Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 1/2 12 SonSon
15 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Seyyidim Gavs- Azam

    Bediüzzaman Said Nursî

    Risale-i Nur’dan Derleme

    Bursa 2009






    İÇİNDEKİLER
    Giriş
    Üstadımız kendisi söylüyor ki………………………………………………………………….3
    Dua
    Seyyidim ve senedim şeyh Abdülkadir-i Geylani'nin sesiyle……………………4
    Seyyidim
    1. Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır……………………5
    2. Bir gece Şeyh Abdülkâdir-i Geylanî Hazretlerini (k.s.) rüyasında görür……8
    3. Risale-i Nur, hizmette tarîkat yolunu takip etmemiştir. ………………………..11
    4.
    Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?........................................... ....13
    5. Ey hocalar ve ehl-i kalb…………………………………………………………………………16
    6. Yerde iken Arş-ı Azamı ve İsrafilin azamet-i heykelini temaşa eden…....18
    7. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm………………………………………………….20
    8. Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum……….23
    9. Cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet………………………………………………….24
    10. Bu vakıa ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur…………………………………….27
    Kaynakça…………………………………………………………………………………………………………27
    Kişi Bilgileri……………………………………………………………………………………..………………2 8

    Benzer Konular
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam - 21.Meclis
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam - 21.Meclis 21. MECLİS Bu konuşma Salı günü öğleden sonra –veya akşamla yatsı arası- medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 15 Zilkade 545, Milâdî 1150.
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam 3. Bölüm
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam 3. Bölüm qj7UyOSFM74&feature=related
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam 1. Bölüm
    Abdülkadir Geylani Gavs-ül Azam 1. Bölüm U0iN7aNb2bg&feature=related
    Gavs-ı âzam abdülkadir-i geylânî
    Gavs-ı âzam abdülkadir-i geylânî Kàdiriyye tarikatının kurucusudur. Asıl adı Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkàdir bin Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî’dir ve 1077 tarihinde Hazar Denizinin güney batısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünd
    Gavs-ül Azam Abdülkadir Geylani
    Gavs-ül Azam Abdülkadir Geylani GAVS-ül A'ZÂM ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ Güney Azerbaycan'ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardı
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  2. #2
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    3
    Bismillahirrahmanirrahim
    Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.
    1
    Muhabbetten Muhammed(a.s.m.) oldu hasıl,
    Muhammed’siz (a.s.m.) muhabbet ne hasıl
    2
    Üstadımız kendisi söylüyor ki
    3
    Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında
    ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum
    ahaliye muhalif olarak
    "Yâ Gavs-ı Geylânî" derdim.
    Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa,
    "Yâ Şeyh!
    Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur."
    Aciptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle
    Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş.
    Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam,
    Zât-ı Risaletten (a.s.m.)
    sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu.
    Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız
    hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
    4
    Acip:
    şaşkınlık veren, tuhaf,
    şaşırtıcı
    Ahali:
    halk
    Ezkar:
    zikirler, Allah’ı anmalar
    Fatiha:
    Kur’an-ı Kerim’in ilk
    suresi
    Gavs-ı Geylani:
    (bk. Bilgiler-
    Abdulkadir-i Geylani)
    Gavs-ı Hizan:
    (bk. Bilgiler)
    Hasıl:
    Meydana gelen
    Hazreti Şeyh/Hazreti Gavs:
    (bk.
    Bilgiler-Abdulkadir-i Geylani)
    İhtiyar:
    dileme, istek, irade
    İstimdat etme:
    yardım dileme
    İştigal:
    meşgul olma
    Kadiri Meşrebi:
    (bk. Bilgiler-
    Kadirilik)
    Mani:
    engel
    Muhabbet:
    Sevgi
    Muhalif:
    karşıt
    Nahiye:
    kazadan küçük, köyden
    büyük olan yerleşim yeri;bucak
    Nakşi tarikati:
    (bk. Bilgiler-
    Nakşibendilik)
    Nakşi:
    Nakşibendilik tarikatine
    mensup olan (bk. Bilgiler-
    Nakşibendilik)
    Şeyh-i Geylani:
    (bk. Bilgiler-
    Abdulkadir-i Geylani)
    Tarikat:
    tasavvufa dayalı,
    manevi derecelere ulaşılan yol
    ve yöntemler
    Umum:
    bir şeyin tamamı,
    bütünü
    Zat-ı Risalet (a.s.m):
    kendisine
    kitap gönderilmiş zat;
    1
    Sözler , Birinci Söz, s.27.
