Yeltegiyan

Elfidam
EMİRDAĞ LÂHİKASI’NIN, BEDİÜZZAMAN Said Nursî’nin talebeleriyle 1950’li yıllarda yaptığı yazışmaları içeren ikinci cildinde, nedense pek dikkatleri çekmemiş bir mektup vardır. “Mahkeme-i kübraya şekva ve müdafaatın bir haşiyesi olan parçanın hülasasıdır” başlıklı bahisten sonra gelen bu mektupta, Bediüzzaman, daha önceki bir dizi mektubunda dile getirdiği bir söze şerh koyar. Bu söz, ‘Risale-i Nur ve tarikat’ deyince akıllara gelen ilk söz olarak, “Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” sözüdür.

Bu söze getirilen şerh, şu şekildedir: “... Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp ‘Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor’ dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor...”

İlgili mektupta, bu cümlelerin önünde ve sonunda yer alan ve buraya aktarmadığımız cümleler de dikkat gerektiren unsurlar barındırır; ama aldığımız bu kısım, Bediüzzaman’ın ehl-i tarikat ile Risale-i Nur müntesipleri arasında bir soğukluk sebebi olagelmiş o sözündeki kasdı, o sözü söylediği zaman ve zemin dahilinde, yeterince açıklar durumdadır.

Bu sözden anlaşıldığı üzere, bir vakit Bediüzzaman’ın ‘tarikat zamanı değil’ demesine sebebiyet veren iki unsurdan ilki ‘yalnız iman hakikatini düşünmesi,’ ikincisi ise ‘bid’alar’dır. Ki, Sünnet-i Seniyye Risalesi’nde, yani “Onbirinci Söz”de Bediüzzaman’ın ‘bid’a’ tabirine getirdiği açıklamayı hatırlarsak; “ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar, bid’attır.” İşte, Bediüzzaman’ın ‘Zaman tarikat zamanı değil’ sözünü söylediği zaman, ‘ahkâm-ı ubudiyet’in en birincisi olarak tevhid ve risalete, dolayısıyla bir bütün olarak iman esaslarına; ve hepsi de kökünü iman esaslarında bulan ve ondan beslenen İslâmî esas ve ölçülere topyekün bir hücumun sözkonusu olduğu bir zamandır. Bu zamanın en etkili kişisince söylenen “Biz ilhamımızı gökten ve gaipten almıyoruz” gibi, “Filhakika insan tabiatın mahlukudur. Natür insanları türetti, onları kendine taptırdı” gibi sözler; bu sözler ekseninde oluşturulmuş devlet ve özellikle de eğitim politikaları; ve bu çizgide, ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ın bu çizgide dayatılmak istenmesi; bu dayatma dahilinde, bırakın başka şeyleri, Kur’ân harflerine dahi tahammül edilmemesi... o sözün söylendiği dönemin keyfiyetini açıklamak için yeterlidir.

Böylesi bir zamanda, imanlar elden giderken, seyr-i sülûk içinde şahsî terakkî ve kemalat için çalışmak, Bediüzzaman’a zaid görünmüştür. Böyle bir zamanda, yapılması gereken, şahsî terakkiyatından feragat edip, umumun imanının selâmetine çalışmaktır. Nitekim, ilgili sözüyle, Bediüzzaman, bütün himmetin buna sarfedilmesi gereğine dikkat çekmektedir.

İşte böyle bir zamanda böyle bir keyfiyetle söylenen “Zaman tarikat zamanı değildir” sözünün hikmetini ve zeminini anlama noktasında dikkat etmemiz gereken ikinci bir husus, sözkonusu zamanda bu icraatları yürüten yönetim mekanizmasının en etkili üç isminden birinin, şahsen bir tarikata mensubiyeti olan bir kişi olmasıdır. Bediüzzaman’ın her üç lâhikasından bu vesileyle taradığım mektuplardan anladığım kadarıyla, ‘mareşal’ ünvanı taşıyan bu kişinin şahsen ‘tasavvuf mesleği’ne intisabı olmakla birlikte böylesi bir icraatın—’seyircisi’ bile değil—’icracısı’ olması; dahası başka bazı tasavvufî kümelenmelerin de bu icraata müdahil ve seyirci bir konumda bulunması, Bediüzzaman’ın ilgili sözü söylemesinde son derece müessirdir. Bediüzzaman, tasavvufun ‘bâtınî’ yorumlara müsait tarafının ve ehl-i tasavvufun ‘muhabbet,’ ‘müsamaha’ ve ‘itaat’ gibi cemalî vasıflarla mücehhez oluşunun hakim güçlerce suiistimal edileceği; ‘bid’aların’ bu yoldan ehl-i İslâm içine gireceği endişesi taşımaktadır. Mektuplarında geçen, “yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarikatı ezen; ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı...” gibi, “seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan...” gibi ifadeler bu açıdan dikkat çekicidir. Nitekim, en başta zikrettiğimiz mektubunda da Bediüzzaman, vaktiyle niye öyle dediğini “Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor” ifadesiyle dile getirmektedir.

