üçüncü söz

mihrimah

Well-known member
Üçüncü Söz


بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا


İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet. Fısk ve Sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle...

Bir vakit iki asker, uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: «Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan, ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizâmsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider.Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûb edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur..»

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizâma tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir Sûrette gider. Tâ, mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.

Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve

(Orjinal Sayfa:19)

sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlup şehire yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasib bir mükâfat görür.

İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu, biri mutî-i kanun-i İlâhî, birisi de; âsi ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki: Âlem-i Ervahtan gelip kabirden geçer; âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır.. İbadetin çendan zâhirî bir ağırlığı var. Fakat,

mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, târif edilmez. Çünki: Âbid, namazında der:

اَشْهَدُ اَنْ لآَ اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ Yâni: "Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm'dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm'dir; ihsanı, merhameti çoktur" diye itikat ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şey'i kendi Rabbisinin emrine musahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. Îmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânet dahi menbaı, dalâlettir. Evet, tam münevverü'l kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki; hârika bir Kudret-i Samedâniyeyi , lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü'l - akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. "Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?" der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terkettiler.)

Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde... Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat, emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-i beşere ibâdet, tevekkül, tevhid , teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir ni'met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder.. Mâlûmdur ki: Zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa- tercih edilir. Halbuki: mes'elemiz olan ubû-

(Orjinal Sayfa:20)

diyyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise: -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile Şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu; icmâ ve tevâtür derecesinde hadsiz Ehl-i ihtisas ve müşahedenin şehadetiyle sabittir. Ve ehl-i zek ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.Elhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibâdette ve Allah'a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima: اَلْحَمْدُِللّهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفِيقِ demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
 

mirdad1981

Yeni Üye
güllü kardeş ne gülüyosun anlamadım?laubalilik yakışır risale ile ilgili bir açıklama isteyen birine karşı?lütfen ciddeyetimizi muhafaza edelim...
 

müdavim

Üye Sorumlusu
adüvv : düşman
âsi : isyankâr
bahtiyar : talihli, mutlu
batman : yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
bedbaht : talihsiz, kötü talihli
fısk : günah, günahkârlık
hadsiz : sınırsız
hasâret : zarar
helâket : yok oluş
hiffet : hafiflik
hülâsa : öz, konsantre
ibadet : Allah’a kulluk
intizam-ı askerî : askerî disiplin
intizamsız : düzensiz
mahall-i maksud : hedeflenen, varılacak yer
menfaat : yarar
minnet : iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek
mîrî : devlete ait
muarrif : tarif edici, tanıtıcı
mugaddî : gıdalı, besleyici
muhafaza etmek : korumak
nefer : asker, er
nizam : düzen, kanun
okka/kıyye : 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü
saadet : mutluluk
sefahet : yasak zevklere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
suret : şekil, biçim
tâbi olmak : uymak
temsilî : kıyaslamalı benzetme şeklinde, analojik
zahirî : görünüşte
abes : anlamsız, boş
âbid : Allah’a ibadet eden, kul
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
âlem-i ervah : ruhlar âlemi
arz : dünya
âsi : isyankâr
cebânet : korkaklık, aşırı ürkeklik
çendan : gerçi
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
emniyet-i tâmme : tam bir güven
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah : “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim”
:
evham : kuruntular, şüpheler
fâsık : günahkâr
feylesof : filozof, felsefeci
hakikî : gerçek, doğru
Hakîm : herşeyi hikmetle yapan Allah
Hâlık : herşeyi yoktan yaratan Allah
hane : ev
hasenât : iyilikler, sevaplar
havf etmek : korkmak
hazine-i rahmet : rahmet hazinesi
hevâ : kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme
ihsan : iyilik, ikram
iktidar : güç, kudret
iltica etmek : sığınmak
istinad etmek : dayanmak
itikad etmek : inanmak
kudret-i Samedâniye : herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudreti
küre-i arz : yerküre, dünya
maruz olmak : uğramak, tesirinde ve karşısında olmak
matlup : istenen, hedeflenen
menba : kaynak
minnet : iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek
musahhar : boyun eğen
musibet : belâ, sıkıntı
mutî-i kanun-u İlâhî : Allah’ın emir ve yasaklarına itaat eden kişi
mükâfat : ödül
münasip : uygun
münevverü’l-akıl : aklı bilimle aydınlanmış
münevverü’l-kalb : kalbi imanla aydınlanmış
nefsi serkeş : söz dinlemeyen nefis
Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
rahat-ı kalb ve vicdan : kalp ve vicdan rahatlığı
Rahîm : sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Allah
Rezzak : bütün yaratılmışların rızkını veren Allah
seyyiât : kötülükler, günahlar
tabi : uyan
tahassun etmek : sığınmak
takvâ : Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uymak
tevekkül : Allah’a güvenme ve Onu vekil kabul etme
ubûdiyet : Allah’a kulluk
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
azîm : büyük
derk etmek : algılamak, kavramak
ehl-i ihtisas ve müşahede : görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler
ehl-i zevk ve keşif : mânevî âlemlerde iman hakikatleri kendilerine açılan ve bu hakikatlerin zevkine erişen kimseler
elem : üzüntü, acı
elhasıl : özetle, sonuç olarak
emel : istek, arzu
fâsık : günahkâr
fısk : günah, günahkârlık
hadsiz : sayısız
helâket : mahvoluş, yok oluş
icma : bir mesele hakkında İslâm âlimlerinin görüş birliğine varması
ihbarat : verilen haberler
malum : bilinen, belli
menfaat : yarar
muhakkak : kesin
ruh-u beşer : insan ruhu
saadet : mutluluk
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
sabit : kesinleşmiş
sefahet : yasak zevklere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
şekavet-i ebediye : sonsuz sıkıntı, mutsuzluk
tevatür : güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber
tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme
tevhid : birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
velev : hattâ
 

