Fikre itibar edilmesi için ‘iman’ lazim!

mihrimah

Well-known member
Türk toplumunun, genel olarak ‘fikir üretme’ noktasinda çok parlak bir sabikasinin olmadigi söylenegelmistir. Bu durumun, bugün böyle oldugu gibi, geçmiste de pek farkli olmadigina dair yaygin bir kanaat vardir. Özellikle Arap kavminin gösterdigi performansla yapilan kiyaslamalarda, Türklerin üretkenliginin ‘tali’ boyutta oldugu siklikla dillendirilmektedir. Buna göre, temel Islami ilimler de dahil olmak üzere, Türkler, orijinal eserler verememisler; sadece ‘uygulayici’ olabilmislerdir. Peki bu yaklasim dogru mudur? Ya da bu degerlendirme ne oranda isabetlidir?
Öncelikle ifade edilmelidir ki, bu konuda, ‘kavim’ bazinda bir degerlendirme yapmaktan kaçinmak gerekir. Çünkü eger herhangi bir kavim, düsünce veya eylem noktasinda baska kavimlere göre daha performansli ise, bunun asli nedeni, o kavmin kendine özgü vasiflari degil, ‘performans’i etkileyen faktörlerdir. Bunlarin basinda da ‘bilinçli yönelimler’ gelir. Inanç sistemleri, ideolojiler, dinler vs. bu kapsama girer. ‘Altyapi’ olarak ifade edilen faktörler ise, belirleyici degil, etkendirler. Ekonomik ve sosyal faktörler bu kapsama girerler. Bir baska ifadeyle, kavimlerin performansini, onlarin kavmi özellikleri veya ‘altyapi’ faktörleri degil, bilinçli tercihlerin ürünü olan ‘çalismalari’ (yani sa’yleri) belirler. Odaklanilmasi gereken nokta da burasidir.
Bu baglamda, Arap kavmi ile Türk kavmi arasinda bir kisa degerlendirme yapmak mümkündür. Eger Araplar, Islam’in yayilisi sürecinde iyi bir performans sergilemislerse, bunun basit izahi, hiç kuskusuz Islam’dir. Islam’in bu kavmin performansini ‘top’ noktaya çikarmis olmasiyladir ki, Araplar, Islami ilimlerin yani sira, ilmin diger dallarinda da, o dönemin en ‘performansli’ kavmi olmuslardir. Fakat bu, onlarin Arap olmasi hasebiyle degil; bu performansi gösteren kavim olmalari nedeniyledir. Yani, rahatlikla: “Islam olmasaydi, Araplar o dönemin ‘süper gücü’ olamazlardi” da denilebilir. Bu noktada Ibn-i Haldun’un teorisinin (veya benzeri ‘asabiyetçi’ teorilerin) isabetli olmadigini söylemek gerekmektedir. Araplar’in performansini, Kureys’in ‘asabiyet’inin belirledigini iddia eden Ibn-i Haldun, aslinda ciddi bir yanilgi içerisindedir. Çünkü, bu asabiyet belirleyici olsaydi, Islam’dan önce de Araplar’in ayni performansi göstermesi gerekirdi ki, tarih bunun böyle olmadigini yazmaktadir. Dogrusu, Kureyslileri bir araya toplayan seyin, Kureys’in asabiyeti degil, Islam oldugudur. Islam sayesinde, daginik Kureys kabileleri birlik olmuslar (Ali Imran: 103) ve daha sonra da birkaç asir süren ‘küresel güç’ pozisyonunu elde edebilmislerdir. Fakat yine Islami hassasiyetin giderek zayiflamasi sonucu (Maide: 54), bu pozisyonlarini kaybetmislerdir. Araplar’in yerini ise, daha sonralari Türkler almistir. Önceleri Mevali statüsünde Araplarin hizmetinde bulunan Türkler, Miladi 10. asirdan sonra sergiledikleri performansla üstünlügü ele geçirmislerdir. Fakat bu da, Türklerin Türklüklerinden kaynaklanan bir sey degildir. Müslüman olduktan sonra gösterdikleri performans, onlari bu pozisyona tasimistir. Ve sanildigi gibi, Türkler, o dönemden sonra, sadece ‘uygulayici’ pozisyonunda olmamislar, ‘fikir üreten’ sahsiyetler de yetistirmislerdir.