    2
    Anonim.
    3
    Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, Sekizinci ‘Lema, s.208-209
    4
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  3. #3
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    4
    Himmet:
    manevi yardım Peygamberimiz Hz. Muhammed
    (a.s.m.)
    Seyyidim ve senedim şeyh Abdülkadir-i Geylani'nin sesiyle
    5
    İlahi! Günahlar beni lal etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise
    sesimi kıstı. İşte, ben de, seyyidim ve senedim şeyh Abdülkadir-i Geylani'nin sesiyle Senin
    dergah-ı rahmetinin kapısını çalıyor ve onun, kapıcıya aşina nidasıyla Senin mağfiret kapında
    nida ediyorum:
    • Ey rahmeti her şeyi kuşatan ve ey her şeyin melekütu elinde bulunan Zat,
    • Ey hiçbir şey kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat,
    • Ey hiçbir şey Ona galebe edemeyen ve hiçbir şey Ondan kaçıp gizlenemeyen,
    • hiçbir şey Ona ağır gelmeyen ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan,
    • hiçbir şey Onu bir başka işten alıkoyamayan,
    • hiçbir şey Ona benzemeyen,
    • ve hiçbir şey Onu hiçbir şeyden aciz bırakamayan Zat, Beni hiçbir şeyden hesaba
    çekmeyecek şekilde her şeyimi bağışla.
    • Ey her şeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren ve her şeyin anahtarları elinde
    bulunan Zat,
    • Ey her şeyden önce var olan Evvel,
    • her şeyden sonra baki kalan Âhir,
    • her şeyin fevkinde olan Zahir,
    • her şeyin dünuna nüfuz eden Batın,
    • kudret ve galebesi her şeyin fevkinde bulunan Kahir, Benim her şeyimi bağışla. şüphesiz
    Senin her şeye kudretin yeter.
    • Ey her şeyi her haliyle bilen Alim ve her şeyi kuşatan Muhit ve her şeyi hakkıyla gören
    Basir,
    • Ey her şey her an Onun nazar-ı şuhudunda olan şehid ve her şeyi görüp gözeten Rakib
    ve ilmi her şeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Latif ve her şeyden hakkıyla haberdar olan
    Habir, Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hata olarak her neyim varsa
    hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin her şeye kudretin yeter.
    Allahım, Gafletten ve kötü arzularımdan Senin izzet-i celaline ve celal-i izzetine, Senin
    kudret-i saltanatına ve saltanat-ı kudretine sığınırım.
    Ey kurtuluş isteyenlerin tahassungahı olan Allahım,
    Beni şeytani şehvetlerden kurtar; beşeriyetin kazuratından temizle; Nebin olan
    Muhammed'i (s.a.v.)
    sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet
    paslarından ve cehalet vehimlerinden ter temiz kıl-öyle ki, enaniyet fena bulsun ve Allah'ın
    minnet bahrinde Allah'ın nimetlerine gark olmuş, Allah'tan alıkoyan her meşgaleye karşı
    Allah'ın kılıcıyla mansur, Allah'ın inayetiyle mahzuz ve Allah'ın himayesiyle mahfuz olarak her
    şey Allah için, Allah ile, Allah'a ve Allah'tan olsun.
    5
    Mesnevi-i Nuriye, Şemme, s.265; Büyük Cevşen, Tazarru ve Niyaz, s.511-517.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  4. #4
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    5
    Ey Nurların Nuru, ey bütün sırların Âlimi, ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri, ey Melik, ey
    Aziz, ey Kahhar, ey Rahim, ey Vedüd, ey Gaffar, ey gayb alemlerini her haliyle bilen, kalbleri
    ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren, ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan,
    Günahlarımı bağışla; esbabın tazyikatına maruz ve bütün kapılar yüzüne kapanmış ve doğru
    yolda gidenlerin tarikine sülük etmek ona zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve
    nefsini gaflet ve masiyet meydanlarında bad-ı hava harcamış olan kuluna merhamet et.
    Ey dua edildiğinde cevap veren, ey hesapları sür'atle gören, ey Kerim, ey Vehhab,
    Hastalığı büyük ve şifası zor, çaresi zayıf ve belası kuvvetli olan ve Senden başka melce ve
    ümidi bulunmayan kuluna merhamet et.
    İlahi, Derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum.
    İlahi, Senin dergâhında hüccetim, hacetimdir; azığım ise fakrım ve çaresizliğimdir.
