İnsan; kâinatı, mahlûkatı ve onun temel taşı olan kendini ve bütün bunların Yaratanını tanımak, bilmek ve öğrenmek için yaratılışından itibaren araştırmalarda bulunmuş ve düşüncelere dalmıştır.

Cenab-ı Allah ise, kendi manevî cemal ve kemâlini, ilminin meyvelerini, kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının görüntülerini, şefkat ve merhametinin tecellîlerini, varlıklarda göstermek istemiştir.

Çünkü; “Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o Sultan-ı Zîşân (şanlı sultan) dahi istedi ki, bir meşher (sergi) açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın (insanların) enzârında (nazarlarında) saltanatının haşmetini, hem servetinin şâşaasını, hem kendi san’atının hârikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip, göstersin.”1

Zaten, insandan tutun, en küçük varlık olan zerreden, en büyük gezegenlere kadar bütün varlıklar, sergide, akıl sahipleri için sergilenmektedir. Bütün bu sergileri ve sergilenenleri görüp de, onların bir Yaratıcı tarafından yaratıldığına inanmamak akıl dışı bir düşünce sisteminden başka birşey olamaz.

Çünkü; bütün bu sanatlı ve her birinin ayrı bir görevi, bu göreve göre aza ve cihazları olan, yaşamaları için gerekli her türlü savunma sistemine sahip varlıkların, ya sebepler zinciri tarafından, ya kendi kendine oluştuğuna ya da bazılarının dediği gibi tabiat tarafından yapıldığına inanmak gerekir.

O Allah ki; geniş ilminin özellik ve niteliklerini, bu kâinatta gördüğümüz varlıklarla sahneye sürüp, kudret ve irâdesinin cilvesini göstermek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların akıl ve dimağlarından geçirerek, onlara Kendini tanıttırmak ve bildirmek istemiştir. Bütün bunları görüp de, inanmamak akıl sahibinin kârı değildir.

İnsan, mahiyeti ve özü itibariyle kâinatın hem çekirdeği, hem de meyvesi hükmündedir. Allah onu madde itibariyle topraktan, manevî olarak da Kendi ruhundan üfleyerek yaratmıştır.

İşte insan; özüne, aslına dönmek için iman ve sevgi ile Yaratıcısını öğrenmek, tanımak ve ona inanmak durumundadır.

Nasıl ki, sevdiğimiz bir resim olduğunda ressamı, bir kitap olduğunda yazarını seviyorsak, bütün bu sanatlı ve her birinin yaratılış görevi farklı varlıkları görüp, sevip onların Yaratıcısını tanıyıp sevmemek olur mu? Olmaması gerektiğini aklımız fikrimize söylüyorsa, o halde kâinatın yüce Yaratıcısına da inanmak durumundayız.

İşte, insan, ne zaman ki, Allah’ı çağrıştıran bir iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duymalı ve Onun isimlerinin tecellî ettiği atmosfere adımını atar atmaz, Onu tanımalı, fark etmeli ve böylece kendini Allah’a giden yolların ortasında bulmalıdır.

İnsanların marifete ulaşmalarının tek yolu Allah’ı bilmek, geri kalan tüm dünyevî işlerin bir oyundan ibaret olduğunu idrak edebilmektir.

Aynı anlamda Cenâb-ı Hak da; “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler”3 demektedir.

Aslında, insanın ilk yapması gereken, kendine yönelmesi ve Allah’ı bilmek ve Ona inanmak için elinden gelenin en iyisini yapmasıdır. Bunun yolu ise, “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrifi...” dinlemektir. Bunlardan; “..Birisi şu kitab-ı kâinattır, birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır.”4

Her üç tarif ediciden hakkıyla dersini almanın bu zamandaki en önemli yollarından biri, dost ve düşman herkesin hak verdiği Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin telif ettiği Risale-i Nur Külliyatıdır. Bu Külliyat içinde emin adımlarla yol alındığında, Allah’a imanın, Onu bilmenin şahikalarında dolaşmış olunur.

Ayrıca şu âyeti görüp, okuyup da niçin inanmamız gerektiğini derk etmeyen akıllara şaşarım; “Yemin olsun güneşe ve aydınlığına; ve onu takip eden aya; ve onu gösteren güne; ve onu örten geceye; ve gökyüzüne ve onu bina edene; ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene; ve insana ve onu intizamla yaratana.”5

O halde; “hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”6 Aksi halde yaşantımızda; “iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir.”7

Dipnotlar:
1- Sözler, s. 111
2- Lokman Sûresi: 28.
3- Duhan Sûresi: 38-39
4- Sözler, 19. Söz, 1. Reşha,
5- Şems Sûresi: 1-7.
6- Sözler, 13. Söz, s. 134
7- A.g.e., s, 133