Yazımızın en başında dile getirdiğimiz bu mektup, diğer taraftan, şartlarını bir parça dile getirdiğimiz sözkonusu zeminde söylenmiş bu sözü yumuşatır bir mahiyettedir. Zira, bir kere, bu sözün söylendiği 1950’li yıllar, ‘tesadüf, şirk ve tabiatın âlem-i İslâm’dan nefiy ve ihracına Risale-i Nur’ca verilen kararın infaz edildiği’ yıllardır. Yani, bundan böyle, getirilen küfrî yorumlar ve üflenen şüpheler mü’min akıllarda bir cevap, mü’min kalblerde bir mukavemet bulacak; iç dünyalara hakim olamayacaktır. İkincisi, ‘bid’alar’ galebe edememiş; Kur’ân’ın ve sünnetin esaslarına karşı ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ kendilerine bir zemin, bir menfez bulamamıştır. Üçüncüsü, bu zaman zarfında, ehl-i tarikatın kâhir ekseriyeti, bid’alara mağlup olmamıştır. Yaşanan tecrübe, Bediüzzaman’a, “Ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor” dedirten bir tecrübedir.

Buna binaen, Bediüzzaman, ilgili sözüne şerh düşerek, bu sözü belli bir zamanda belli şartlar dahilinde söylediğini dile getirmektedir. Bu sözle, ehl-i tarikat ve tasavvufa karşı bir husumet, bir düşmanlık ve rekabet kasdı olmadığını açıkça gösteren kelimelerle... Onun bu mektubunda kullandığı ‘sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi’ ifadesi son derece manidardır. Bu ifade, bid’alara müsait ve müsaadekâr olmayan; bilakis ‘sünnet-i Peygamberi dairesinde’ yer alan anaakım tasavvuf çizgisine Bediüzzaman’ın kalbinin ve ruhunun sonuna kadar açık olduğunun nişanesidir. Onun bu ifadenin devamında, Risâle-i Nur’u sünnet-i seniyye dairesi içindeki ‘bütün on iki büyük tarikatın hülâsası’ olarak tarif etmesi ise, Risale mesleği ile tasavvuf mesleğinin özü itibarıyla ‘yoldaş’ ve ‘kardeş’ olduğunu ima ve ihsas etmektedir. Rakipler ve hasımlar değil; yoldaşlar ve kardeşler...

Sözün kısası, Risale-i Nur ve tasavvuf, Bediüzzaman’ın düştüğü şerhin açıkça gösterdiği üzere, iki hasım ve iki rakip değildir; aynı yolun, komşu iki şerididir.

Bu noktada “Hangi şeritte daha hızlı yol alınır?” gibi sorular da akla gelebilir. Ne var ki, öncelikli mesele, son tahlilde, ‘aynı yolun yolcusu’ olduğumuzun taraflarca anlaşılması meselesidir.

Aradaki buzlar eriyip kalbler yumuşadıktan sonra, her iki çizgideki mü’minler birbirlerinin kazanımlarından istifadeyi pekâlâ becereceklerdir.

Metin Karabaşoğlu
 

müdavim

Üye Sorumlusu
RİSALE-İ NUR HAREKETİ, TARİKAT MI, CEMİYET Mİ, CEMÂAT MI?

Ahmet Akgündüz​

I- Konunun takdimi

Yirminci asra damgasını vuran Bediüzzaman ve onun Kur'ân'ın mânevî bir tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı adlı eserleri, 70-80 sene önce verilen müjdeler doğrultusunda arzu edilen mânevî meyvelerini vermeye başlayınca, dostların meraklarını ve düşmanların da tecessüslerini, Risale-i Nur Cemaati ve Bediüzzaman üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Müsbet hareketiyle gönüllerde taht kuran, 50'den fazla dünya diline tercüme edilen, bütün dünyada yüzbinlerce gencin imanını kurtarmaya vesile olan ve milyonlarca insanın hiçbir dernek, cemiyet, tarikat veya parti bağı olmadan aynı dâvâ etrafında kenetlenmesine yol açan Risale-i Nur Hareketi, ister istemez, "Hangi câzibeyle böyle insanları bir arada toplayabiliyor?" diye herkes tarafından merak edilmektedir. Sevenleri, bu bir tarikat mı, cemiyet mi veya siyasî bir hareket mi diye kendi kendilerine sorular sorarken, bu hareketin inkişâfından ve gönüllerde taht kurmasından rahatsız olanlar da ısrarla aynı soruları, kitle iletişim vasıtalarıyla kamuoyunda sorgulamaya başlamıştır.

Devleti idare edenler, sınırları Çin'i ve Amerika'yı aşan bu müsbet hareketin mahiyetini merak ederken, fikir adamları da, "Moğolistanlı, Çinli, Endonezyalı, Amerikalı bütün beyinleri kendine celbeden bu hareketin gayesi ve metodu nedir?" diye önlerine gelene ve bilene meseleyi sormak durumunda kalmışlardır. Bu arada bir asra yakındır tavusa karga ve kargaya tavus demeye kalkışan ve İslâmın güneşinden rahatsız olan çevreler de, Risale-i Nur Hareketini mahiyeti, maksadı ve hizmet tarzı dışında ithamlarla vasıflandırmaktadırlar. Dünyaya ışık saçan ve 6000 sayfayı bulan iman ve Kur'ân hakikatlerini görmezden gelerek, meczûb birilerinin Risale-i Nur'u tarikat diye değerlendirmesini ön plana çıkarmak istemektedirler.