Ancak burada kavimleri yaristirici bir yaklasimdan sakinmak gerekir. Yapilmasi gereken, bir dönem Araplar arasindan büyük isimler çikarken, bu isimlerin daha sonra niçin Türkler arasindan (veya baska kavimler arasindan) çiktigi sorusuna cevap bulmaktir. Bilindigi gibi ilk dönem ilim merkezleri, Basra, Kufe, Hicaz, Yemen, Bagdat gibi Arap sehirleri iken, daha sonra Dogu illeri (yani Türk illeri) önem kazanmis ve Semerkant, Taskent, Buhara gibi merkezler ilmi performans sergilemislerdir. Farabi, Ibni Sina ve Biruni gibi ilim adamlari da bu merkezlerde yetismislerdir. Ilim merkezlerinin tarihsel dönemler içerisinde yer degistirmesinin nedeni, yine kavimlerin gösterdikleri ‘performansla’ alakalidir. Bu ise öncelikle, ideolojik yönelimin ortaya çikardigi ‘içsel dinamizm’in sonucudur. Bir kavim bu dinamizmini kaybetmeye basladiginda, mutlaka o boslugu bir baska kavim doldurur. Yeni gelen kavim de, bu yeni pozisyonunu, esas itibariyla, kendi ‘çalismasi’nin sonucu olarak elde eder.
‘Çalisma’nin (sa’yin) belirleyiciligi hususunda alti çizilmesi gereken bir diger nokta da, ‘yönelimde istikrar’dir. Malum oldugu üzere, medeniyetlerin olusma (ve çöküs) süreçleri insan ömrüyle sinirli degildir. Bir medeniyetin mücessem bir varlik olarak ortaya çikisi dahi, birkaç nesil alabilmektedir. Bu noktada, “belirli bir hedefe dogru kitlesel yönelim” önemlidir. Bu yönelim sonucunda, kavimler içerisinde, ilmin her alaninda önemli ve seçkin sahsiyetler çikacaktir. Yönelim kitlesel degil de ‘bireysel’ nitelikte ise, bu, o kavmin performansinin düsük oldugunu gösterir. Böylesi kavimler, tarihte iz birakici isler yapamamislardir. Peki bu yönelimi saglayacak olan sey nedir? Bu önemli sorunun cevabini, ilmi yetkinlik, örgütlülük, dayanisma bilinci vs. gibi kavramlarda aramak mümkündür, ancak daha merkezi bir kavram vardir ki, asil cevap oradadir. Bu kavram, ‘iman’dir. Hepimizin bildigi “inaniyorsaniz, üstünsünüz” (Ali Imran: 139) ayetini de bu çerçevede anlamak gerekir. Ameli ortaya çikaran sey, ‘iman’dir. Pratigi, teori belirler. Sa’yin kökeninde de, saglam bir inanç vardir. Dünya tarihinde, bütün büyük isler basarmis kisiler, yaptiklari ise inanan kisilerdir. Ve inanç saglam oldugunda, o inancin insa ettigi bina da saglam olur.
Inancin saglamligi ise, elbette ki ‘ilm’ ile baglantilidir. Sahih ve saglam bir ‘ilm’ temeline dayali olmayan hiçbir inanç binasi, uzun süre ayakta kalamaz. Dogrudur, batil inançlarla da, insan eylemlerini yönlendirmek mümkündür. Fakat bu ilanihaye devam edemez. Denilebilir ki, Hiristiyanlar, Budistler, Yahudiler (ve tabii ki Modern Seküler Bati Uygarligi) yüzlerce yil batil inançlariyla yasamislar ve devletler (hatta medeniyetler) dahi kurabilmislerdir. Evet, bu inançlarin sahipleri de bina yapmislardir; fakat burada önemli olan, bu binalarin, sert rüzgar karsisinda dayanip-dayanamadiklaridir. Bu inançlarin hiç biri, ‘ilm’ kriteri karsisinda tutunamamistir. “Insanlarin çogunun iman edenlerden olmayisi” vakiasi (Ra’d:1), imanin hakk olusu gerçegini degistirmez. Hakk, hakikat oldugunu her yerde ispatlayacak güçtedir. Hakk yoksa, batil vardir. Fakat “Hakk geldiginde, batil zail olur” (Isra: 81).
Bu genel ilkeler çerçevesinden baktigimizda, Türklerin bugünkü performanslarinin niçin ‘düsük’ oldugunu açiklamak da kolaylasmaktadir. Demek ki Türkler, bugün ‘geregince’ (yani Ali Imran:139. ayetin istedigi manada) ‘iman’ etmemektedirler. Etselerdi, bu iman, onlarin düsünce alaninda da baska alanlarda da performanslarina yansirdi. Demek ki bugün Türklerin ‘yönelimi’ baska yerleredir. Ve bu yerler, onlari ‘üstün’ kilacak yerler degildir! Daha açik bir ifadeyle, bugün Türkler, tarihte kendilerini ‘seçkin’ bir pozisyona oturtan asil degerlerinden uzaklasmislardir. Diger Müslüman kavimler gibi, onlar da, modern degerlerin kurtariciligina inandirilmislardir. Osmanli Devleti’nin son yüzyilinda Osmanli aydininin zihni, Batili kavramlarla sekillenmistir. Cumhuriyet, bu sekillenmenin üzerine kurulmustur. Modern Bati’nin degerleri ise, Türklerin gelenekten getirdikleri degerlerle uyumsuzluk göstermektedir. Bu uyumsuzlugu ‘sentez’le gidermenin ise imkani yoktur. Burada bir ideolojik (veya ‘dini’) tercih yapilmak durumundadir. Ya Modernite tercih edilecek ya da gelenekten tevarüs edilen degerlere baglilik devam edecektir. Dönemin bütün (Müslim, gayr-i Müslim) kavimleri gibi, Türklerin seçkinleri/elitleri de, agirlikli olarak moderniteyi tercih etmisler ve böylece modernite, ‘düsünsel üstünlügü’ ele geçirmistir. Ardindan da, dogal olarak, modernitenin politik kurumlari, Osmanli bakiyesi topraklarda tesis olunmustur. Bu yönelim, kaçinilmaz sonucunu nasil verdiyse, simdi yeniden Islam’a dogru bir yönelim için de ayni yolun izlenmesi gerekmektedir. Yani önce ‘zihinlerde bir inkilap’ gerekmektedir. Bu inkilabi saglayacak olan sey ise, temelde ‘ilm’dir. Yani ‘ilmde yetkinlik’tir. Bugün, Müslümanlar olarak bizim asli eksigimiz budur. Bu noktadaki eksikliklerimizi giderebilirsek, “nefsinde olani degistiren kavim” (Ra’d:11) olma yolunda temel ve asli adimi atmis oluruz. Iste o zaman, ‘kitlesel yönelim’ de tedricen baslayacaktir. Çünkü kitleler, temelde ‘güce’ meyillidirler. Maddi gücü doguran ise, temelde ‘ideolojik’ güçtür. Medeniyetler, güçlerini ‘haklilik’larindan aldiklarini iddia ederler. Bu, bosuna degildir. Çünkü gücün mesruiyet kaynagi, ‘hak’li olmak, ‘hakikat üzere olmak’tir. Digeri, kaba güçtür ve ömrü de pek uzun olmaz. Iste bu yüzden, Müslümanlar, bugün ‘hak’ üzere olmayi önemsemelidirler. Bunun tek yolu da, ‘ilm’ üzere olmaktir.
Türkiye’de fikre deger verilmiyor mu? Bunun nedeni, ekonomik sikintilar, geleneksel etkiler, siyasal baskilar vs. degildir. Türkiye’de bir ‘yönelim’ eksikligi vardir. Insanlar, manipülasyonlarla ‘gafillestirilmistir.’ Bu gaflet uykusundan uyanmak için, ‘güçlü’ bir sese ihtiyaç vardir. Ve bu ‘güçlülük’ biliniz ki, ‘ilimde derinlesmektir.’

M. Kürsad ATALAR / Nida Dergisi – Ekim 2007
 
Üst