Sayfa 1/3 123 SonSon
24 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    On Beşinci Söz




    وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْياَ بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْناَهَا رُجوُماً لِلشَّياَطِينِ 1

    EY KOZMOĞRAFYANIN
    ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.


    BİRİNCİ BASAMAK

    Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.


    Not
    Dipnot-1 “And olsun ki, dünya semasını Biz kandillerle süsledik ve şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)</td><td>azametli: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>bilbedâhe: ap açık bir şekilde</td><td>burç: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi, gök kalesi</td></tr><tr><td>dellâl: duyurucu, ilan edici</td><td>ecnâs-ı muhtelife: değişik cinsler</td></tr><tr><td>enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r)</td><td>had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak</td></tr><tr><td>hakaret: bayağılık, basitlik</td><td>hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yaratılması (bk. ḥ-k-m)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>ins: insanlar</td><td>istihsan edici: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>kasır: saray, köşk</td><td>kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>lisan-ı şer’î: dinî literatür (bk. ş-r-a)</td></tr><tr><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>mektep: okul (bk. k-t-b)</td><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>muhteşem: ihtişamlı, görkemli</td><td>münasip: uygun (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>mütalâacı: etraflıca inceleyip düşünen </td><td>mütefekkir: düşünen (bk. f-k-r)</td></tr><tr><td>mütehayyir: hayrete düşen</td><td>müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)</td><td>ruhaniyat: ruhânî varlıklar (bk. r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)</td><td>sema: gök (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td><td>tasrih etmek: açıkça ifade etmek</td></tr><tr><td>tesmiye etmek: isimlendirmek (bk. s-m-v)</td><td>tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)</td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>zevi’l-idrak: düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri</td><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)</td><td>âlem: kâinat (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>

    Benzer Konular
    On Beşinci Lem'a
    On Beşinci Lem'a On Beşinci Lem’a Risale-i Nur Külliyatının Sözler, Mektubat ve On Dördüncü Lem’aya kadar olan kısmının fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yani, Sözler kısmının fihristesi Sözler mecmuasında bulu
    Beşinci Lem'a
    Beşinci Lem'a Beşinci Lem’a حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ
    Beşinci Söz
    Beşinci Söz اِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ ا&
    Beşinci Söz...
    Beşinci Söz...
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 249

    Evet, hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs’atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdâta, nihayetsiz melâike envâı ve ruhaniyat ecnâsı lâzımdır.
    Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyare, seyyarattan tut, ta katarâta kadar, bir kısım melâikenin merâkibidirler.1 Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadiste “tuyûrun hudrun“2 tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, ta sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesetlerdeki hasselerin pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı temâşâ ederler.

    Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve ruhaniyatın vücutlarına dair Nokta namında bir risalemde ve Yirmi Dokuzuncu Sözde iki kere iki dört eder derecesinde bir kat’iyetle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.

    İKİNCİ BASAMAK

    Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.



    Not
    Dipnot-1 bk. Tirmizî, Zühd 9; İbni Mâce, Zühd 19; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:735.

    Dipnot-2
    bk. Müslim, İmâra: 121; Ebû Dâvud, Cihad: 25; Tirmizi, Tefsîru Sûreti: 3:19; İbn-i Mâce, Cenâiz: 4, Cihad; 16; Dâremî, Cihad: 18; Müsned, 6:386.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır</td></tr><tr><td>alâkadar: ilgili</td><td>bahr: deniz</td></tr><tr><td>bereket: bolluk (bk. b-r-k)</td><td>cismânî: maddî vücutla alakalı</td></tr><tr><td>ecnâs: cinsler, türler</td><td>ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler</td><td>emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>envâ: çeşitler, türler</td><td>ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>hararet: ısı, sıcaklık</td></tr><tr><td>hasse: duyu</td><td>haşmetli: ihtişamlı, görkemli</td></tr><tr><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m)</td><td>hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)</td><td>ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>ins: insanlar</td><td>intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m)</td></tr><tr><td>irtibat: bağ, ilişki</td><td>izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)</td></tr><tr><td>işârât: işaretler</td><td>katarât: damlalar</td></tr><tr><td>kat’iyet: kesinlik</td><td>kesafetli: yoğun, katı</td></tr><tr><td>kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r)</td><td>küdûretli: bulanık</td></tr><tr><td>letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td><td>merâkib: binekler</td></tr><tr><td>muamele: iş, işlem, alışveriş</td><td>mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>münasip: uygun (bk. n-s-b)</td><td>müracaat etmek: başvurmak</td></tr><tr><td>mütemadiyen: sürekli olarak</td><td>mütenevvi: çeşitli</td></tr><tr><td>nam: ad</td><td>nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r)</td><td>rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)</td><td>rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi</td></tr><tr><td>ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ)</td><td>sema: gökyüzü (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>seyran etmek: seyretmek, gezmek</td><td>seyyarat: gezegenler</td></tr><tr><td>taam: yiyecek</td><td>tayyare: uçak</td></tr><tr><td>temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak</td><td>tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar</td><td>ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>vezaif: vazifeler, görevler</td><td>vücut: varlık (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>vüs’atli: geniş</td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar</td><td>ziya: ışık</td></tr><tr><td>zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m)</td><td>zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)</td></tr><tr><td>âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m)</td><td>âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 250

    Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.

    Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.

    ÜÇÜNCÜ BASAMAK

    Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icap edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.

    Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:

    Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami’, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>ahali: halk</td><td>ahyar: hayırlılar, iyiler</td></tr><tr><td>bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)</td><td>beşer: insan</td></tr><tr><td>cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a)</td><td>cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l)</td><td>cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v)</td><td>ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f)</td></tr><tr><td>ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)</td><td>ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t)</td></tr><tr><td>ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y)</td><td>ezdad: zıtlar</td></tr><tr><td>eşrar: şerliler, kötüler</td><td>fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱)</td><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hiffet: hafiflik</td><td>hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>icap etmek: gerektirmek</td><td>icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar</td><td>imtihanat: imtihanlar</td></tr><tr><td>intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)</td><td>istinad eden: dayanan (bk. s-n-d)</td></tr><tr><td>izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)</td><td>içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>karib: yakın</td><td>letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f)</td><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mesken: ev, yer (bk. s-k-n) </td><td>muti’: itaat eden, emre uyan</td></tr><tr><td>mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)</td><td>mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>münakaşa: tartışma</td><td>münakaşat: münakaşalar, tartışmalar</td></tr><tr><td>müsabakat: müsabakalar, yarışmalar</td><td>müzahame: zahmet verme, itişip kakışma</td></tr><tr><td>nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) </td><td>nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r)</td><td>safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)</td></tr><tr><td>sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n)</td><td>sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n)</td></tr><tr><td>sema: gök (bk. s-m-v)</td><td>semere: meyve, netice</td></tr><tr><td>semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)</td><td>sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n)</td></tr><tr><td>sükût: sessizlik</td><td>tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler</td></tr><tr><td>teklif: görev yükleme</td><td>terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler</td></tr><tr><td>tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber</td><td>vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)</td></tr><tr><td>vüs’at: genişlik</td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âsuman: gökyüzü, gökkubbe</td></tr><tr><td>ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık</td><td>ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar</td></tr><tr><td>şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 251

    maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mucizât-ı san’atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve mâkesi ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medarı ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür’atle değişen taklitgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

    İşte, arzınHAŞİYE-1 bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren 1 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ der.


    Not
    Haşiye-1 Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ sırrını anla.

    Dipnot-1
    “Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102, Kehf Sûresi, 18:14.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>arz: yer, dünya</td><td>azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y) </td></tr><tr><td>besâtin-i daime: daimi ve sürekli bahçeler</td><td>cevâdâne: cömertçe (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>destgâh: tezgâh, işyeri </td><td>envâ-ı sağîre: küçük çeşitler</td></tr><tr><td>faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)</td><td>farz etmek: varsaymak</td></tr><tr><td>gayb âlemi: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. ğ-y-b; a-l-m)</td><td>hadsiz: sınırsız</td></tr><tr><td>hakaret: küçüklük, değersizlik</td><td>hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, yoktan var ediciliği (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)</td></tr><tr><td>hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hemmiyet-i san’aviye: san’at tarafının önemi (bk. ṣ-n-a)</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hususan: özellikle</td><td>icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>kesretli: çok (bk. k-s̱-r)</td><td>kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>küre-i arz: yerküre, dünya</td></tr><tr><td>mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>mahsulât: ürünler</td></tr><tr><td>mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)</td><td>masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)</td><td>mazi: geçmiş zaman</td></tr><tr><td>medar: eksen, dayanak, vesile</td><td>mensucat-ı ebediye: sonsuz hayata ait dokumalar (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>menâzır-ı sermediye: devamlı, sürekli manzaralar (bk. n-ẓ-r)</td><td>mezher: çiçeklik</td></tr><tr><td>mezraa: tarla</td><td>meşher: sergi</td></tr><tr><td>mikyas: ölçü</td><td>muvakkat: geçici</td></tr><tr><td>muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)</td><td>mu’cizât-ı san’at: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mâkes: yansıma yeri, ayna</td><td>mükerreren: tekrarla, defalarca</td></tr><tr><td>müteaddit: çeşitli, birden fazla</td><td>müteceddid: yenilenen, tazelenen</td></tr><tr><td>nazar: dikkat (bk.n-ẓ-r)</td><td>nebatat: bitkiler</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>noksan: eksik</td><td>nokta-i mihrakiye: odak noktası</td></tr><tr><td>nümunegâh: nümunelerin bulunduğu yer</td><td>rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td><td>sür’at: hız</td></tr><tr><td>taklitgâh: taklit yeri</td><td>tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v)</td></tr><tr><td>terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)</td><td>varidatsız: gelirsiz</td></tr><tr><td>yeknesak: monoton, değişmeyen</td><td>zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>ziyade: fazla</td><td>âhiret âlemi: öteki dünya (bk. e-ḫ-r; a-l-m)</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 252

    Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür’atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun.

    Hem şu mahdut arz, hadsiz mucizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyadan, evliyadan tut, ta nemrudlara, ta şeytanlara kadar, uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.

    DÖRDÜNCÜ BASAMAK

    Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emirle, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.

    Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ daire-i adliye onu Hâkim-i Âdil ismiyle yad eder. Daire-i askeriye onu Kumandan-ı Âzam namıyla


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)</td><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)</td><td>Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)</td><td>Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)</td><td>Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)</td><td>ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v)</td><td>arz: yer, dünya</td></tr><tr><td>ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e)</td><td>daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l)</td></tr><tr><td>daire-i askeriye: askerlik dairesi</td><td>daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)</td><td>enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s)</td></tr><tr><td>evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)</td><td>eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri</td></tr><tr><td>firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler)</td><td>fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>hadsiz: sınırsız</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) </td></tr><tr><td>hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>ins: insanlar</td><td>kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>kayıt: sınır</td><td>kuvâ: duygular, hisler</td></tr><tr><td>küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r)</td><td>mabeyn: ara</td></tr><tr><td>mahdut: sınırlı</td><td>mahvetmek: yok etmek</td></tr><tr><td>mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)</td><td>mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td><td>meydan-ı imtihan: imtihan meydanı</td></tr><tr><td>mezkur: sözü geçen, anılan</td><td>muharebe: savaş</td></tr><tr><td>mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)</td><td>mübareze: mücadele, çatışma</td></tr><tr><td>mühim: önemli</td><td>nam: ad, isim, ünvan</td></tr><tr><td>nemrud: (bk. bilgiler)</td><td>neş’et eden: doğan, meydana çıkan</td></tr><tr><td>nüfus: nefisler (bk. n-f-s)</td><td>peyda olmak: var olmak</td></tr><tr><td>rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td><td>sair: diğer, başka</td></tr><tr><td>sayha: sesleniş</td><td>sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)</td></tr><tr><td>sema: gök (bk. s-m-v)</td><td>sür’at: hız</td></tr><tr><td>tagayyür: başkalaşma</td><td>tahavvül: değişim</td></tr><tr><td>tedennî: alçalma, gerileme</td><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>terakki: yükselme, ilerleme</td><td>yad edilmek: anılmak</td></tr><tr><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td><td>âlem: dünya, evren (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>şeraret: şerlilik, kötülük</td><td>şeyâtin: şeytanlar</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 253

    bilir. Daire-i meşihat onu Halife ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu Sultan namiyle tanır. Mutî ahali ona Merhametkâr Padişah derler. Âsi insanlar ona Kahhar Hâkim derler. Daha bunlara kıyas et. İşte, bazı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âli âciz, zelil bir âsiyi bir emirle idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki, haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır, muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlide onu taltif eder, liyakatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.

    İşte, 1 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe’ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun‑u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine2 kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder.

    BEŞİNCİ BASAMAK

    Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler


    Not
    Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’a mahsustur.” Nahl Sûresi, 16:60.