Halbuki Risale-i Nur Hareketi, Doğudan Batıya, Güneyden Kuzeye uzanan nurânî bir silsile ile bağlı bir dairedir. Bu daireye dâhil olanlar, bütün ehl-i imandır ki, şu anda adetleri 1.5 milyara yaklaşmaktadır. Bu cemaatin birliğini sağlayan esas, tevhid akidesidir. Yemini imandır. Müntesibleri, Kâlûbelâdan bu daireye dahil olan bütün mü'minlerdir. Müntesiblerinin kayıt defterleri, Levh-i Mahfûzdur. Bu cemâatin yayın organı, bütün İslâmî kitaplardır. Günlük gazeteleri, i'lâ-yı kelimetullahı hedef ve maksad edinen bütün dinî gazetelerdir. Şubeleri, cami ve mescidler, medreseler ve İslâma hizmet eden bütün müesseselerdir. Merkezi Haremeyn-i Şerifeyndir. Reisi, Resûlüllah'dır. Mesleğinin esası, herkesin kendi nefsiyle mücâhede etmesi, Kur'ân'ın ahlâkıyla ahlâklanması, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ etmesi, başkalarına muhabbet eylemesi ve zarar vermeyecekse nasihat etmesidir. Bu cemaatin nizâmnâmesi, sünnet-i seniyye ve şer'î hükümlerdir. Hedefi ve maksadı i'lâ-yı kelimetullahtır. Ayrıca 6000 sayfayı bulan Nur Külliyatı, "Yalnız bir cüz'î tahribâtı ve bir küçük hâneyi ta'mir etmiyor. Belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal'ayı ta'mir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hâs bir vicdânı ıslâha çalışmıyor, belki, bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umûmun ve bâhusus avâm-ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şe'âirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umûmîyi, Kur'ân'ın i'câzıyla ve imanın ilâçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor."

70-80 senedir bütün Türkiye'nin ve son 30 yılda ise bütün dünyanın gündemine oturan Risale-i Nur Hareketi hakkında, son zamanlarda sorulan şu üç soruyu, bu kısa tebliğimizde cevaplandırmaya çalışacağız: 1) Risale-i Nur Hareketi, bir tarikat mı? Tarikat değilse nedir? Tarikata karşı mı? 2) Risale-i Nur Hareketi, bir cemiyet mi, siyâsî bir gayesi var mı? 3) Risale-i Nur Hareketi, bir cemâat mi? II- Risale-i Nur Hareketi bir tarikat mı?

1- Tarik, tarikat ve Risale-i Nur Hareketi Bu sorunun cevabını vermeden evvel tarik ve tarikat kelimelerini kısaca anlatmak icabetmektedir. Tarik, Arapça'da yol demektir. Tarikat da, Allah'a yaklaşmak ve Onun rızâsını elde etmek için taki edilmesi gereken yol mânâsını ifade eder.

Tarik ve tarikat kelimelerinin mânâlarını iki ayrı grupta incelemek gerekir: Birincisi: Genel anlamda Allah'a giden yol demektir ki, bütün dinler, Allah'a götüren bütün yollar ve elbetteki ikinci mânâda zikredilecek olan hususî mânâdaki tarikatlar da buna dâhildir. "Allah'a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri kadar çoktur" mânâsına gelen ve bir kısım âlimler tarafından hadis olarak ifade edilen vecîze bunu anlatmaktadır. Bediüzzaman da bu mânâyı zikrederek konuyu şöyle özetlemektedir:

"Cenab-ı Hakka vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler, Kur'ân'dan alınmıştır. Fakat tarikatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli ve daha umumiyetli oluyor. O tarikler (yani genel anlamda Allah'a giden yollar) içinde, Kur'ân'dan istifade ettiğim 'acz, fakr, şefkat ve tefekkür' tarikidir. Şu tarik, hafî tarikler (Nakşibendiye tarikatı gibi) misilli 'letâif-i aşere' gibi on hatve değil, tarik-i cehriyye gibi (Kadiri tarikatı gibi) 'nüfûs-u seb'a' yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki dört hatveden ibarettir. Tarikattan ziyâde hakikattır, şerîattır." Bediüzzaman genel anlamda Allah'a giden yol mânâsına gelen tarikleri, genel olarak dört gruba ayırmaktadır:

1) Tasfiye ve işrâk üzerine kurulmuş olan ehl-i tasavvufun yoludur. Tasfiye, zikir ve ibâdetlerle kalbi ve aklı mâsivâdan arındırarak Allah'a ve Onun marifetine ulaşmaya çalışmaktır. İşrâk ise, keşif ve ilhâm ile insanı Allah'a götüren yolları bulmaya gayrettir. Her ikisinde de ma'rifetullah yolunda kalb ayağıyla gidilmeye çalışılır. Bu seyr ü sülûkün anahtarı ve vesileleri, zikr-i ilâhî ve tefekkürdür. İmam-ı Rabbânî'nin ifadesiyle, "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, iman hakikatlerinin vuzûh ve inkişafıdır." Yine İmâm-ı Rabbânî'nin tasnifine göre, tasavvuf tariki, velâyet-i suğrâdır. İmam-ı Rabbânîler, Abdülkadir-i Geylânîler ve Bâyezîd-i Bistâmîler, bu yolun mânevî reisleri arasında yer alırlar.

2) İslâmın itikâd esaslarını muhâfaza ve müdâfaa için Kelâm denilen bir ilim teşekkül ettiren kelâmcıların yoludur ki, Allah'ı tanıma ve isbât hususunda bunların dayandıkları en mühim iki esas imkân ve hudûs denilen delillerdir. Bunlar, bu iki delili kullanırken, akla ve nazarî esaslara istinâd ederler. Fahreddin Râzîler, Teftezânîler ve İmam Gazalîler, bu yolun mânevî reisleri arasındadırlar. Bu her iki yol da, her ne kadar Kur'ân'dan ilhâm alarak dal budak salmışlar ise de, beşer fikri bunları başka başka kalıplara soktukları için uzunlaşmış, müşkülleşmiş ve bazı vehimlerden ve vartalardan mahfûz kalamamıştır. Kelamcıların bazı ifrât ve tefritlerini Kelam kitaplarında okuduğumuz gibi, ehl-i tasavvufun bazı vartalarını da, Bediüzzaman'ın Telvîhât-ı tis'a adını verdiği Risale'sinden öğreniyoruz.