Nurist

Well-known member
Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her se

Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı dalalettir.


Her insan, hem korkak, hem de cesur olabilir. Bu ifadeler cesaret ve korkaklığın kaynağını bildirir. İman ve Allah'a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır. Mü'minlerin cesareti, kafirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mü'mini cesur yapan, temelde şu iki esastır.

a- "Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler" ayetinin bildirdiği "ecel birdir, değişmez" gerçeği. (A'raf, 34; Yunus, 49; Nahl, 61) Savaşta ön cephede olanla, arka cephedeki, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder. Niceleri de vardır, ilk defa savaşa katılır, hayatını kaybeder.

Halid b. Velîd'in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der: "Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın !".

b- Mü'min için, savaşta iki güzelden biri vardır (Tevbe, 52): Ya şehitlik, ya zafer"Ölürsem şehidim, kalırsam gazi" diyen bir mü'min, böyle beklentileri olmayan bir inançsızdan , elbette daha cesur olacaktır.
 

Nurist

Well-known member
Yani, vahdehu mânen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle hâlledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
 

Zuhr

Talebe
Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde...
Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey...
Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır.
Fakat, emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.
--
Yani, vahdehu mânen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle hâlledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
--
Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-i beşere ibâdet, tevekkül, tevhid , teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir ni'met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder..
-----------------------
Elhamdulillah ..
hakkıyla anlayıp yaşamak ve her daim muhafaza etmek nasip olur inşallah hepimize ..



Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun
----------------------
amin ..
 

Nûrolog

Well-known member
Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde...
Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey...

“İnsan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde sermayesi hiç hükmündedir.” cümlesini açar mısınız? Çünkü başka yerlerde üstadımız insanı “eşref-i mahlukat, halife-i ruy-i zemin” olarak tarif ediyor. Arada, nasıl bir ilgi vardır?

Bir mahlukun şerefi onda tecelli eden isimlerin çokluğu ve tecelli mertebesindeki ziyadelikle ölçülür. Yani, bir varlık ne kadar çok esmaya ne kadar ileri derecede mazhar olmuşsa kıymeti ve şerefi o kadar fazla olur. Bu genel hükümdür. Ayrıca, insanın kendi iradesini güzel ve hayırlı işlere yönlendirmekle kazandığı değerler ve şerefler vardır. O ayrı bir konudur.

Meseleye “esma” yönünden baktığımızda şunu görüyoruz: Ağaçlar taşlardan üstündür. Niçin? Onlarda yarım da olsa bir hayat olduğu ve o hayatın havadan, suya geceden gündüze kadar şok şeye ihtiyacı olduğu için. Bu ihtiyaçlarının görülmesi taşta tecelli etmeyen birtakım isimlerin tecellisiyle olur; Rezzak ismi gibi. Ve o ağaç bu tecelli ile bir şeref kazanır; taştan üstün olur.

Hayvan da ağaçtan üstündür, çünkü onun görmeye, işitmeye, yürümeye,.. ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyaçların görülmesiyle onda Basîr ve Semi’ gibi birçok isim tecelli eder ki bu tecelliler ağaçta görülmez. Ve hayvan bu yönüyle ağaçtan üstün olur.

İnsanda bütün esma tecelli ettiği için insan eşref-i mahlukat olmuştur. Bu isimler insan penceresinde üç gurupta ele alınıyor. Bunlardan birisi de esma-i İlâhîyeye “zıddiyet itibariyle” ayna olmak.

İnsan sonsuz acziyle sonsuz bir kudrete ayna olur, sonsuz ihtiyacıyla sonsuz bir rahmete ayna olur. Bu tecelliler, onun ruhunda Allah’a sığınma ve O’na hamd etme duygularını geliştirir. Diğer varlıklardan çok daha muhtaç ve aciz olduğu için, “İyyake na’büdü ve iyyake nestein” ile ders verilen ibadet ve istianeyi diğer varlıklardan çok daha ileri derecede ve çok daha şümullü bir manada icra edebilir.