    Dipnot-2
    bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre (2) 36; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6:305; İbni Hibbân, es-Sahîh 3:278.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)</td><td>Ezel ve Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)</td></tr><tr><td>Halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f)</td><td>Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)</td></tr><tr><td>Kahhar Hâkim: kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi (bk. ḳ-h-r; ḥ-k-m)</td><td>Merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>ahali: halk</td><td>arz: yer, dünya</td></tr><tr><td>cihet: yön, taraf</td><td>daire-i meşihat: din işleri dairesi</td></tr><tr><td>daire-i mülkiye: devlet idaresiyle meşguliyet dairesi (bk. m-l-k)</td><td>ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ)</td><td>hususî: özel</td></tr><tr><td>iktiza: gerektirme</td><td>ilhamat: ilhamlar</td></tr><tr><td>imtihan-ı ulvî: yüce imtihan</td><td>istihkak: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>istikbal-i siyasî: siyasî karşılama</td><td>kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n)</td></tr><tr><td>kanun-u müsabaka: yarışma kanunu (bk. ḳ-n-n)</td><td>kanun-u teavün: yardımlaşma kanunu (bk. ḳ-n-n)</td></tr><tr><td>kanun-u tenasül: üreme ve çoğalma kanunu (bk. ḳ-n-n)</td><td>levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar</td></tr><tr><td>liyakat: layık olma</td><td>mecma-ı âli: yüce meclis (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td><td>meydan-ı müsabaka: yarış meydanı</td></tr><tr><td>misillü: gibi (bk. m-s̱-l)</td><td>muhteşem: ihtişamlı, görkemli</td></tr><tr><td>muktedir: iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)</td><td>mutî: itaatkâr, emre uyan</td></tr><tr><td>mübareze: mücadele, çatışma</td><td>nam: ad, ünvan</td></tr><tr><td>nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)</td><td>padişah-ı âli: yüce hükümdar</td></tr><tr><td>sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)</td><td>sema: gök (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f)</td><td>tecelliyat-ı celâliye: Allah’ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü (bk. c-l-y; c-l-l)</td></tr><tr><td>tedbir-i hükûmet: hükûmetin tedbiri, işleri önceden planlayarak idare etmesi (bk. d-b-r; ḥ-k-m)</td><td>temâşâ: seyretme</td></tr><tr><td>tezahürat-ı cemâliye: Allah’ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri (bk. ẓ-h-r; c-m-l) </td><td>teşhir etmek: sergilemek</td></tr><tr><td>tâmim: genelleştirme, yayma</td><td>umumî: genel</td></tr><tr><td>vesvese: şüphe, kuruntu</td><td>vücud: varlık (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>zelil: alçak, aşağılık</td><td>zikretmek: anmak</td></tr><tr><td>zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)</td><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>âfâk: ufuklar</td><td>âsi: isyan eden, başkaldıran</td></tr><tr><td>şe’n: iş, fiil, özellik (bk. ş-e-n)</td><td>şuûnat: işler, fiiller ve icraatlar (bk. ş-e-n)</td></tr><tr><td>şümul: kapsam</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 254

    semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır.

    Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. (Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san’atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş.) Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin.

    Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.

    ALTINCI BASAMAK

    Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için, Kur’ân-ı Hakîm öyle i’cazkâr


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>ahyâr: hayırlı kimseler (bk. ḫ-y-r)</td><td>bahusus: özellikle</td></tr><tr><td>bedâheten: ap açık bir şekilde</td><td>beşer: insan</td></tr><tr><td>bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz (bk. lâ)</td><td>celb etmek: çekmek </td></tr><tr><td>cühud: bilerek inkâr etme</td><td>dellal: davetçi, ilan edici</td></tr><tr><td>ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>ehl-i semavat: semavat ehli, melekler ve ruhanîler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>enseb: daha uygun (bk. n-s-b)</td><td>enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>ervâh-ı habîse: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ)</td><td>esbab-ı zahiriye: görünen sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>hadisat-ı cevviye ve semaviye: hava ve gök olayları (bk. s-m-v)</td><td>hadisat-ı necmiye: yıldız olayları (bk. ḥ-d-s̱) </td></tr><tr><td>havârık-ı san’at: sanat harikaları (bk. ṣ-n-a)</td><td>haşmet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın bütün varlıkları merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasının ihtişamı (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>hiffet: hafiflik</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m)</td><td>iktiza: gerektirme</td></tr><tr><td>işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d)</td><td>i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahiyet: esas, nitelik, içyapı</td></tr><tr><td>mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti</td><td>meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d)</td></tr><tr><td>muamele-i mühimme: önemli davranış</td><td>muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)</td><td>mübareze-i mâneviye: mânevî mücadele ve çatışma (bk. a-n-y)</td></tr><tr><td>mübareze-i ulviye: yüce mücadele</td><td>münasip: uygun (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)</td><td>müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d)</td></tr><tr><td>nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)</td><td>nuhuset: uğursuzluk</td></tr><tr><td>nöbettar: nöbetçi</td><td>recm-i şeytan: şeytan taşlama</td></tr><tr><td>sair: diğer</td><td>saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)</td></tr><tr><td>sekene-i arz: dünyalılar (bk. s-k-n)</td><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>semâ: gök (bk. s-m-v)</td><td>suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tard: kovma, uzaklaştırma</td><td>tasarrufat-ı gaybiye: görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar (bk. ğ-y-b; ṣ-r-f)</td></tr><tr><td>tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r)</td><td>temerrüd: inat etme, direnme</td></tr><tr><td>temâşâ: seyir</td><td>tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)</td><td>zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı</td></tr><tr><td>zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)</td><td>âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)</td></tr><tr><td>şer: kötülük</td><td>şeraret: şerlilik, kötülük</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 255