3) Tüphelerle dolu olan ve sahiplerini de şüpheler içinde bırakan İslâm filozoflarının yoludur ki, İbn-i Sina'lar, Farabi'ler ve Kindî'ler gibi bir kısmı aklı esas alarak yürüyen ve kendilerine Meşşâiyyûn veya Aristocular tabir edilenler ile Sühreverdîler ve İbn-i Tufeyl'ler gibi ilhâm ve kalbe sezişi esas alan ve kendilerine İşrâkıyyûn tabir edilenler, bu yolun yolcusudurlar. Felsefenin fâsid bir takım esasları ve müntesiplerini sürüklediği vahim neticelerinden dolayı, İslâm filozoflarından olan İbn-i Sina ve Farabi gibi dahiler, âdî bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişlerdir. Hatta İmam-ı Gazali gibi bir hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiştir.

4) Risale-i Nur'un esas mesleğini teşkil eden Kur'ân'ın yoludur. Bu ifadeden, öteki yolların Kur'ân dışı olduğu şeklinde bir mânâ çıkarılmamalıdır. Ne demek olduğunu isterseniz, Bediüzzaman'dan dinleyelim: "Risale-i Nur, sâir ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarı ile ders vermez ve evliyâ misilli yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihâd ve imtizâcı ve ruh ve sâir letâifin te'âvünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar; hakâik-i imâniyyeyi kör gözüne de gösterir."

Risale-i Nur'un telif edildiği Yeni Said devresini anlatırken de, İmam-ı Rabbânî'nin "Tevhîd-i Kıble et; yani yalnız bir üstâdın arkasından git" şeklindeki mânevî ikazından sonra kalbine şöyle geldiğini anlatmaktadır: " 'Üstad-ı Hakiki Kur'ân'dır. Tevhîd-i kıble bir üstadla olur' diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla, hem kalbi, hem ruhu, gâyet garip bir tarzda sülûka başladılar. Nefs-i emmâresi de, şekler ve şüpheleriyle onu mânevî ve ilmî mücâhedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam-ı Gazali, Mevlânâ Celâleddin ve İmâm-ı Rabbânî gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur'ân'ın dersiyle ve irşâdıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hatta'Her şeyde bir delil var; gösteriyor ki, Allah bir' mealindeki hakikata mazhar olduğunu Risale-i Nur ile göstermiş."

İkincisi: Tarikatın hususî mânâsıdır ve bugün tarikat denilince akla gelen de bu mânâdır. Tarikat kelimesi, tasavvufun sistemleşmesinden sonra, giyim, zikir tarzı ve telakki ayrılıklarıyla özellikler gösteren teşkilâtlara âlem olmuştur. Hatta bazı hukukçular, şahıs toplulukları demek olan tarikatlerin, ayrı bir hak ehliyeli olup olmadığını dahi tartışmışlar ve tarikatlerin hükmî şahsiyeti olup olmayacağını buna göre sonuca bağlamak istemişlerdir. Bu mânâda tarikatı Bediüzzaman şöyle tarif etmektedir:

"Tasavvuf, tarikat, velâyet ve seyr ü sülûk namları altında, şirin, nurânî ve ruhânî bir hakikat-ı kudsiyedir. ...Tarikatın gaye ve maksadı, ma'rifet, iman hakikatlarının inkişafı olarak, mi'râc-ı Ahmedî'nin gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhânî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhûdî hakaik-ı imaniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; tarikat ve tasavvuf namıyla ulvî bir sırr-ı insânî ve kemâl-i beşerîdir." Risale-i Nur Hareketi'nin ikinci mânâda tarikat olmadığı ve belki birinci mânâda ve Allah'a götüren yol anlamında acz, fakr, şefkat ve tefekkür esaslarını kabul ettiği için birinci ve genel mânâda bazı yerlerde tarik kelimesinin kullanıldığı gayet açıktır.

Önce şunu belirtmeliyiz ki, Risale-i Nur Hareketi tarikat değil, hakikattır. Ancak ikinci mânâda kullanılan tarikatlara da karşı değildir. Merak edenler, Risale-i Nur'un mühim parçalarından olan Mektûbât adlı eserin, 29. Mektubunda tarikatlerin yasaklandığı ve hücumlara maruz kaldığı dönemlerde, tarikat denilen ve Osmanlı Devlet-i İslâmiyesini koruyan üç ulvî kal'adan biri olan tarikatı müdafaa eden kısımlarını mütalaa edebilirler. Risale-i Nur Hareketi'nin tarikatlar varken neden bu asırda zaruri hale geldiğini ise, yine kendisi açıklamaktadır: "Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî gibi zatlar, bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakâik-i imâniyyenin ve akâid-i İslâmiyyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü, saâdet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusûr edilse, şakâvet-i ebediyyeye sebebiyyet verir. İmansız Cennete gidemez, fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakâik-i imaniyye gıdâdır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakâik-i imâniyyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil." İşte o yol, Risale-i Nur'dur.