“Evet, şu mevcudat, aynalardır. Fakat zulmet nura ayna olduğu gibi, hem karanlık ne derece şiddetliyse o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında aynadarlık ederler. Meselâ, nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sânie aynadarlık eder, fakrıyla gınâsına aynadar olur. Öyle de, fenâsıyla bekasına aynadarlık eder.”(Mektûbât)


İnsanın sermayesinin hiç hükmünde olmasını Yirmi Üçüncü Sözdeki “fiil ve infial” meselesiyle birlikte düşünmek gerekiyor. Bir aynanın ışık sahibi olma noktasında sermayesi hiç hükmündedir. Yani fiil cihetinde hiç hükmünde bir sermayesi vardır. Ama, infial, yani fiili kabul etme cihetinde durum çok farklıdır. O ayna kendini güneşe karşı tuttuğunda birden aydınlanır; ışığın yanında hararet ve yedi renge de sahip olur. Birkaç milimlik kalınlığıyla birlikte yüz elli milyon kilometreye yakın bir mesafeyi içine alabilir.


“İnsanda iki vecih var. Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubudiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir.”(Sözler)

Bununla birlikte insan Allah namına bir ömür geçirdiğinde, o cüzi irade ve o kısa hayatla sonsuz bir saadete mazhar olabiliyor. Bunları birbiriyle karıştırmamak gerekiyor. İnsanın iradesinin cüz‘i olması, bir anda ancak bir şey irade edebilmesi, iki şeyi birlikte irade edememesi demektir. Şu var ki, tek tek de olsa irade ettiği işlerin hayır veya şer olması onun cennet veya cehennem ehli olmasına kâfi gelmektedir.

Konunun bir başka yönü de Nur risalelerinde önemle nazara verilmektedir. O da şu dur:


“Dalalet ve şerr ve musibetler ve masiyetler ve belalar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor.”


“Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir. Ademî birşey, madum bir şeye illet olur.” (Lem’alar)


Bu son cümleye Üstadın verdiği çok güzel bir örnek var: “….bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terketmekle, o gemi ile alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa'ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet” verebiliyor.

Bir geminin yapılması çok büyük bir sermaye ve emek gerektirdiği halde onun batırılması kaptanın görevini terk etmesiyle gerçekleşebiliyor. Bu kaptan gemiyi batırmaktan yargılandığında, “Benin çok cüzi bir kuvvetim var, koca gemiyi ben nasıl batırabilirim?” şeklinde bir mazeret ileri süremez.
 

Nûrolog

Well-known member
Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır.
Fakat, emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.

“Adeta sermaye ve iktidarının dairesi eli nereye yetişirse o kadardır.” “Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise, dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.” ifadelerini nasıl anlamalıyız?

Elin ulaştığı daire ne kadar genişlerse genişlesin Allah’ın sonsuz kudretine nispeten hiç hükmündedir. Kudret ve iradesini hayra sarf eden kişi çok iyi biliyor ki, o işin tahakkuk etmesinde ona düşen görev çok cüzidir. Şu var ki, insan o az kuvvetini, o cüz’i iradesini hayra sarf etmedikçe Allah, hayrı yaratmıyor.

Bir araştırmacı herhangi bir şeyi incelerken, nefes aldığı havadan, üzerinde durduğu dünyadan, kendi iç âleminde faaliyet gösteren nice sistemlerden haberi yok. Bunların hiçbirine eli yetişmiyor. Ne kalbini kendi kudretiyle çalıştırıyor, ne de dünyayı kendi iradesiyle döndürüyor. Dahilî ve haricî bütün bu işler Allah’ın irade ve kudretiyle yürüyor, tanzim ediliyor. O ise kendine ihsan edilen bütün bu imkânları hayır yolunda harcamakla güzel bir iş yapmış oluyor. Ancak bunun için övünmek, iftihar etmek yerine şükretmesi gerekiyor.

İnsan kâinatın meyvesi olduğundan kâinatın her şeyine muhtaçtır. Bu meyve ahiret yolcusu olduğu için de ihtiyaçları bu dünya ile sınırlı kalmaz, ebede uzanır.

“İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır.” Sözler


Her insan sonsuz aciz ve fakirdir. Bir insanın diğerinden ihtiyaç noktasındaki çokluğu yahut azlığı sonsuzun yanında kayda deymeyecek kadar cüzidir.

Öte yandan, insanın düşmanları ve elemleri de sonsuz. Bu düşmanları önlemek ve bu elemleri gidermek onun iktidarı dahilinde değil. Üstadın şu ifadeleri bu gerçeği çok güzel ortaya koyar:

“İnsan mahiyetinin câmiiyeti îtibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi arzın zelzele ve ihtizazâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Hem nasıl hudebînî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. …” Lem’alar
 
Üst