Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillahirabbilalemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmain

Cenab-ı Hakk ayet-i kerimesinde buyuruyor.
Yiyin için fakat israf etmeyin (Araf Suresi 31 )

Bu ayeti kerimeyi Üstad hazretleri bizlere 19. Lema’da çok latif izah etmiş.
Oradan bazı bölümlere bakacak olursak;
İkinci nüktesinde diyor ki;


Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde
ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış.


Şimdi bu misali hayal edebilirsek;
Cenab-ı hakkın bizim üzerimizde gösterdiği sistemli işlemi daha net görebiliriz.
Vücudumuz bir şehir veya bir saray tahayyülünde bulunarak devam edelim.


Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı,
âsâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi,
kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki,
ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir.
Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır" der, dışarı atar.
Bazen da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise,
hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.


Evet dilimizdeki tat alma duygumuz o şehrin-sarayın kapıcısı oldu.
Sinirlerimiz ve damarlarımız o şehrin ve sarayın iletişim ve koordine işlerinde.
Lüzumlu ihtiyaç olan telefon ve telgraf telleri oldu
Dilimizle midemiz arasında haberleşmeyi sağlayarak,
Midemiz için yerleştirilmiş sistem devreye girmiş oluyor.
Mideye lüzumu yoksa yasaktır diyor zararlıysa hemen dışarı atıyor.
Bu sistemde kurulmuş bir işleyiş var tam takır işlemesi gerekirken
Bakın olaylar nasıl gelişiyor.


İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır;
mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir.
O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen
hediyenin yüz derece kıymeti varsa,
kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz.
Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup,
fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.


Kapıcı ve saray-şehir yöneticisi arasında olması gereken denge bu.


İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz.
Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden hediye kırk para,
diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa;
bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler.


Diyor Üstad
Hatta…

Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler.
Belki, Bazen kırk paralık peynir daha iyi besler.
Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var.

Bakın yarım dakika
Nefis mi akıl mı???

Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız
ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.

Bu kıyas aşikar…
Ha ben yiyorum ama gıdalanayım besleneyim mantığıysa mantığın budur diyor .
Çok latif bir şekilde
Peki sonuç noluyor?
Bakın Üstad
Sonuca şöyle nokta koyuyor.


Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber,
kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır.
"Hâkim benim" der.
Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak,
ihtilâl verecek, yangın çıkaracak.
"Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün"
dedirmeye mecbur edecek.

Fazla bahşiş vereni yemeden edemez sonrada midem yanıyor ağrıyor bulanıyor
diye şikayete başlarız.

Neden???
Çünkü o mide senin koyduğun sisteme uygun değil.
Her geleni hapur hupur yutma sistemi yok midemizde.

Bir çalışma mekanizması vardı.
Kuvve-i zaikaya yerleştirilmişti.
Biz bu mekanizmayı bozduk.
Ayarını bozduk dimi
O zaman sıhhatimizden de olmuş olduk.


İktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir;
kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir.
İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer,
mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder.
Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir,
hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

Ve şuda mühimdir ki;
Bir iştiha-i hakiki var.
Biz suni olan yalancı olan iştihayı hakiki makamında telakki edip,
Öyle değer verince alsana mide fesadı…
Oysa 15 dakika sonra o yalancı iştihanın midem kazınıyor kandırmacası son bulacak.
Sünnete uygun yeme adabı bize midenin hakiki iştihasını kullanmamızda yardımcı olacaktır.
Ama orda takılıp kalırız.
Yahu acıktım dur az bişiler atayım ağzıma falan muhabbetleri…


Kuvve-i zâika kapıcıdır" dedik.
Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve
şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir.


Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.


Ne zaman kapıcıdır…
Gaflete dalmışsak dedi
Ruhen terakki edememiş ve şükür mesleğinde bulunamamışsak
O zaman onun makamı bu…


Fakat; hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin
ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası,
Altıncı Sözdeki muvazenede beyan edildiği gibi,
kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir.

Bakın makam değişti.

Ne zaman???
Ehl-i şukur isek,
Ehli hakikat isek,
Ehl-i kalp isek,
Noluyor
Buyrun müfettiş bey diyoruz .


Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin
envâını tartmak ve tanımak,
bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir.


Diyor Üstad
Napar müfettiş…
Nimet-iilahiyenin bütün çeşitleri tartıyorum tanıyorum.
Ey ceset ey mide manen şükret bak bu nimetler şöyle böle leziz diyorum.
Makam bu oldu bakın

İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor.
Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var.


İsraf etmemek şartıyla
ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek
ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla
ve meşru olmak
ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla,
lezzetini takip edebilir.


Şartlar bunlar…
Şükür vazifemizi yerine getirmek niyetiyle dedik
Ben bunu yiyorum ama şükretmek için
Ve Cenab-ı Hakk’ın nimetlerini tanımak şartıyla kastıyla dedik.

Neden tanıyoruz?
Esma-i husnayı okumak için,
Tefekkürünü eda etmek için,
O nimet içindeki her güzellikte onu yaratanı hatırlamak için,

Ve dedi diğer şart ne?
Meşru olan helal olan,
Ve beni dilencilik konumuna düşürmeyecek olan.

Ve diyor Üstad
O kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir.
Bakın çok güzel
Leziz taamları tercih etmek.
Şükürde kullanmak için.

İbn-i Sina bakın ne diyor.

İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum.
Sözün güzelliği kısalığındadır.
Yediğin vakit az ye.
Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme.
Şifa hazımdadır.
Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye,
Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.

Formül budur.

Bu beden emanettir yiyelim içelim şükür için inşallah.
Ama bu sırra dikkat ederek,
Kolay hazmedebileceğimiz kadarını yiyerek,
Yoksa bu kapıcının önünü almanın imkanı yok.

Reçeteyi yazmış Üstad
İhtiyacımızın mühim olduğunu da vurguladı.
Ve bütün bu nimetler ne için verilmiş bizlere.
Onun şuurunda olmayı ihtar etti.
Gaflet perdesini şöyle bir silkeledi hasılı yani

Yâ rabbi! Bizleri, verdiğin ni'metlere karşı şükür borcunu yerine getiren;
Nimetlerin karşısında nankörlük değil, bol bol hamd eden kullarından eyle,
Üzerimizden nimetlerini eksiltme, Allah’ım!

Ya Rabbim bizleri lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle.

Subhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakim ve ahiru davahum enilhamdulillahirabbil alemin

21.30'da sohbet kanalında yapılan derstir.
Muhabbet-i Bakiye