2- Risale-i Nur Hareketi'nin tarikat olduğuna dair iddialar Risale-i Nur Hareketi'nin tarikat olduğunu iddia eden iki ayrı grup vardır: Birincisi: Risale-i Nur Hareketi'ni tarikat grubuna sokarak hem Bediüzzaman'ı ve hem de onun talebelerini ilke ve inkılablara aykırı hareket ithamıyla cezalandırmak ve rahatsız etmek isteyen devletin istihbârât teşkilatları ve resmî ideolojinin mikrofonu olan bazı kalemlerdir. Bu iddiaya en iyi cevabı Bediüzzaman'ın kendisi vermiştir. 1935'de ve hem de Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanlığı zamanında devam eden Eskişehir Mahkemesinde, Bediüzzaman'ın itham edildiği konuların başında tarikatçılık gelmekteydi. Bediüzzaman, şeriatçısın diyenlere, çekinmeden şeriatçı olduğunu ve başındaki saçları adedince başları olsa tamamını şeriata fedâ edeceğini söyleyen bir âlim, her halde bu itham karşısında da, eğer tarikatçı olsaydı, korkmadan ve çekinmeden bunu izhâr ederdi. Ancak yapılan bu ithama şu cevabı vermiştir:

"Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım. Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarikat verseydim, şüpheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: İman lâzım, İslâmiyet lâzım; tarikat zamanı değil."

Afyon Mahkemesi münasebetiyle zikrettiği şu cümleler de bu mânâyı teyit etmektedir: "Nurların esası ve hedefi, iman-ı tahkiki ve hakikat-ı Kur'âniye'dir. Onun için üç mahkeme (Eskişehir, Denizle ve Afyon Mahkemeleri), tarikat noktasında beraat vermişler. Hem bu yirmi seneden hiçbir adam dememiş 'Said bana tarikat vermiş.' Hem bin seneden beri, bu milletin ekser ecdadı bağlandığı bir meslek (yani tarikat), mesuliyet sebebi olamaz. Hem gizli münafıklar, hakikat-ı İslâmiyete tarikat namını takıp, bu milletin dinine taarruz ettiklerine karşı gâlibâne mukabele edenler, tarikatla itham edilmezler." İkincisi: Şeyh Müslüm adıyla bilinen ve Acz-mendî Tarikatı'nın reisi olarak kendisini takdim eden zatın iddialarıdır ki, son bir yıl içerisinde bu iddia değişik ithamlarla da beslenerek kamuoyuna takdim edilmeye çalışılmıştır. Devletin resmî televizyonlarının dahi gösterdiği alaka, 70-80 yıldır resmî ideolojinin yaptığını tekrar etmekten başka birşey değildir. Önemle ifade edelim ki, Risale-i Nur'un hiçbir yerinde tarikat olduğu ifade edilmemiş ve bilakis tarikat olmadığı çoğu yerlerde ısrarla vurgulanmıştır. Adı geçen grubun ve onun liderinin ileri sürdüğü iddia ise, Bediüzzaman'ın acz, fakr, şefkat ve tefekkür mânâsında Risale-i Nur'un Allah'a giden nasıl bir yol olduğuna dair verdiği izahların çarpıtılmasıdır. Meselâ şu ifadeler buna misâl teşkil eder:

"Tarîk-i Nakşî hakkında denilen; Der Tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk Terk-i Dünya, terk-i Ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk olan fıkra-i ra'nâ birden hatırıma geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: Der tarîk-i acz-mendî lâzım âmed çâr çîz Fark-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz." Yukarıda izah edildiği gibi, Nakşibendi tarikatı da genel anlamda Allah'a giden tariklerden yani yollardan biri olduğu gibi (ancak hususî mânâda tarikat yolu), Risale-i Nur Hareketi de genel mânâda, temel esasları, acz, fakr, şükür ve şevk olan ve Allah'a giden bir tarik yani yoldur. Zaten zikredilen beyitte de, "Temeli acz olan Risale-i Nur yolunda da dört şey gereklidir; mutlak fakr, mutlak acz, mutlak şükür ve mutlak şevk" mânâsı ifade edilmektedir. Tarik kelimesinin asıl mânâsı düşünülmeden ve aksine Bediüzzaman'ın çok sayıda beyanı var iken, bu cümleyi esas alarak, Risale-i Nur Hareketi'ni tarikat diye vasıflandırmak ya safdillik veya hiyânettir. Ayrıca resmî makamların tarikatçılık ile ilgili ithamlarına, Bediüzzaman'ın verdiği hârika cevaplar da, bu gibi basit iddialara çok kuvvetli cevaplardır.

Bu cevaplardan Eskişehir Mahkemesi Müdafaalarında yer alan birini de burada zikrederek, tarikat konusuna son verelim: "Evvelâ: Elinizde bulunan bütün kitapların şâhiddirler ki, ben iman hakikatlarıyla meşgulüm. Hem müteaddit Risâlelerimde yazmışım ki, tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsız cennete gidecek pek çok... Fakat imansız cennete girecek hiç yok. Onun için imana çalışmak lâzımdır. "Sâniyen: Şu on senedir Isparta Vilâyetinde bulunuyorum. Biri çıksın, bana tarikat vermiş desin. Evet bazı has kardeşlerime iman ilimleri ve ulvî hakikatler dersini hocalık itibariyle vermişim. Bu tarikat talimi değil, belki hakikat dersidir.

"Sâlisen: Telvîhât-ı Tis'a adıyla bilinen 29. Mektub'da Tarikatı medih şeklindeki iddiaya gelince, bu, tarikatın ilmî hakikatını ilmen beyân etmektir. Buna yasak temas edemez. Hem bu milletin, bin seneden beri, ruhlarını feyizlendiren ve mezaristanda yarı ecdadları onunla bağlı olan bid'atsız, hâlis ve hakikat-ı takvâ olan bir nevi tarikatın içtimâî bir faydasını beyân etmekliğim nasıl aleyhimde istimal edilebilir?" III- Risale-i Nur Hareketi bir cemiyet mi? Risale-i Nur Hareketi'ni baltalamak isteyenlerin bu ithamı da, Risale-i Nur Hareketi'nin laikliğe aykırı olarak, devletin, sosyal veya iktisâdî veya hukukî temel nizamlarını, kısmen de olsa, dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesisi olduğunu 70-80 yıldır ileri sürmeleri ve hatta resmî ideolojinin mikrofonları vasıtasıyla, masum halka bu yalanı kabul ettirmeye çalışmalarıdır. Bu cümle, bilindiği üzere mülga 163. maddenin ve şu andaki Anayasanın 24. maddesinin son fıkrasının özetidir. Bu iddiayı cevaplandırmadan önce, cemiyet kelimesini açıklamak icabetmektedir.

Cemiyet, özel hukuk hükmî şahıslarıdır. Hukukî kavram olarak, teşkilâtlandırılmış insan birliği diye tarif edilebilir. Cemiyetlerin meşru olanları bulunduğu gibi, gayr-i meşru olanları da vardır. Risale-i Nur Hareketi için ileri sürülen isnâd ve itham, gizli ve mülga 16. maddede zikredilen vasıflarda cemiyet kurmaktır. bu iddianın 1935 yılında başlayan Eskişehir Hapishanesinde Savcı tarafından ileri sürüldüğü ve hayatı boyunca Bediüzzaman hakkında açılan dâvâlarda bu ithamın tekrar tekrar gündeme getirildiği ve üzücü olan taraf ise, bütün beraat kararlarına rağmen, 1960'da Bediüzzaman'ın vefâtından sonra da aynı iddialar ile Risale-i Nur Talabesi denilen ve bu kitapları okuyan insanların da itham edilmeye devam ettiğidir.

Önemle ifade edelim ki, Risale-i Nur Hareketi, bu zamana kadar yapılan ithamlarla ileri sürüldüğü gibi, hukukî mânâda cemiyet değildir. Meşru mânâda cemiyet olmadığı gibi, mülga 16. maddenin tarif ve tavsîf ettiği gizli cemiyet hiç değildir. Kendi tabiriyle "cemiyet ise, İslâm kardeşliği cihetinde bir uhrevî kardeşliktir. Yoksa siyasî cemiyet olmadığına, üç mahkeme hüküm vermişler. O cihette beraat ettirmişler." Risale-i Nur Hareketi'ni gizli bir cemiyetmiş gibi suçlayan ve nereden para aldığını soracak kadar ileri giden ithamcılara karşı, 1935 yılında Eskişehir mahkemesinde Bediüzzaman'ın verdiği cevaplar, bugün için de geçerlidir: "Evvela: Böyle bir siyâsî cemiyetin bizim tarafımızdan vücuduna dair hangi vesika, hangi emareler var? Ve para ile teşkilât yaptığımıza hangi delil ve hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrâne soruyorlar? "Sâniyen: Meselemiz imandır. İman kardeşliğiyle bu memlekette yüzde doksan adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki cemiyet ise, çoğunluk içinde azınlığın ittifakıdır. Bir adama karşı doksan dokuz adam cemiyet olmaz. Meğer gayet insafsız bir dinsiz, herkesi hâşâ kendisi gibi tevehhüm edip bu mübârek dindar milleti tahkir etmek niyetiyle böyle dedikoduları yayar.

"Sâlisen: Benim gibi ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven; Kur'ân'ın senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden; altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ân'ın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetle taraftar olan; bin Türk'ün şahâdetiyle bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden; kıymettar otuz kırk Türk gençlerini namazsız otuz bin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti tercih eden; hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyesini muhâfaza eden ve iman hakikatlarını pek açık bir şekilde ders veren bir insanın, on sene zarfında yirmi otuz değil, belki yüz ve bin talebesi sırf iman ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedâkârâne bağlansa ve âhiret kardeşi olsa çok mudur ve zararı mı var? Hiç ehl-i vicdan ve insaf bunları tenkit eder mi ve bunlara siyasî cemiyet nzarıyla bakabilir mi?"

O halde Risale-i Nur Hareketi, siyâsî bir cemiyet omadığı gibi, gizli bir cemiyet de değildir. Eğer cemiyet kelimesinin topluluk demek olan lügat mânâsı alınırsa, İslâm kardeşliği cihetinde uhrevî kardeşlik bağları ile bira raya gelen insanlar topluluğu mânâsında cemiyet denmesi mümkün olur. Bu mânâda Risale-i Nur Talebelerine cemâat demenin bir zararı olmadığını ve ancak cemiyet mânâsının nasıl anlaşılması gerektiğini yine Bediüzzaman'dan dinlemek icabetmektedir: "Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon (şu anda 1.5 milyara yakın) dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; kudsî proğramıyla birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân'ın imânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzâhî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medâr-ı ithamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz." Zaten açılan binlerce dâvâlar neticesinde, bu tür iddiaların doğru olmadığı artık kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Bütün bu hakikatlere rağmen, Bediüzzaman ve talebeleri, hep siyasî ve gizli bir cemiyet kurmakla itham edilmişlerdir.

IV- Risale-i Nur Hareketi bir cemâattir "Risale-i Nur Hareketi, tarikat değildir; cemiyet de değildir; bir parti de değildir; peki nedir?" sorusuna, Bediüzzaman "Biz, bir cemâatiz" diyerek cevap vermiştir. Cemâat nedir? "Toplamak, bir araya getirmek" mânâsındaki cem' masdarından türeyen Arapça bir isimdir ve buradaki mânâsıyla, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak durumunda oldukları birlik vleberaberliğe denmektedir. Aynı zamanda sahabeler, müçtehid imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu gibi mânâlara gelen ve çoğunlukla da İslâmî kaynaklarda ehl-i sünnet için kullanılan bir tabirdir. Önemle ifade edelim ki, Risale-i Nur Hareketi'nin kaynağını teşkil eden Risale-i Nur adlı 130 parçadan oluşan Külliyât ortadadır.

Bediüzzaman'ın 90 yıllık ömrü ortadadır. 70-80 senedir yüzlerce mahkemenin tahkikatı ve milyonlara varan Nur talebelerinin hakikatlerden başka bir hedef ve bir dünyevî maksad olmadığını, bini aşkın mahkeme, verdikleri beraat kararlarıyla tasdik etmişlerdir. O halde Risale-i Nur Hareketi, hiçbir vecihle siyâsî bir cemiyet değildir. Eğer üniversite talebelerine ve her nevi esnafa cemiyet namı verilse, o zaman Risale-i Nur Hareketi'ne de cemiyet adı verilebilir. Ancak cemiyetten kasıt, imânî ve uhrevî bir topluluk ise, buna cemaat denir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Evet, biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programımız; evvela kendimizi, sonra milletimizi, ebedî idamdan, daimî ve berzâhî münferit hapisten kurtarmak; vatandaşlarımızı anarşilikten vle serserilikten korumak ve iki hayatımızı imhaya sebep olan zındıkaya karşı Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfaza etmektir." Risale-i Nur Cemâatinin mahiyetini ve bu cemaatin mensuplarını ise, şu tesbitler ortaya koymaktadır:

"Ben, buradaki bütün Risale-i Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanları şahit gösteriyorum. Onlardan sorunuz. Ben hiçbirisine dememişim ki, bir siyasî cemiyet veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz. Onlara her zaman dediğim şudur: Biz, imanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve 300 milyondan ziyâde fertleri bulunan (o zamanki İslâm âleminin nüfusu) bir mukaddes Cemâat-i İslâmiyeden başka aramızda bir bağ yoktur." Kendisini ziyarete gelenleri tasnif ederken, biraz önce "Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve 300 milyondan ziyâde fertleri bulunan (o zamanki İslâm âleminin nüfusudur, şimdi 1.5 milyara ulaşmak üzeredir) bir mukaddes Cemâat-i İslâmiye" diye tarif edilen Risale-i Nur Cemâati'nin fertlerini de üçlü tasnife tabi tutmaktadır:

Birincisi: Dostlardır. Risale-i Nur'a ve Kur'ân'ın nurları ile alakalı hizmetlere taraftar olan; haksızlığa, bid'atlara ve dalâlete kalben taraftar olmayan ve kendine istifadeye çalışan bütün ehl-i imandır.

İkincisi: Kardeşlerdir. Hakiki olarak Risale-i Nur'daki Kur'ân hakikatlerinin neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş vakit namazını kılan ve yedi büyük günahı işlemeyen ehl-i imandır.

Üçüncüsü: Talebelerdir. Risale-i Nur'u kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahip çıkanlar ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilenlerdir. V- Netice Risale-i Nur Hareketi, tarikat değil, hakikat ve şerîattır. Risale-i Nur'un müellifi olan Bediüzzaman, İmâm-ı Gazali, Mevlânâ Celâleddin vle İmâm-ı Rabbânî gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak gezmiş.. Kur'ân'ın dersiyle ve irşâdıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hatta "Her şeyde bir delil var; gösteriyor ki, Allah bir" mealindeki hakikata mazhar olduğunu Risale-i Nur ile göstermiştir.

Bununla birlikte, Risale-i Nur Hareketi, hiçbir zaman tarikata karşı olmamış ve hele düşman hiç olmamıştır. Ancak bu hareket ne Nakşiliğin bir kolu ve ne de başlı başına bir tarikattır. Son zamanlarda çıkarılan ve kurucusu Bediüzzaman olduğu iddia edilen Acz-mendî Tarikatının Risale-i Nur Hareketi ile hiçbir alakası yoktur.

Risale-i Nur Hareketi, mülga 163. maddede ve Anayasamızın 24. maddesinin son fıkrasında tarif edilen ve yasaklanan gizli bir cemiyet de değildir. Hatta Medeni Hukukun hükmî şahıslar arasında saydığı bir cemiyet de değildir. Risale-i Nur hizmeti, bir cemâattir.

Bu cemâat, Doğudan Batıya, Güneyden Kuzeye uzanan nurânî bir silsile ile bağlı bir dairedir. Bu daireye dâhil olanlar, bütün ehl-i imandır ki, şu anda adetleri 1.5 milyara yaklaşmaktadır. Bu cemaatin birliğini sağlayan esas, tevhid akidesidir. Yemini imandır. Müstesibleri, Kâlûbelâdan bu daireye dahil olan bütün mü'minlerdir.

Müntesiblerinin kayıt defterleri, Levh-i Mahfûzdur. Bu cemâatin yayın organı, bütün İslâmî kitaplardır. Günlük gazeteleri, ilâ-yı kelimetullahı hedef ve maksad edinen bütün dinî gazetelerdir. Şubeleri, cami ve mescidler, medreseler ve İslâma hizmet eden bütün müesseselerdir. Merkezi Haremeyn-i Şerifeyndir. Reisi, Resûlüllah'dır. Mesleğinin esası, herkesin kendi nefsiyle mücâhede etmesi, Kur'ân'ın ahlâkıyla ahlâklanması, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ etmesi, başkalarına muhabbet eylemesi ve zarar vermeyecekse nasihat etmesidir. Bu cemaatin nizâmnâmesi, sünnet-i seniyye ve şer'î hükümlerdir. Hedefi ve maksadı ilâ-yı kelimetullahdır. Yani Risale-i Nur Hareketi, ehl-i sünnet cemâatidir ve asr-ı saadet Müslümanlığını bu asırda yaşatmayı gaye edinen bir hizmettir. Eğer Risale-i Nur cemâati bir cemiyettir diyorlarsa, Bediüzzaman'ın şu cevabını tekraren zikrederiz: "Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon (şu anda 1.5 milyara yakın) dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; kudsî programıyla birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân'ın imânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzâhî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medâr-ı ithamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz."
 

FiRaKDaOLMaSa

New member
Risale-i Nur dan Tasavvuf Hakkında Seçmeler

Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mekteb ve fen, Bediüzzaman'ın eserlerinden sadece istifaza ve istifade ederler.
(Sözler - 754)​
Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."
(Mektubat - 22)​
İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.
(Mektubat - 23)​
tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur'an-ı Hakîm'den doğrudan doğruya veraset-i nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır.
(Mektubat - 330)​
Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, "Lâ meşhude illâ hu" deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur.
(Mektubat - 333)​
Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz'andır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır.
(Mektubat - 376)​
Müzekki-i nefs ve musaffi-i ruh

Mürebbi-i dildir, tasavvuf değil
(Mektubat - 380)​

O vakit, şeriat-ı kübranın cüzleri oluyorlar. Yoksa bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zahirî bir kışır, hakikatı onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.
(Mektubat - 451)​
Âdâb-ı tarîkat ve evrad-ı tasavvuf, o feraizin içindeki hakikî zevke medar-ı teselli olmalı, menşe olmamalı
(Mektubat - 452)​
Bir farz, bin Sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır."
(Mektubat - 454)​
Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf; ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı, vahiy nev'inden telakki eder, vartaya düşer.
(Mektubat - 454)​
Ehl-i tasavvufun mabeyninde "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır.
(Lem'alar - 162)​
Üstad; Risale-i Nur Külliyatı'nda; dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuştur
(Tarihçe-i Hayat - 17)​
Risale-i Nur; tasavvuftaki "Murakabe" dairesini, Kur'an-ı Kerim yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.
(Tarihçe-i Hayat - 19)​

Risale-i Nur; hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki; yalnız akılla giden ehl-i mektep ve ehl-i felsefe, ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risale-i Nura sarılıyorlar. Ve ehl-i mekteb ve felsefe anlıyorlar ki, hakiki münevverlik; akıl ve kalp nurunun mezciyle kabildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hal ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukutu netice veriyor. İhlâslı, hâlis ehl-i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile, hem akıl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikata vâsıl edecek Kur'ânî bir yol lâzımdır
(Tarihçe-i Hayat - 695)​
Otuz sene evvel, ihlâslı ve faziletli ihtiyar bir ehl-i tasavvuf, Lütfü isminde bir genci göstererek: "Bu Nur talebesi benden ileridir" demiştir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümunedir.
(Tarihçe-i Hayat - 700)​

Risale-i Nur ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akide ve Usûl-üd Din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.
(Emirdağ - 1 - 91)​

Risale-i Nur Şems-i Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın elvan-ı seb'ası, Risale-i Nur'un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlm-i Kelâm, hem bir kitab-ı İlm-i İlahiyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san'at, hem bir kitab-ı belâgat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.
(Emirdağ - 1 - 98)​

Bir İhtar: Bu mektubdaki ruhlarla muhabere mes'elesine karşı edilen şiddetli tenkid; ecnebiden, fen ve felsefeden ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen ve manevî bir şekli giyen bir meşrebe karşıdır. Yoksa İslâmiyet'ten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkattan gelen ve bir derece ruhlarla muhabereye benzeyen ve naehillerin girmesiyle bir derece sû'-i istimal edilen ve pek az olan bir kısım sofilerin sofiliğine karşı değildir. Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi hiçbir cihette aldatıcı değil ve İslâmiyet'e hiçbir cihette zarar niyeti yok. Hem o ecnebiden gelen meşreb ise, hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi, o sofuların mesleğini de sukut ettirmeye çalışıyor ve âdileştiriyor. Ehl-i tasavvufun zaîf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı dikkat etsinler, kendilerini onlara benzetmesinler.

Said Nursî
(Emirdağ - 2 - 157)​


 

ilimehli

Well-known member
Her ne kadar yazilarin hepsini detseklemesemde tum kardeslerimden Allah razi olsun.
Buyuklerimize kafa tutmak haddim degildir,ben tarikat yolcusuyum,bizde tek gecerli cevap vardir,illa teslimiyet illa teslimiyet...
Selametle...
 

Musekkit

Member
Cevap: Risale-i Nur dan Tasavvuf Hakkında Seçmeler

İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.
(Mektubat - 23)

Tasavvufun asıl gayesi zaten Cennet'e gitmek değil, Allah'a gitmektir. Vesselam.
 
Üst