Bismillâhirrahmânirrahîm,

Elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain, alê rasulüne salevât

8. SÖZ
Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî
ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini;
ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması;
ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu;
ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran
Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu anlamak istersen,
şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

Çokları var ki din dendiği zaman tüyleri diken diken oluyor malesef
Belki din kavramının yanlış tanıtılmasından
Belki farklı oyunlardan
Belki başka fitnelerden…
Bir çok insanın aklında bir sürü önyargı oluşmuş.
Din gericilikle, geri kalmışlıkla yobazlıkla bağnazlıkla vs vs
Bir sürü olumsuz hal ile eşdeğer görülmeye başlanmış.

Bunda çok sebebler etkenler vardır muhakkak
Dini doğru yaşayamayan,
Kendi nefsine isteklerine göre yorumlayan kişilerin,
Topluma yanlış örnekler sunması bu fikirleri daha da körüklüyor.
Bu durum bizlere dinini öğrenmeye, yaşamaya ve
mümkün mertebe yaşatmaya çalışan insanlara
biraz daha fazla sorumluluk yüklüyor haliyle.

Sadece kendi nefsimiz ve şeytanımızla savaşmak değil
Dışarıdaki "bilmeyen" "tanımayan" "yanlış anlayan"
insanlara da aslında din kavramının gerçek niteliğini,
aslında ne olduğunu, insanı ne kadar rahatlattığını,
ve olmazsa olmazlardan olduğunu göstermemiz,
anlatmamız yaşayışımızla ifade etmemizi gerektiriyor.

"Dilimiz başka halimiz başka" olma lüksümüz kalmıyor bu durumda.
Okuduğumuz hakikatleri özümsememiz, yaşamamız gerekiyor ki,
çevrede bu kadar fark etmeyen, bilmeyen insanların
daha da çok aklını karıştırmayalım.

"Tesirli olması için yaşamak lazım"
Bu cümle çok önemli ve her iki durumu da kapsıyor.
Doğru yaşarsak doğru tesir ediyoruz.
Ama yanlış yaşarsak, kendimizi yaktığımız gibi
başkalarına da sebeb olabiliyoruz Allah muhafaza

"Artık kulaklar doydu gözler aç "
Yaşamımızın da olması gerektiği gibi olması için
Hakikatleri özümsememiz birinci şart.
Madem öyle,
Din aslında neymiş?
Nasılmış?
Bize ne kazandırırmış?
Bir kere daha okuyup birlikte mütala edelim inşallah

Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve
insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini;
ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması;
ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu;
ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran
Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu anlamak istersen,
şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar.
Git gide ta yol ikileşti.
O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler.
Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?”

O dahi onlara dedi ki:
“Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır.
Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır.
Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır.
Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır.
Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.”

İntihap-seçme
Hikayenin kalanını hususi okumalarımıza havale edip
burada kısa bir özetini yapalım inşallah.
Bir kardeş sağ tarafı seçiyor diğer sol.
Bu kişilerin kişilik özellikleri,
güzel huylu kardeş sağ yola
ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş,
sırf serbestlik için sol yola gidiyor.

Her ikisin karşısına bir sahra çıkıyor.
Bu sahrada bir aslanla karşılaşıyorlar.
Aslan onlara saldırdığı sırada ikisi de bir kuyu görüyor ve içine atlıyor.
Düşerken kuyunun ortalarında bir dalı yakalıyorlar ve asılı kalıyorlar.

Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim.
Ta, iyilik nasıl iyilik getirir ve fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bilelim.

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu,
her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor.

Ve şu bahtiyar ise, meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir.
Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor.
Ve şu bahtiyar ise, leziz bir ibret, tatlı bir havf,
mahbub bir marifet içinde garip şeyleri seyir ve temâşâ ediyor.

Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor.
Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.
Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna
maruz bir mahpus hükmünde görüyor.

Ve şu bahtiyar ise, bir aziz misafirdir ki, misafiri olduğu
mihmandar-ı kerîmin acip hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor.

Hem o bedbaht, zahiren leziz, mânen zehirli yemişleri yemekle azabını tâcil ediyor.
Zira o meyveler, nümunelerdir: Tatmaya izin var,
ta asıllarına talip olup müşteri olsun.
Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur.

Ve şu bahtiyar ise, tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder.
Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen, anlayacaksın ki,
evvelkisinin nefs-i emmâresi ona bir mânevî cehennem ihzar etmiş.

Sol yolda bir ferahlık olduğunu, talim terbiye olmadığını düşünüp
Kolaya kaçan yolcu aslında kendi kendisine zulmetmiş oluyor.
Evet yol boyu bir talimle zorunlu değil, bir şey yapmak zorunda değil.
Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi
rükunleri yerine getirmek zorunda değil.

Ama bunlar karşılığında kendisine gelen yardımlardan
iç huzurundan da yoksun kalmış oluyor.
İnsan sadece madde olmuş olsa belki bu yol biçilmiş kaftan.
İş yok güç yok, ye iş gez dolaş..
Ama yolda karşısına çıkan tehlikelerden
Mütessir olan bir kalbimiz var, ruhumuz var.

Çevremizde olup biten hengameye karşı
Her durumdan etkilenebilen bir maneviyatımız var.
Son olan olaylarda bile, kim olursa olsun, ister dindar ister dinsiz
Herkes ölen yaralanan onca kişi için, yaşanan durum için sıkıntı çekti.
Belki de ne alaka, benden o kadar uzakta olan olaylar beni niye etkilesin.
Sadece maddi vücudum olsa, taş olsam etkilemez.

Ama değilim…
Hislerim var, vicdanım var, ruhum var
Ve bunlar sadece içinde bulunduğum odada yaşamıyor.
Belki kainatın her yerinde yaşıyor,
Her yerinde olup bitenle alakalı oluyor.

Şimdi insan dese ki bana ne kardeşim,
Ben vücudumun keyfini süreceğim din min tanımam.
Ruhunu, kalbini de sökmesi lazım ki dediğini yapabilsin.
Yoksa her bir olay ona zor gelen
bir kaç rukündan çok daha fazla, onu üzecek,
Müteessir edecek, sıkıntıya sokacak.

Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam!
Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen,
Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et.

Şu hikâye-i temsiliyede olan hakikatleri eğer fehmettinse,
hakikat-i din ve dünya ve insan ve imanı ona tatbik edebilirsin.
Mühimlerini ben söyleyeceğim; incelerini sen kendin istihrac et.

Evet, yine şahsi okumamıza havale ediyoruz bu kısmı ve diyoruz ki;

Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa,
zahiren bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir.

Ve her kim hayat-ı bâkıyeye ciddî müteveccih ise,
saadet-i dâreyne mazhardır.

Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da,
dünyasını Cennetin intizar (bekleme) salonu hükmünde gördüğü için
hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.

Hasılı kelam, nefsimiz sınırsız olmak, özgür olmak, sıkılmamak istiyor evet
Bunu yapmak için hazır lezzetlere çok çabuk kanıyor, buna da evet
Şeytan ve sair dışarıdan gelen etkilerde bu yönde onu kışkırtıyor, bu da doğrudur.

Mümin ancak imanın gücü ile
Tüm bu sıkıştırmalara, kışkırtmalara karşı koyabilir.
İman gücünü elde edebilmek için dinin rukünlerine uymak
Ve ibadetlerimize dikkat etmek lazım.
Bu da nefsimize haliyle zor geliyor.
Ama nefsimizin de asıl huzuru için
Bize külfet gibi gelse de kanun ve nizama tabi olup,
saadet ve emniyete ulaşmak en selametli yol…

Rabbim hakkıyla anlayanlardan, yaşayanlardan eylesin inşallah

Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de'vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha

22.00’da sohbet kanalında yapılan derstir.
[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]