td><td>medet: yardım</td></tr><tr><td>meleke-i ameliye: iş yapma mahareti, kabiliyeti</td><td>menfaat: çıkar, yarar</td></tr><tr><td>metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b)</td><td>muavenet: yardım</td></tr><tr><td>müptelâ: bağımlı, tutulmuş</td><td>müşfikane: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ)</td></tr><tr><td>nazeninâne: nazikçesine</td><td>nihayetsiz: sonsuz</td></tr><tr><td>nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)</td><td>suret: şekil (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>taallüm: öğrenme (bk. a-l-m)</td><td>taammül: amel etmek, hareket etmek</td></tr><tr><td>tahsil etmek: öğrenmek</td><td>tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>terakki: ilerleme</td><td>ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>ubûdiyet-i fiiliye: fiilî ibadetler (bk. a-b-d; f-a-l)</td><td>ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>vazife-i asliye: asıl vazife</td><td>vazife-i asliye-i fıtriye: yaratılıştan gelen asıl vazife (bk. f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r)</td><td>âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>âdâ: düşmanlar</td><td>âhir: son (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td><td>üssü’l-esas: temel esas</td></tr><tr><td>şerâit-i hayat: hayat şartları (bk. ḥ-y-y)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 424

    Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.

    BEŞİNCİ NOKTA

    İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde,
    1 قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ ferman ediyor.

    Hem 2 اُدْعُونِىۤ اَسْتَجِبْ لَكُم ْ emrediyor.

    Eğer desen: Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; ‘Her duaya cevap var’ ifade ediyor.”

    Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.

    Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Ya hekim, bana bak.”

    Hekim “Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” Cevap verir.

    Çocuk “Şu ilâcı ver bana” der.


    Not
    Dipnot-1 Furkan Sûresi, 25:77.

    Dipnot-2
    “Bana dua edin, size cevap vereyim.” Mü’min Sûresi, 40:60.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Rahmânü’r-Rahîm: sonsuz merhamet sahibi, her yaratığa uygun rızık veren ve yarattıklarına karşı çok şefkat eden Allah (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td><td>ahmak: sersem</td></tr><tr><td>ayn-ı matlub: istenilen şeyin kendisi (bk. ṭ-l-b)</td><td>dergâh: Allah’ın yüce katı</td></tr><tr><td>dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v)</td><td>eda etmek: yerine getirmek</td></tr><tr><td>fakr: fakirlik, ihtiyaç hâli (bk. f-ḳ-r)</td><td>ferman etmek: buyurmak</td></tr><tr><td>fiilî: fiilen, çalışarak (bk. f-a-l)</td><td>fıtrat-ı asliye: esas yaratılış gayesi (bk. f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r)</td><td>haylaz: yaramaz</td></tr><tr><td>hekim: doktor</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>kabil-i teshir olmayan: boyun eğdirilmesi mümkün olmayan</td><td>kavlî: sözlü olarak</td></tr><tr><td>küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m)</td><td>lebbeyk: buyurunuz</td></tr><tr><td>lisan-ı acz: âcizlik dili (bk. a-c-z)</td><td>maksud: istek (bk. ḳ-s-d)</td></tr><tr><td>makàsıd: gayeler, istenilen şeyler (bk. ḳ-s-d)</td><td>meram: arzu, istek</td></tr><tr><td>meâl: anlam</td><td>musahhar: boyun eğmiş</td></tr><tr><td>muvaffak olmak: başarmak</td><td>müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>nazdar: nazlı</td><td>nazenin: ince, nazik, duyarlı</td></tr><tr><td>nazik: zarif, ince</td><td>tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r)</td></tr><tr><td>teshir: boyun eğdirme</td><td>tâbi: uyan</td></tr><tr><td>umumî: genel</td><td>vesile-i kât’iye: kesin aracı</td></tr><tr><td>vâveylâ: feryad</td><td>zaaf: zayıflık</td></tr><tr><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td><td>âyet: Kur’an’ın herbir cümlesi</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 425

    Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

    İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

    Hem dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.

    Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

    Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.

    Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kaza olur.
    Demek, dua bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)</td><td>abd: kul (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td><td>azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; e-l-h)</td></tr><tr><td>beliyye: belâ, musibet</td><td>binaen: –dayanarak </td></tr><tr><td>def’: ortadan kaldırma, savma</td><td>dergâh: huzur, rahmet kapısı</td></tr><tr><td>dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v)</td><td>dünyevî: dünyaya ait </td></tr><tr><td>evkat-ı mahsusa: özel vakitler</td><td>evlâ: daha iyi</td></tr><tr><td>fazl: ihsan, yardım (bk. f-ḍ-l)</td><td>gurub: batış</td></tr><tr><td>heveskârâne: hevesine düşkün bir şekilde</td><td>hevâperestâne: nefsin isteklerine düşkün bir şekilde (bk. h-v-y)</td></tr><tr><td>hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b)</td><td>husuf: ay tutulması</td></tr><tr><td>huzur: yakınında olma (bk. h-ḍ-r)</td><td>hâlis: samimi, içten (bk. ḫ-l-ṣ)</td></tr><tr><td>hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)</td><td>ibadet-i mahsusa: özel ibadet (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>ibâd: kullar (bk. a-b-d)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>iltica: sığınma</td><td>inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f)</td></tr><tr><td>istilâ: işgal</td><td>kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y)</td></tr><tr><td>kerem: ikram, iyilik, bağış (bk. k-r-m)</td><td>küsuf: güneş tutulması</td></tr><tr><td>livechillâh: Allah için</td><td>maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-s-d)</td></tr><tr><td>maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)</td><td>matlub: istek (bk. ṭ-l-b)</td></tr><tr><td>medar: sebep, vesile</td><td>muayyen: belirli</td></tr><tr><td>muzır: zararlı</td><td>müneccim: astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran </td></tr><tr><td>nazır: bakan, gözeten (bk. n-ẓ-r)</td><td>nevi: tür, çeşit</td></tr><tr><td>nikap: örtü</td><td>niyaz: dua, yakarış </td></tr><tr><td>nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)</td><td>nurun alâ nur: nur üstüne nur (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>ref etmek: kaldırmak</td><td>semerât: meyveler, neticeler</td></tr><tr><td>sırr-ı ubûdiyet: kulluk sırrı (bk. a-b-d)</td><td>tahakküm: baskı, zorbalık (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>tasallut: sataşma</td><td>ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>uhreviye: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)</td><td>vahşet: yalnızlık</td></tr><tr><td>âyet: Kur’ân’ın herbir cümlesi</td><td>ünsiyet: dostluk, yakınlık</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Yirmi Üçüncü Söz - Sayfa 426

    Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.

    Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:

    Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtatın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.

    Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.

    Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.

    Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.

    Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.

    Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>Feyyâz-ı Mutlak: pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren Allah (bk. f-y-ḍ; ṭ-l-ḳ)</td><td>Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td><td>belki: aslında, işin doğrusu</td></tr><tr><td>beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n)</td><td>dergâh-ı İlâhiye: İlâhî rahmet kapısı (bk. e-l-h) </td></tr><tr><td>dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v)</td><td>dua-yı fiilî: fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirerek yapılan dua (bk. d-a-v; f-a-l)</td></tr><tr><td>ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)</td><td>esbab: sebepler (bk. s-b-b)</td></tr><tr><td>esmâ: isimler (bk. s-m-v)</td><td>hakikat-i hal: gerçek hal (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>has: özel</td><td>hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td><td>hâcât-ı zaruriye: zarurî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>hâlî: hal ve hareketle</td><td>hâmî-i meçhul: bilinmeyen koruyucu</td></tr><tr><td>icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)</td><td>idame-i hayat: hayatı devam ettirme (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r)</td><td>iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>iltica: sığınma</td><td>istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td></tr><tr><td>itham: suçlama</td><td>itimad: güvenme</td></tr><tr><td>izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)</td><td>içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>kalbî: kalben, içten</td><td>kat’i: kesin </td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>kâlî: sözle </td></tr><tr><td>lisan-ı hâl: hal dili</td><td>lisan-ı istidad: kabiliyet dili (bk. a-d-d)</td></tr><tr><td>lisan-ı ıztırar: çaresizlik ve mecburiyet dili </td><td>mahsus: özel</td></tr><tr><td>makbul: kabul gören, geçerli</td><td>mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>mazhariyet-i münkeşife: bir görünüme sahip olmak (bk. ẓ-h-r; k-ş-f)</td><td>metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>meşhur: bilinen</td></tr><tr><td>muztar: çaresiz, zorda kalan</td><td>mâni: engel</td></tr><tr><td>müsebbib: sebep olan (bk. s-b-b)</td><td>müteveccih: yönelik</td></tr><tr><td>nebâtat: bitkiler</td><td>nevi: çeşit, tür</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)</td><td>rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r)</td><td>tedbir: idare (bk. d-b-r)</td></tr><tr><td>tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)</td><td>teveccüh: yönelme</td></tr><tr><td>teşebbüs: başvurma</td><td>vaziyet-i marziye: razı olunacak hal</td></tr><tr><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td><td>zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>âyât-ı beyyinât: ap açık âyetler (bk. b-y-n)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •