Ramazan geldi, hoş geldi.

Ramazan hem insanı, hem aileyi, hem mahalleyi, hem şehirlerin havasını değiştiriyor. İster şeytanın bağlanması, ister insanın açlığı, ister iftar – sahur saatleri olsun, Ramazan her yönden geldiğini hissettiriyor…

En çokta çocuklar etkileniyor Ramazan’dan. Hepimizin hayatında unutamadığımız Ramazan hatıraları vardır. İlk oruç, ilk iftar, ilk teravih, ilk sahur gibi birçok hatıramız vardır…

Yemek ve içmek isteğine karşı kendini tutmaya, oruç tutmak diyoruz. Oruç tutmanın, sadece mide ihtiyaçlarına karşı sabretmek olmadığını hepimiz biliyoruz. Öfkeyi de tutmalı…

Gündüz iş yorgunluğu, akam trafik yoğunluğu derken evine gelen bir baba, iftar yaklaştıkça evinde terör estiriyorsa, orucu nasıl tuttuğunu sorgulamalı. Trafikte herkese, mahallesinde komşularına, evde eşine ve çocuklarına sürekli bağırıp çağıran biri, orucu nasıl tuttuğunu sorgulamalı.

Her zamanki oyunlarına, yaramazlıklarına devam eden çocuklarına sürekli, “Sessiz olun! Zaten sinirlerim tepemde” diye bağıran bir baba çocuğuna oruç ve Ramazanı nasıl sevdirecek. Çocukları kendisinden bir şeyler isteyince, “Defol git başımdan! Oruçluyum” gibi tepkiler orucun mahiyetinden ne kadar uzak yaklaşımlar.

Normal zamanlarda o kadar sinirli olmayan babasının, bu kadar sert tepkilerini gören bir çocuk, Ramazan’ı ve orucu sever mi?



Meleklerin gıdasını ateşle anlatmak…

Hayatının yarısını dans eğitimi alarak ve vererek geçirmiş, sonra Müslüman olmuş bir kadının, İslam’ı yaşamaya başladıktan sonra hissettiklerini okumuştum. Namaz kılmayı anlatırken kullandığı ifade çok hoşuma gitmişti. Namaz kılmayı Meleklerin gıdası’na benzetiyordu. Cümleyi okuyunca, “Biz niçin yıllarca meleklerin gıdası olan namazı, ateşle anlattık?” sorusu beynimde dolandı.

Dini sevdirme adına yaptığımız hatalarla ilgili yazdığım bir yazıya, yorum yapan bir okuyucumun duygularını okuyunca, küçük yaşta çocuklarımıza yaptığımız hataların uzun yıllar onları nasıl etkilediğini daha iyi gördüm.



Ben de daha küçükken yaratıcı hakkında hiç bir şey bilmezken, babam ızgarada köfte kızartıyordu. Ben yanına gidince, “Namaz kılmasak, oruç tutmasak, öbür dünyada işte böyle yanacağız” dedi. Allaha şükür, beş vakit namazımı yirmi yıldır neredeyse hiç kaçırmadan kılıyorum. Ama, Allaha karşı korku doluyum… Ümitli olmam imkansız gibi… Ben de yanacağım herkes de yanacak… Cayır cayır yanacağız… Çünkü yaratıcı hakkında öğrendiğim ilk gerçek bu. Yakacağı… Çocukluğumdan beri bu korkuyla yaşıyorum… Hiç huzur ve inşirah hissetmedim hayatımda… Rüyalarım da korkunç…



Adalet ve merhamet anlatılmaz, uygulanır…

Din kültürü derslerine giren öğretmen derste, Hz. Ömer’in adaletini anlatıyor. Dakikalarca Hz. Ömer’in adaletinden bahseden öğretmeni, yıllardır tanıyan son sınıf öğrencisi, sonunda dayanamıyor.

Hocam! Bize Hz. Ömer’den ve Hz. Ömer’in adaletinden bahsediyorsunuz. Ben ne Hz. Ömer’i gördüm ne de görme şansım var. Ben sizi tanıyorum. Sizde de hiç adalet görmedim” demiş.



İHL’li bir öğrenci anlatmıştı.

Siyer dersinde hocamız Hz. Peygamberin sabrını, şefkatini ve çocuklara olan sevginizi anlatıyordu. Biz de o zamanlar, lise öğrencisi psikolojisinde, arka sıralarda yaramazlık yapıyorduk.

Hocamız bir ara sustu. Baktım ki bizim yanımıza geliyor öfkeli bir şekilde. Yanımda ki arkadaşın kulağından tutarak; “Ulan terbiyesiz! Biz burada ALLAH resulünden bahsediyoruz. Bize saygın yok, bari Peygamberine saygın olsun!” diye bir güzel dayak attı. Tabi bende aldım dayaktan nasibimi.

Bizi bir güzel haşlayan hocamız, masasına geri döndü. Dersi anlatmaya devam etti. Dersin konusu aynı… Hz. Muhammed’in sabrı, merhameti, şefkati ve çocuk sevgisi..!





Çocuklara beş vakit namazı ateşle sevdirmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz.

Hz. Ömer’in adaletini, adil davranarak öğretebiliriz çocuklara.

Peygamberimizin şefkatini, sabrını anlatmak değil, uygulamak zorundayız.

Ramazan, daha öfkeli, daha asabi, daha saldırgan olacağımız bir ay değil, daha sevecen daha sabırlı olmamız gereken bir aydır.



ALLAH şeytanı bağlıyor, bizde bağlayalım…

Hayırlı Ramazanlar.





Sait ÇAMLICA