    İlahi, Senin cüd bahirlerinden bir katre bana yeter; Senin af nehirlerinden bir zerre bana
    kafi gelir, ey Vedüd, ey Vedüd, ey Vedüd, ey şan ve şerefi her şeyden yüce olan Arş-ı Mecid
    Sahibi, ey Mübdi', ey Muid, ey her şeyi dilediği gibi yapan Fa'alün lima Yürid!
    Arşının rükünlerini kaplayan nur-u veçhin hürmetine, bütün mahlükatını hükmüne ram
    ettiğin kudretin hürmetine ve her şeyi kuşatan rahmetin hürmetine Senden istiyorum.
    Senden başka ilah yoktur, ey Muğis, bize imdad et. Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim
    bütün günahları ve lisanımın hatalarını rahmetinle bağışla, ey Erhamü'r-Rahimin. Âmin.
    Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur
    .
    1.
    Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır6
    Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul'da, bir iki sene yine gaflet galebe etti.
    Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp afaka dağıtmış iken, bir gün İstanbul'un Eyüb
    Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki
    afaka baktım. Birden, bakıyorum, benim husûsi dünyam vefat ediyor. Bazı cihette ruh
    çekiliyor gibi bir halet-i hayaliye bana geldi. Dedim:
    "Acaba bu kabristanın mezar
    taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?"
    diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o
    kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:
    "Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul,
    içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul'un halkını buraya
    boşaltan bir Hakim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın, sen de
    gideceksin."
    Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüb Camii'nin mahfelindeki küçük bir
    odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu
    menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul'da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir,
    yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul'dan da çıkacağım, diğer
    bir gün de dünyadan çıkacağım.
    6
    5 Tarihçe-i Hayat, Yirmi Altıncı Lem’adan Onuncu Rica, s.153-155.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  5. #5
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    6
    İşte bu halette, gayet rikkatli ve firkatli elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü.
    Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul'da binler sevdiğim dostlarımdan
    müfarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul'dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan
    iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptela olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye
    düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden,
    bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır
    zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanlan ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi, aynen
    ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim
    dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride
    katiyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
    Birden, Kur'an-ı Hakimin nûruyla ve Gavs-ı Azam Şeyh Geylanî (k.s.) Hazretlerinin
    irşadıyla, o hazîn halet, sürurlu ve neşeli bir vaziyete inkılap etti. Şöyle ki:
    O hazîn hale karşı Kur'an'dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde,
    Kosturma'daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul'a
    gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi:
    "Sen İstanbul'a mı gideceksin, yoksa burada mı
    kalacaksın?"
    Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul'a ferah ve sürurla gitmeyi kabul
    edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul'dadırlar. Burada bir
    iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul'a gitmek hazîn bir firak, elîm bir
    iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık,
    uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi
    İstanbul'a geldin.
    Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan
    dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar
    da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar,
    yani o ervah-ı bakiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı
    alem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.
    Evet, bu hakikati Kur'an ve îman o derece katî bir sûrette ispat etmiştir ki, bütün bütün
    kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalalet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir.
    Çünkü bu dünyayı hadsiz enva-ı lütuf ve ihsanatıyla böyle tezyin edip mükrimane ve şefikane
    Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhafaza eden bir
    Sani-i Kerîm ve Rahîm, masnûatı içinde en mükemmel ve en camî, en ehemmiyetli ve en çok
    sevdiği masnûu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sûreten göründüğü gibi böyle
    merhametsiz, akıbetsiz îdam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin toprağa
    serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sünbül vermek için, Halık-ı Rahîm o sevgili
    masnûunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar.
    İşte bu ihtar-ı Kur'anîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul'dan ziyade bana ünsiyetli
    oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz
    tarafındakî Sarıyer'de, bir halvethane kendime buldum. Gavs-ı Azam (k.s.) Fütûhü'i-Gayb'ıyla
    bana bir üstad ve tabip ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbanî de (r.a.) Mektubat'ıyla bir
    enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin
    ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum,
    Allah'a şükrettim.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  6. #6
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    7
    Haşiye:
    Bu hakîkat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair risalelerde, husûsan Onuncu ve
    Yirmi Dokuzuncu Sözlerde ispat edilmiştir.
    2.
    Bir gece Şeyh Abdülkâdir-i Geylanî Hazretlerini (k.s.) rüyasında görür.7
    Tillo'da iken, bir gece Şeyh Abdülkâdir-i Geylanî Hazretlerini (k.s.) rüyasında görür.
    Geylanî Hazretleri (k.s.) kendisine hitaben:
    "Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşaya gidiniz ve kendisini tarîk-ı hidayete
    davet ediniz; yaptığı zulümden vazgeçerek, namaza ve emr-i marufa müdavim olmasını
    tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz."
    Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran aşîretine doğru
    Tillo'dan hareket eder; doğruca Mustafa Paşanın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından,
    biraz istirahat eder.
    Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyam ettikleri halde, Molla
    Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar-ı dikkatini celb edince, aşîret binbaşılarından
    Fettah Beyden kim olduğunu sorar. Fettah Bey, meşhur Molla Said olduğunu bildirir. Halbuki,
    Paşa ulemadan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz, bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhar
    etmemişti. Molla Said'e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben,
    "Seni hidayete
    getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namazını kılacaksın, veyahut seni öldüreceğim"
    demesinden, Paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve
    Molla Said'e ne için geldiğini tekrar sorar.
    Molla Said,
    "Sana söyledim ya, onun için geldim" der.
    Mustafa Paşa, çadırın direğinde asılı bulunan Said'in kılıncına işaret ederek,
    "Bu pis kılınçla mı?"
    Bediüzzaman,
    "Kılınç kesmez, el keser" cevabında bulunur.
    Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak, biraz gezindikten sonra içeriye girer.
    Bediüzzaman'a:
    "Benim Cezîre'de çok alimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini
    yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehrine atarım."
    Molla Said,
    "Bütün ulemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre
    atmak senin haddin değildir. Fakat, ulemaya cevap verince sizden birşey isterim ki; o da
    mavzer tüfeğidir. Şayet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim"
    der.
    Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre'ye giderler. Yolda, Paşa katiyen
    Molla Said'le konuşmaz. Bani Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan, Molla Said
    orada biraz yatar. Uykudan uyanır uyanmaz, etrafında bütün Cezîre alimlerinin kitapları
    ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir.
    Cezîre alimleri, Molla Said'in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette,
    çaylarını bile unutarak, Molla Said'in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını
    7
    Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım, İlk Hayatı, s.36-37.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  7. #7
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    8
    içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir-iki alimin çayını da içer; onlar fark
    edemezler.
    Mustafa Paşa, hocalara hitaben:
    "Ben okumuş değilim; fakat, Molla Said ile mücadelenizde mağlûp olacağınızı şimdi
    anlıyorum. Zîra, bakıyorum ki siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz halde, Molla Said
    kendi çayını içtikten başka, iki-üç bardak da sizin çayınızı içti."
    Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra, Molla Said bu alimlere karşı,
    "Efendiler,
    bendeniz vadetmişim, hiç kimseye sual sormam. Binaenaleyh, suallerinize muntazırım"
    der.
    Bu hocalar kırk kadar sual sorarlar. Umûmuna cevap verdikten sonra, her nasılsa, Molla
    Said bir sualin cevabını yanlış söylediği halde, karşısındakiler doğru telakki ederek tasdik
    etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak,
    "Affedersiniz,
    bir sualin cevabını yanlış söylediğim halde, farkına varmadınız"
    diyerek, cevabını tashih
    eder.
    Hocalar dediler:
    "İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz."
    Sonra, o hocalardan bir kısmı Molla Said'den ders almaya gelirler. Bundan sonra Mustafa
    Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
    3.
    Risale-i Nur, hizmette tarîkat yolunu takip etmemiştir.8
    İmam-ı Rabbanî ve Müceddid-i Elf-i Sanî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş:
    "Hakaik-i
    îmaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvak ve keramata
    müreccahtır. Hem bütün tarîkatlerin gayesi ve neticesi, hakaik-ı îmâniyenin inkişafı ve
    vuzûhudur."
    Madem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette Hakaik-ı îmâniyeyi kemal-i
    vuzuh ile beyan eden ve esrar-ı Kur'âniyeden tereşşuh eden Sözler velayetten matlûb olan
    neticeleri verebilirler.
    Bundan otuz sene evvel, eski Said'in gafil kafasına müthiş tokatlar indi, kaziyesini
    düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskar taharrî
    etti; gördü ki, yollar muhtelif. Tereddütte kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh-i Geylanî Radıyallahü
    Anhın Fütûhü'l-Gayb namındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı:
    Acîbdir ki, o vakit ben Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını
    tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvela kendine
    bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
    İşte Hazret-i Şeyh bana der ki:
    "Sen kendin hastasın; kendine bir tabib ara." Ben dedim:
    "Sen tabibim ol."
    Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi
    8
    Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, s. 339-340.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  8. #8
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    9
    okudum. Fakat, kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli
    ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek
    okudum, bitirmeye tahamülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı
    şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve
    çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
    Sonra İmam-ı Rabbanî'nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Halis bir tefe'ül ederek
    açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubat'ında yalnız iki yerde
    "Bediüzzaman" lafzı var: o iki
    mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında
    "Mirza
    Bediüzzaman'a mektup"
    diye yazılı olarak gördüm. "Fesübhanallah!" dedim. "Bu bana hitap
    ediyor."
    O zaman eski Said'in bir lakabı. "Bediüzzaman"dı. Halbuki hicretin üç yüz senesinde,
    Bediüzzaman-ı Hemedanî'den başka o lâkapla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Halbuki,
    İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zatın hâli, benim
    halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum.
    Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi çok mektuplarında musırrâne şunu
    tavsiye ediyor:
    "Tevhîd-i kıble et." Yani, birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul
    olma. Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahvâl-i rûhiyeme muvafık gelmedi. Ne
    kadar düşündüm,
    "Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi
    arkasından gideyim?"
    Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var.
    Biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki,
    "Bu muhtelif turûkların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur'ân-ı
    Hakîmdir. Hakîki tevhîd-i kıble bunda olur. Öyle ise, en ala mürşid de ve en mukaddes
    üstad da odur."
    Ona yapıştım, nâkıs ve perişan istidadım elbette layıkıyla o mürşid-i hakîkinin
    âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat, ehl-i kalb ve sahib-i hâlin derecatına
    göre, o feyzi, o âb-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur'ân'dan gelen o Sözler
    ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, rûhî, halî mesâil-i îmâniyedir ve pek
    yüksek ve kıymettar maarif-i İlahiye hükmündedirler.
    4.
    Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir? 9
    Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dînin yüksek hâdimleri, emr-i dinde
    müptedî değil, müttebîdirler. Yani, kendilerinden ve yeniden birşey ihdas etmezler, yeni
    ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı dîniyeye ve
    Sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.)
    harfiyen ittibâ yoluyla dîni takvîm ve tahkîm ve dînin hakîkat ve asliyetini izhâr ve ona
    karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve iptal ve dîne vâkî tecavüzleri red ve imhâ ve evâmir-i
    Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahîyenin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve îlân ederler. Ancak,
    tavr-ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın
    fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcihât ve tafsilât ile îfâ-i vazife ederler.
    Bu memurîn-i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı
    olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedarlığını bizzat îfâ ederler. Mertebe-i
    îmanlarını fiilen izhâr ederler ve
    Ahlâk-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam âmili ve Mişvâr-ı
    Ahmediyenin (a.s.m.)
    ve hilye-i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler.
    Hulâsa, amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye ittibâ ve temessük cihetinden,
    ümmet-i Muhammed'e tam bir hüsn-ü misâl olurlar ve nümûne-i iktidâ teşkil ederler.
    Bunların, Kitâbullahın tefsiri ve ahkâm-ı dîniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i
    9
    Tarihçe-i Hayat, Yedinci Kısım, Afyon Hayatı, s.757-760.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  9. #9
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    10
    ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i
    ulviyelerinin mahsûlü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan
    doğruya menbâ-i vahiy olan Zât-ı Pâk-i Risâletin mânevî ilham ve telkinâtıdır. Celcelûtiye ve
    Mesnevî-i Şerif ve Fütûhü'l-Gayb ve emsâli âsâr hep bu nevîdendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o
    zevât-ı âlişan, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı
    bergüzîdenin tanziminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani, bu zevât-ı kudsiye, o
    mânânın mazharı, mir' atı ve mâkesi hükmündedirler.
    Risâle-i Nur ve tercümanına gelince:
    Bu eser-i âlişanda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i
    nâmütenâhî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlahîye ve
    şems-i hidâyet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur'ân'ın füyüzâtına vâris olduğu meşhûd
    olduğundan, onun esâsı nûr-u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde
    Feyz-i
    Envâr-ı Muhammedîyi
    hâmil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risâletin ondaki hisse ve alâkası ve
    tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu; ve onun mazharı ve tercümanı olan
    mânevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette âlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr
    bir hakîkattir.
    Evet, o zât, daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan, zevâhiri kurtarmak üzere üç
    aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakaik-ı eşyaya ve
    esrâr-ı kâinata ve hikmet-i İlahîyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i
    ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe
    edilemez ki, tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve
    istiğnâ-i mutlak teşkil eden hârikulâde metânet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu'cize-i fıtrattır;
    tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhîbe-i mutlakadır.
    O zât-ı zîhavârık, daha hadd-i bülûğa ermeden, bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihân-ı
    ilme meydan okumuş; münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş; her nerede olursa
    olsun, vâkî olan bütün suâllere, mutlak bir isâbetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş;
    on dört yaşından îtibâren
    "üstadlık" pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve
    nûr-u hikmet saçmış. Izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metânet ve
    tevcihlerindeki derin ferâset ve basîret ve nûr-u hikmet, erbâb-ı irfânı şaşırtmış ve hakkıyla
    "Bediüzzaman"
    ünvân-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ-i âliye ve fezâil-i ilmiyesiyle de, dîn-i
    Muhammedînin neşrinde ve ispatında bir kemâl-i tam halinde rûnümâ olmuş olan böyle bir
    zât, elbette Seyyidü'i-Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifâtına mazhar ve en âlî himâye ve
    himmetine nâildir. Ve şüphesiz, o Nebî-i Akdesin emir ve fermânıyla yürüyen ve tasarrufuyla
    hareket eden ve onun envâr ve hakaikına vâris ve mâkes olan bir zât-ı kerîmü's-sıfattır.
    Envâr-ı Muhammediyeyi ve maarif-i Ahmediyeyi ve füyüzât-ı şem'-i İlahîyi en müşâşaa bir
    şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehî olması ve
    hitâbât-ı Nebeviyeyi ifade eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması
    delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında risâletin bir mir'at-ı mücellâsı ve şecere-i
    risâletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı Risâletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakîkati
    ve şem'-i İlâhînin hizmet-i îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.
    Üçüncü medrese-i Yûsufiyenin(hapishane) Elhüccetü z-Zehra ve Zühretü'n-Nur olan tek
    dersini dinleyen Nur Şâkirdleri nâmına
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

  10. #10
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Seyyidim Gavs- Azam

    11
    Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Zübeyir, Salâhaddin, Ceylan, Sungur
    Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermekle beraber, bu imza sahiplerinin
    hatırlarını kırmaya cesâret edemedim; sükût ederek, o medhi, Risâle-i Nur şâkirtlerinin şahs-ı
    mânevîsi nâmına kabul ettim.
    Said Nursî
    5.
    Ey hocalar ve ehl-i kalb10
    Eğirdir Gölünün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında
    büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said
    bulunuyor. Bu esnada eline büyük, bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o
    kitabı okudu. Bilâhare, hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli
    birisi gelip Üstadımın elinden ol kitabı-yani okuduğu hutbeyi-istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud
    ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki:
    "Bu âna gelinceye
    kadar böyle bir hutbeyi hiçbir imam okumamıştır"
    diyerek, o hitabeyi alıp kıbleye karşı
    götürdü. O anda uyandım, Allah hayretsin.
    Bu rüyayı bildiğim kadar tabir edeceğim:
    O deniz ise,
    Şeriat-ı Muhammediyedir (a.s.m.). O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise,
    Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya
    Şeyh-i Geylânî, ya İmam-ı Rabbânîdir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu târif ediyorlar.
    Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdîsi ve müceddididir.
    Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdî
    Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstadımın neşrettiği Risale-i Nur'dur.
    Ey benim kardeşlerim, benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne
    çıkar? Üstadıma ne sual açabilirim? Kaç kitap okudum da sual açayım ve mesele halledeyim?
    Ne gibi sual sorayım?
    Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların
    hepsini de anladınız mı? Alâ külli hal, anlayamadığınız meseleler çoktur. Üstadıma sual açınız,
    meydana ilim çıksın ve İmân hakikati çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon
    Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de
    istifade etsin.
    Ey hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur'da bulabilirsiniz. Ehl-i
    keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdîyi soruyor,
    "Ne vakit gelecek?"
    Daha Mehdîyi anlayamamış. Dâbbetü'l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde
    birer bahis vardır. Her müşkil sualin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.
    Ey hocalar ve halifeler!
    "Bizim ilmimiz bize yeter" deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza,
    ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her meseleyi yalnız
    anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz miktar artık yeter; uyanmalı!
    10
    Barla Lâhikası, 132. Lahika, s.218-219.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *

Sayfa 1/2 12 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222