    bir belâğatle ve öyle âli ve bâhir üslûplarla ve öyle gàli ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, hudud-u mülkümden, elinizden gelirse çıkınız” meseline işaret eden

    يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطاَنٍ فَبِاَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّباَنِ يُرْسَلُ عَلَيْكُماَ شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلاَ تَنْتَصِرَانِ 1

    âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mucizâne bir belâğatle kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve biçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem

    وَجَعَلْناَهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ 2 âyetiyle böyle diyor ki:

    “Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid, ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evamirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler.

    “Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler.

    “Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü


    Not
    Dipnot-1 “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman Salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız da dokunmaz.” Rahmân Sûresi, 55:33-35.

    Dipnot-2
    “…Onları (yıldızları) şeytanlara atılan mermiler yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)</td><td>Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>Sultan-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕi)</td><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>adüvv-ü kâfir: inkârcı, inanmayan düşman (bk. k-f-r)</td><td>arz: yer, dünya</td></tr><tr><td>azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)</td><td>belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)</td></tr><tr><td>biçare: çaresiz</td><td>bâhir: açık, berrak</td></tr><tr><td>cünud: askerler</td><td>emirber nefer: emre hazır asker</td></tr><tr><td>evamir: emirler</td><td>fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)</td></tr><tr><td>faraza: varsayalım ki</td><td>farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ki</td></tr><tr><td>gàli: kıymetli</td><td>hakaret: küçüklük, değersizlik</td></tr><tr><td>hudud-u mülk: mülkün sınırı (bk. m-l-k)</td><td>ibâd: kullar (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>inzar: sakındırma, uyarma</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mağrur: gururlu</td><td>mağrurâne: gururlu bir şekilde</td></tr><tr><td>muannid: inatçı</td><td>mutî: itaat eden, emre uyan</td></tr><tr><td>mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)</td><td>mübareze: mücadele, çatışma</td></tr><tr><td>mütemerrid: inatçı, dik kafalı</td><td>nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>recmetme: taşlama</td><td>saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)</td></tr><tr><td>serkeş: isyan eden, başıbozuk</td><td>temerrüd: inat etme, ayak direme</td></tr><tr><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td><td>tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)</td></tr><tr><td>zahir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r)</td><td>zecretme: sakındırma, vazgeçirme</td></tr><tr><td>âli: yüce, yüksek</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 256

    kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.

    “Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”

    Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.

    Hem bazan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf birşeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:

    وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْريِلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلٰئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهِيرٌ 1

    Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaifenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmâne ifade etmek içindir.

    YEDİNCİ BASAMAK

    Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük,2 bir kısmı gayet büyüktür.3 Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i de, nazenin semâ yüzünün murassa ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesireler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev’ini de şeyâtînin recmine alet etmiş.


    Not
    Dipnot-1 “Eğer (siz iki hanım) Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrâil’dir ve salih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır.” Tahrim Sûresi, 66:4.

    Dipnot-2
    bk. Ed-Deylemî, el-Müsned 2:190; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:734.

    Dipnot-3
    bk. Müslim, Selâm 124; Tirmizî, Tefsîru Sûre (34) 3; Ebû Dâvûd, Sünnet 18; Müsned 1:218; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4:476, 13:137; İbni Hibbân, es-Sahîh 13:499




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)</td><td>Nebî: Peygamber (bk. n-b-e)</td></tr><tr><td>Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l)</td><td>arz: yer, dünya</td></tr><tr><td>azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)</td><td>efrad: fertler (bk. f-r-d)</td></tr><tr><td>esbap: sebepler (bk. s-b-b)</td><td>ezvâc: hanımlar, eşler</td></tr><tr><td>haşmet: heybet, görkem</td><td>hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)</td></tr><tr><td>hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e)</td><td>izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)</td><td>kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>menzil: mekan, yer (bk. n-z-l)</td><td>mesire: seyredilecek, gezilecek yer</td></tr><tr><td>misillü: gibi (bk. m-s̱-l)</td><td>muhtelif: çeşitli</td></tr><tr><td>murassa: süslenmiş</td><td>münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ)</td><td>nazenin: ince, nâzik, duyarlı</td></tr><tr><td>nev’: çeşit</td><td>nihayet: son</td></tr><tr><td>nuhas: erimiş bakır</td><td>rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>recm: taşlama</td><td>riayet: gözetme, kollama</td></tr><tr><td>sema: gök (bk. s-m-v)</td><td>semek: balık</td></tr><tr><td>tahşid: kuvvetlendirme, destekleme</td><td>tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma</td></tr><tr><td>teşhir: sergileme</td><td>zaife: zayıf, dayanıksız</td></tr><tr><td>ziynet: süs (bk. z-y-n)</td><td>şekva: şikayet</td></tr><tr><td>şenaat: kötülük, alçaklık</td><td>şeyâtin: şeytanlar</td></tr><tr><td>şuvazlı: kızgın, ateşli</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.235
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61900

    Onbeşinci Söz - Sayfa 257

    İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir.

    Birincisi: Kanun-u mübareze en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remiz ve alâmettir.

    İkincisi: Semâvâtta huşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilân ve işarettir.

    Üçüncüsü: Muzahrafat-ı arziyenin mümessilât-ı habiseleri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek ve nüfus-u habise hesabına tecessüs ettirmemek için, edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahaplarla red ve tarddır.1

    İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve

    2 رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ beraber demeliyiz.

    فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ 3
    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 4



    Not
    Dipnot-1 bk. Hicr Sûresi, 15:16-18; Sâffât Sûresi, 37:6-10; Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tefsîru Sûre (15) 1, (34) 1; Tevhid 32; Müslim, Selâm 122, 123, 124; Tirmizî, Tefsîru Sûre (34) 3; İbni Mâce, Mukaddime 122, 123; Müsned 6:87.

    Dipnot-2
    “Ey Rabbim, şeytanların yanımda bulunmasından, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:98.

    Dipnot-3
    “Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kat’î şekilde eserleri görünen hikmet Allah’ındır.” (bk. En’âm Sûresi, 6:149.)

    Dipnot-4
    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>arzlı: dünyalı</td><td>cünudullah: Allah’ın askerleri</td></tr><tr><td>ebvâb-ı sema: gök kapıları (bk. s-m-v)</td><td>hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>huşyar: uyanık</td><td>ihtilât: karışma</td></tr><tr><td>istimâ: dinleme</td><td>itimad eden: güvenen</td></tr><tr><td>i’câz: mu’cize oluş, muhatapları acze düşürecek derecede mükemmel olma (bk. a-c-z)</td><td>kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n)</td></tr><tr><td>kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi</td><td>mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti</td></tr><tr><td>mesken: ev, mekan (bk. s-k-n)</td><td>misillü: gibi (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>mutî: itaat eden, emre uyan</td><td>muzahrafat-ı arziye: dünyanın süprüntüleri, pislikleri</td></tr><tr><td>mümessilât-ı habise: pis ve kötü temsilciler (bk. m-s̱-l)</td><td>nöbettar: nöbetçi</td></tr><tr><td>nüfus-u habise: pis ve kötü nefisler (bk. n-f-s)</td><td>recm-i şeyâtin: şeytanların taşlanması</td></tr><tr><td>recmetmek: taşlamak</td><td>remiz: işaret</td></tr><tr><td>sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)</td><td>sema: gök, yücelik (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td><td>tard: kovma</td></tr><tr><td>tecessüs etmek: casusluk yapmak, gizlice araştırmak</td><td>telvis etmek: kirletmek, pisletmek</td></tr><tr><td>şahap: göktaşı, meteor</td><td>şerir: şerliler, kötüler</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •