Sayfa 2/36 İlkİlk 12345612 ... SonSon
355 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Jun 2010
    Mesajlar Mesajlar
    608
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 181 + 11988


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.

    Rabbim razı olsun....
    Yazar : Risale Forum
    «Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delâlet etmez.»
    «Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.»


    ..29.söz..

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    1.128
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 319 + 23722


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    Neden zaman imanı kurtarmak zamanı? :

    Çünkü çağımızda imân, eski devirlerde görülmemiş hücum ve taarruzlarla karşı karşıyadır. Eskiden topluma büyük ölçüde teslimiyete dayalı Modern zamanların anlayışı, bilgi edinmeyi insanın nefsinden bağımsız bir hale getirmiştir. Öyle ki, modern bilime göre, bilginin kaynağı eşyanın bizzat kendisidir ve aklını kullanan ve yeterli inceleme cihazları olan herkese kâinatın kapıları açıktır. Gözle görünür ve elle dokunulur herşey hakkında nefsî hâletimiz ne olursa olsun bilgi edinebiliriz. Buna göre, meselâ bir bilim adamının ahlâkı ve kendisine bakışı en fazla kendi özel hayatını ilgilendirir. Bu adam bilgi edinme işini kurallarına göre yapıyorsa, bize sunduğu bilgilerin sıhhatinden şüphe etmemize gerek yoktur. Yani insanın kâinata ve kendisine bakışı ne olursa olsun dışarıdan alacağı bilgilerde bir değişiklik beklememememiz gerekiyor. hâkimdi. O itibarla, büyük zâtların sözleri delilsiz olsa bile kabul ediliyordu. Bugün ise materyalist görüşlerin yaygın hale gelmesi sebebiyle, imânı tehdit eden şüpheler birçok zihni meşgul edecek seviyeye ulaşmıştır.Asırlardır Kur’ân aleyhine yığılagelen şüphe, itiraz ve evhamlar, bu asrın çalkantıları içinde yol bulup, çağın modern imkanları da kullanılarak birçok insana mal edilebilmiştir.

    İşte Bediüzzaman Said Nursî, bu gelişmelerin, Müslümanların dahi imânını tehlikeye sokacağını görerek, bir sel gibi gelen inançsızlık telkinleri karşısında, doğrudan doğruya Kur’ân’dan ilhâm alarak telif ettiği Risâle-i Nur gibi sağlam bir engeli vücuda getirmekte başarılı olmuştur.

    Bu eserlerde,

    her insanın zihnini meşgul eden ve modern çağ insanlarının da ilgisiz kalamayacağı, “Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyadaki vazifem nedir?” sorularına doyurucu açıklamalar getirilmekte;

    başta Allah’a imân olmak üzere bütün imân esasları izah ve ispat edilmekte;

    bu konularda fen ve felsefe adına ortaya konulan şüphe ve sorular ikna edici bir üslûpla cevaplandırılmakta;

    ilimle dinin uzlaşmazlığı yolundaki iddialar püskürtülerek, ilme din nâmına sahip çıkılmakta;

    İslam’ı dejenere maksadıyla girişilen tahrifatçı tahrip teşebbüsleri boşa çıkarılmakta;

    maddeci anlayışa bina edilen medeniyetin insanlığı sürüklediği manevi buhranlar, Kur’ân’ın tevhid ve haşir gibi geniş hakikatlarına dair aklı doyuran, ruhu okşayan, kalbi tatmin eden tatlı izahlarla tedavi edilmekte;

    ruhun ve kalbin çalışmamasından doğan sıkıntıların sürüklediği zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük ve başıboşluk hâli, Kur’ân mesajıyla ortadan kaldırılmaktadır.

    Modern çağ insanının aradığı Kur’ân yorumunu, en mükemmel şekliyle Risâle-i Nur’da bulmak mümkündür. Bu yorum, “ruh-u aslî” yi rencide etmeden, asrın idrakine uygun izahları içeren bir özelliğe sahiptir. Risâle-i Nur, Kur’ân’ın bu asra bakan mesajını anlayıp yorumlama konusunda “tecdid” vazifesini yerine getirmiştir.

    Kur’ânın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbat eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?” gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat’î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.

    Yirminci asrın Kur’an Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san’at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatı câmi ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbat ve ilân etmektedir.

    Ecdadımızın bir zamanlar kalblerinde yerleşen îman ve itikad cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karşı îmanından gelen bir kahramanlıkla mukabele etmesi, İslâmiyet ve kemalât-ı mâneviyenin bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmesi ve “Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” deyip ölümü gülerek karşılayarak müteselsil düşman hâdisata karşı dayanması gibi, milletçe medar-ı iftihar âlî seciyemizin bugün biz gençlerde inkişafı, vatan ve millet menfaatı bakımından ve istikbalimizin selâmeti noktasından ne derece elzem olduğu malûmdur. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ve şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk’ün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kabil-i te’lif olamaz. Bizler, ancak rıza-yı İlahî için çalışıyoruz. Bizzat hizmetinde bulunmakla aldığımız telezzüz, kardeş ve vatandaşlarımıza, İslâmiyete ve insaniyete yardımda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatımıza ait sürur ve ümid, bizim bizim bu babda aldığımız ve alacağımız yegâne hakiki mukabele ve ücrettir.
    Yazar : Risale Forum

    Uzakta olmak ayrılığa neden olmadığı gibi, aynı yerde olmak da birlikteliğe yetmez.Bizim yolumuz gönül yoludur .Gönül de mekan istemez...

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    1.128
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 319 + 23722


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    HİZMETTE TESANÜD ESASTIR
    Yazar: İBRAHİM ERSOYLU 30.07.2010 Sözlükte, dayanışma, birbirine dayanma, birbirine destek olma, omuzdaşlık anlamlarına gelir.1 Risâle-i Nur dairesinde tesanüd; Nur Talebelerinden her birinin diğer kardeşine karşı destek olması, kuvve-i maneviyesini takviye etmesi, hizmet içinde ve dışında onunla samimî ve hasbî bir dayanışma içinde olması, demektir.

    Üstad Bediüzzaman, Nur Talebeleri arasında tesanüdün temin ve muhafazasına çok önem verirdi. Nur Talebelerinin tesanüdünü bozacak söz ve davranışlardan uzak durulmasını ısrarla tavsiye ederdi.

    Bedüzzaman, İhlas Lem’a’sının ikinci düsturunda tesanüdün temin ve muhafazası babında şöyle der:

    “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’înden gıpta damarını tahrik etmemektir.” Nasıl ki insanın bir eli diğer eline rekabet edemeyeceği, gözü kulağına haset edemeyeceği gibi, bir vücudun azaları mesabesinde olan Nur Talebelerinin birbirlerine rekabet ederek haset edemeyeceklerini söyleyen Bediüzzaman, bunun tesanüdün bir gereği olduğunu ifade etmiştir.2


    Denizli hapsinde bir grup Nur Talebesine yazdığı bir mektupta, “Aziz kardeşlerim… Her biriniz her birinize birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne-i imtisâl ve tesanüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatap ve mûcip (cevap veren) ve güzel seciyelerin in’ikasında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir” der.3

    Bir başka mektupta, Nur Talebelerinin birbirlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmeleri gereğine şöyle dikkat çeker: “Aziz kardeşlerim! Bu dünyada, hususan bu zamanda, hususan musîbete düşenlere ve bilhassa Nur Şakirtlerindeki dehşetli sıkıntılara ve meyusiyetlere karşı en tesirli çare, birbirlerine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır. Mabeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz.” 4

    Bediüzzaman, Nur Talebeleri arasındaki uhuvvet ve muhabbetin sarsılmaması gereğini bir başka mektupta şöyle belirtir: “Aziz, sıddık, muhlis kardeşlerim! Sakın sakın şimdiye kadar mabeyninizdeki fedakârâne uhuvvet ve samimane muhabbet sarsılmasın… Bizler birbirimize lüzum olsa ruhumuzu feda etmeye hizmet-i Kur’âniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde sıkıntıdan ve başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirlerine karşı küsmeye değil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır, muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeye çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verir.” 5

    Bediüzzaman, hayatımızın devam ve bekasının iman, sıdk ve tesanüdün devamıyla mümkün olduğunu, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta şöyle ifade eder:

    Soru: Her şeyden önce bize lâzım olan nedir?

    Cevap: Doğruluk.


    Soru: Sonra?


    Cevap: Yalan söylememek.


    Soru: Sonra?


    Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüd.


    Soru: Yalnız?


    Cevap: Evet.


    Soru: Neden?


    Cevap: Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan (delil) kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.6

    Bediüzzaman, ihlâs ve hakikî tesanüd ile az kişilerin çok iş ve hizmet edebileceklerini şöyle ifade eder: “…Üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakikî ile üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye (tarihî olaylar) bize haber veriyor.” 7 Bediüzzaman, Nur hizmetinde ihlastan sonra en büyük kuvvetin tesanüdde olduğunu ifade eder. Nur Talebeleri arasında tesanüdün sarsılması durumunda hizmetin büyük bir zarar göreceğine dikkat çeker.8

    Bediüzzaman, ehl-i dalâletin Risâle-i Nur’a galebe edemeyince, çeşitli sebeplerden istifade ederek, meşrep ve hissiyat farkını kullanarak zayıf damarı bulup Nur Talebelerinin tesanüdünü sarsmak istemelerine karşılık şu tavsiyede bulunur:

    “Sakın çok dikkat ediniz; içinize bir mübayenet (ayrılık) düşmesin. İnsan hatadan hâlî olamaz; fakat tövbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, değiniz ki, ‘Biz değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyle, dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir’ deyip nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.“ 9

    TESANÜDÜN ALT YAPISI, NEFİS TERBİYESİDİR

    Samimî bir tesanüdün gerçekleşmesi için nefis terbiyesi çok önemlidir. Nefsine aldanan, nefsinden gelen sözün hak olduğunu kabul eden bir kişinin kardeşleriyle samimî bir tesanüd içinde olması çok zordur. Böyle kişiler, kardeşleriyle tesanüd içinde olmaları bir yana tesanüdün bozulmasına yol açarlar.

    Üstad Bediüzzaman’ın önde gelen mümtaz talebesi Zübeyir Gündüzalp, tesanüd için gerekli olan nefis terbiyesinin basamaklarını şöyle sıralar:

    * Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkasının büyük kusurlarını küçük görmek yüksek bir fazilettir.

    * Kendisinin bir rey ve fikir sahibi gururuna kapılan, asıl rey, tedbir ve vazife sahibi kişileri kötüleyen, fakat kendisine toz kondurmayan kimse, “Herkes için bir kusur buluyorum. Acaba kusursuz ben mi kaldım?’ diye düşünmesi lâzımdır.


    * İyi olmanızı istiyorsanız, evvelâ kötülüğünüze inanınız. Kusurdan kurtulmak istiyorsanız, evvelâ kendi kusurunuzu görüp, kendinizi kusursuz zannederken kusurlu olduğunuzu müşahede ediniz.


    * Kusurlu, hatalı bir arkadaşınızın yanlışlarını yumuşaklıkla, hürmet ve tevazu ile yalnız ona söyleyiniz. Kabullenmezse dahi ikinci bir kimseye onun hakkında gıybet etmeyiniz.


    * Hiddetle, heyecanla konuşmanıza asla itimat etmeyiniz. Zira nefis, şahsi hisler karışır. Yapacağım derken parçalarsınız. Hem de kendinizi paralamış olursunuz.


    * Nefsini daima itap eden (kötüleyen), din ve dâvâ arkadaşlarının iyiliklerine hasr-ı nazar eden, başkalarınca nefret edilmekten kurtulur.


    * Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halletmeye çalışmak ya safdillik ya şuuraltı veya şuur üstü garaz ve muhalefet nişanıdır.


    * Nefsinden gelen sözün samimiyet olduğunda inat edenden korkulur.


    * Nefsine itimat ederek mesaî arkadaşlarını amiyane görenin sonu tehlikelidir.


    * İstişare esnasında kendi fikrine saplanarak vereceği cevabı düşünen, azaların fikirlerini küçümseyen hatadan kurtulamaz.


    * İşin içine çok acı söz girdi mi, onun tadı tuzu kalmaz.


    * Herkes kendi fikrini çok beğenip, arkadaşlarını daima isabetsiz görmek kıyamet alâmetidir.


    * Başkalarını ıslâh için evvela kendimizi ıslâh etmek icap eder. Kendini ıslâha ve derse muhtaç görmeyen, gafletten uyansın ve uyarıcı eserlere sarılsın.


    * Dostlarına şiddet, hiddet eden, haşin davrananın dostları dağılır. Bu neticeyi kendinden bilmek güzel bir fazilettir.


    * Herkesin bir kusurunu bulup, kendi kusurlarını görmeyerek dostlarını terk eden, terk edilir.


    * Halini, etvarını, gidişatını başkalarından dinle. Çünkü senin fenalığın, yanlışlık ve hataların senin nefsine, dostunun gözüne iyi görünür. Seni methedenlere aldanma. Senin yanlışlık ve isabetsiz hareketlerini sana söyleyenler, senin hakikî dostlarındır.


    * Herkes yükü kendi gücü kadar çekebilir. Öyle ise sen kendi gücünün başardığı şeyleri başkalarında görmezsen, kendini mihenk yapıp onları tenkit etmemelisin. Kendinde bir üstünlük vehmedip gurura düşmemelisin. Onlar kabiliyetlerine göre ne kadar hizmet görseler, ind-i İlâhide ihlâsa binaen makbul olur.


    * Bir ve beraber olduğun hizmet ve dâvâ arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin gönlünü kıran olursa, “Buna benim nefsim müstehaktır” de ve gönlünü kıranın gönlünü hoşnut eyle.


    * Nur hizmetinde az dahi olsa bulunanlar, çok hürmet, muhabbet ve şefkate lâyıktır.


    * Dostunu şiddet ve minnet içinde tutarsan bir daha senin suratını görmek istemez.


    * Sen bir mü’mine “Fenadır” diye kötü zanda bulunabilirsin. Halbuki o kimse Allah’ın makbulüdür.10

    HİZMETTE TESANÜDÜ BOZAN DAVRANIŞLAR

    Yine Zübeyir Gündüzalp’ten:

    * Bir hizmet organizesinde bulunan kişilerin fikir alış verişinde bulunurlarken, herkes kendi fikrini isabetli, diğer arkadaşlarınkini isabetsiz görmesi, hizmet arkadaşlarının reylerini hakir görmesidir.


    * Müdavele-i efkarda bulunurken fikrini beğenmeyerek kırdığı arkadaşlarının gönlünü alma ve onlarla helâlleşme yerine, onları sağda solda gıybet etmesi, kusurlarını yaymasıdır.


    * İslâmın terbiye, edep ve muaşeret kaidelerine riayet etmeden nefis ve tehevvürüne kapılarak, dahili hizmet mensuplarına, hariçtekilere dahi yapılmayacak bed muameleyi yapmaktır. Bu kötü hissiyat zararlı sonuçlar doğurunca, “Ben sebep oldum. Özür dilerim” olgunluğunu göstermeyerek, zararlı neticeyi acip bir ruh haleti içinde karşıdaki arkadaşına yüklemektir.


    * Nur hizmetinde bir ve beraber bulunanlar, küsen ve küstürenlerden olmamalıdır.


    * Değmiyor dünya böyle şeylere. İnsan iyi işli olmalı, kendini daima kusurlu görmelidir. 11


    Dipnotlar:

    1- Osmanlıca – Türkçe Lûgat,

    2- Lem’alar, yeni tanzim, s. 391.,
    3- Tarihçe-i Hayat, s. 374.,
    4- Tarihçe-i Hayat, s. 428.,
    5- A.g.e., s. 430.,
    6- Münâzarât, s. 104.,
    7- Hutbe-i Şamiye, s. 68.,
    8- Emirdağ Lâhikası, yeni tanzim, s. 510.,
    9- Kastamonu Lâhikası, s. 181.,
    10- Zübeyir Gündüzalp, Altın Prensipler, s. 71.,
    11- A.g.e., s. 77.
    Yazar : Risale Forum

    Uzakta olmak ayrılığa neden olmadığı gibi, aynı yerde olmak da birlikteliğe yetmez.Bizim yolumuz gönül yoludur .Gönül de mekan istemez...

  4. #14
    memluk çevrimdışı Hatim Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nereden Yer
    biryerde sabit kalmıyorumki her yerden
    Mesajlar Mesajlar
    6.192
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 1448 + 115882


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    maşallah ne güzel tespitler Allah razı olsun.
    Yazar : Risale Forum
    İnsanın Cenab-ı Haktan hiçbir hakkı talep etmeye hakkı yoktur.
    Bilâkis dâima şükretmeye medyundur. Çünkü, mülk Onundur, insan Onun memluküdür.
    Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen, Onun mülkü senindir, gör.

    Bizi düşmanın attığı taş değil
    Dostun attığı gül yaralar


  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Nereden Yer
    küre_i arz
    Mesajlar Mesajlar
    306
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 110 + 6120


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    Bismillahirrahmanirrahim

    Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:
    Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş.
    Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,
    “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.
    Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:
    O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı.
    Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.
    O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn 4 altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.
    İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. 1 Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
    Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü’l-Esbab olan Rabbimize iltica edip “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.
    Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak-hâşâ-Zât-ı Vâcibü’l-Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr olamaz. (Lemalar, 1. Lema)
    Bediüzzaman Said Nursi

    LÜGAT:
    Aynelyakin : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
    Bilkülliye : Bütünüyle
    Cevv-İ Semâ : Gökyüzü, Hava Boşluğu
    Dağdağa : Gürültü, Dehşet Verici
    Dağvâri : Dağ Gibi
    Emvac : Dalgalar
    Esbab : Sebepler
    Hevâ-Yı Nefis : Nefsin Yasak Arzu Ve İstekleri
    Hût : Büyük Balık
    Hülâsa : Özet
    İnkişaf Etme : Ortaya Çıkma
    İstikbal
    : Gelecek
    İttifak : Anlaşma, Birlik
    Kamer : Ay
    Kıssa-İ Meşhure : Meşhur Kıssa
    Küre-İ Zemin : Yeryüzü
    Lûtf-U Rabbânî : Allah’ın Lûtfu
    Mahlûkat :
    Varlıklar
    Melce : Sığınak
    Mevc : Dalga
    Meydan-I Cevelân : Gezinti Alanı
    Musahhar Eden : Boyun Eğdiren
    Münâcât : Allah’a Yalvarış, Duâ
    Müsebbibü’l-Esbab : Bütün Sebepleri Ve Sebeplerin Sonucunu Yaratan Allah
    Müşahede Etmek : Gözlemlemek
    Nazar-I Gaflet : Bir Şeyin Mânâsını Anlamadan Bakmak
    Necat : Kurtuluş
    Nur : Aydınlık
    Nur-U Tevhid : Her Şeyin Bir Olan Allah’a Ait Olduğuna Ve Onun Yaptığına İnanmaktan Doğan Nur
    Sahil-İ Selâmet : Kurtuluş Sahili
    Semâ : Gökyüzü
    Sergerdan : Şaşkın, Başı Dönük
    Sırr-I Azîm : Büyük Sır
    Sırr-I Ehadiyet : Allah’ın Her Bir Varlıkta Birliğinin Görülmesinin Sırrı
    Sukut Etmek : Düşmek; Hükümsüz Hâle Gelmek
    Şecere-İ Yaktîn : Kabak Ağacı
    Tahtelbahir : Denizaltı
    Tazyik : Baskı
    Tenezzühgâh : Seyir Ve Gezinti Yeri
    Vasıta-İ Necat : Kurtuluş Aracı
    Zât : Kişi
    Yazar : Risale Forum
    Müritlerinden biri “Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?”
    şeklinde bir soru sorması üzerine,
    Mevlana: “Namazda iken namazda olmak gerekir”diye cevap vermiştir...

  6. #16
    memluk çevrimdışı Hatim Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nereden Yer
    biryerde sabit kalmıyorumki her yerden
    Mesajlar Mesajlar
    6.192
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 1448 + 115882


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    Allah razı olsun _zynp_ kardeşim ne çok ibret alıncak dersler var bu olayda.
    Yazar : Risale Forum
    İnsanın Cenab-ı Haktan hiçbir hakkı talep etmeye hakkı yoktur.
    Bilâkis dâima şükretmeye medyundur. Çünkü, mülk Onundur, insan Onun memluküdür.
    Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen, Onun mülkü senindir, gör.

    Bizi düşmanın attığı taş değil
    Dostun attığı gül yaralar


  7. #17
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Nereden Yer
    küre_i arz
    Mesajlar Mesajlar
    306
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 110 + 6120


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    ecmain kardeşim sizdende, ders alabilmek duasıyla...
    Yazar : Risale Forum
    Müritlerinden biri “Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?”
    şeklinde bir soru sorması üzerine,
    Mevlana: “Namazda iken namazda olmak gerekir”diye cevap vermiştir...

  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    1.128
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 319 + 23722


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi

    Yirmidördüncü Lem'a lemalar 24. lema


    Tesettür hakkında


    (Onbeşinci Nota'nın İkinci ve Üçüncü Mes'eleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.)
    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
    يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ ِلاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلاَبِيبِهِنَّ


    ilâ âhir... âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, "bir esarettir" diyor. (*)




    Elcevap: Kur'an-ı Hakîm'in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden, yalnız "dört hikmet"ini beyan ederiz.


    Birinci Hİkmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve itti


    _________________________________


    (*) Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz'in müdafaatından bir parça:


    "Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!.."


    (Orjinal Sayfa:185)


    hamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seri-üt teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur'an'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.


    Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..


    İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gâyet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede


    (Orjinal Sayfa:186)


    dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imânâ binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.


    Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yâni birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.


    Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.


    Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.


    Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..


    Üçüncü Hikmet: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünki açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından dahi iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gâyet çirkin ve gâyet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmâları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gâyet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.


    Çünki mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..


    Dördüncü Hİkmet: Malûmdur ki; kesret-i nesil herkesçe mat


    (Orjinal Sayfa:187)


    lubdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle tarafdar olmasın. Hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمُ اْلاُمَمَ -ev kema kal- Yâni: "İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa'daki tabîatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalata ve israfata medâr olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimalata ve israfata ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.


    Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medâr olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.


    (Orjinal Sayfa: 188)
    Yazar : Risale Forum

    Uzakta olmak ayrılığa neden olmadığı gibi, aynı yerde olmak da birlikteliğe yetmez.Bizim yolumuz gönül yoludur .Gönül de mekan istemez...

  9. #19
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    1.128
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 319 + 23722


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi


    Ehl-i îman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir

    Bazı vilayetlerde taife-i nisadan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta'ya ve mânevî Medreset-üz Zehra'ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisa, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde câmilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki ben dört beş vecihle hastayım ve hem perişan, hatta konuşmaya ve düşünmeğe iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki; madem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi'ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar. Ben de bu ihtara karşı gâyet perişan ve zaaf ve aczimle beraber "Üç Nükte" ile gâyet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâdlarıma beyan ediyorum.


    BİRİNCİ NÜKTE: Risale-i Nur'un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisa taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur'la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillahilhamd, bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var. Evet bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gâyet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahût sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur: O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. "Oğlum paşa olsun" diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya


    (Orjinal Sayfa: 189)


    hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, âhirette şefaatçı olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, "Niçin benim îmanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?" diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatının hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder. Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, bîçare veledini haps-i ebedî olan Cehennem'den ve îdam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli, validesinin defter-i a'mâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canı ile şefaatçı olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlâd olur.


    Evet insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle ben kendi şahsımda kat'î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:


    Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.


    Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur'un da en büyük hakikatı olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatlı fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, masum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkatı sû-i istimal etmektir. Evet kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatın küçücük bir nümunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor.


    Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a’mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor.


    (Orjinal Sayfa: 190)


    Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medâr olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki, yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ü şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisaiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve acizden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar.


    İKİNCİ NÜKTE: Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. "Eyvah!" dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçare nisa taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâdlarıma kat'iyen beyan ediyorum ki: Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!.. Rusya'da o bîçare taifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur'un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam; refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemaline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemalinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünki onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.


    Hem Risale-i Nur'un bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refika-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam


    (Orjinal Sayfa: 191)


    ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba eder; vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.


    İşte, Risale-i Nur'un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsızlık görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itaatın bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünki hakikî sadakatı bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünki nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azab çektiği gibi, sadakatsızlık ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhafaza edemez.


    Elhasıl; nasılki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de o masum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler. Çünki erkek, sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker. Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki; mübarek taife-i nisaiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ud bir aile hayatını geçirmeğe mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!.. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmîn.


    Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için; serseri, ahlâksız, firenkmeşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanaatla, köylü masum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye


    (Orjinal Sayfa: 192)


    çalışınız, satmağa çalışmayınız. Şayet size münasib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşâallah rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!


    ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Aziz hemşirelerim; kat'iyen biliniz ki: Daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde; on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla isbat etmiştir. Uzun tafsilatı Risale-i Nur'da bulabilirsiniz.


    Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikatı gösterecek. Onun için daire-i meşruadaki keyfe iktifa ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. Hem kat'iyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet, îman dairesindedir ve îmandadır. Ve a’mâl-i sâlihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahette, bu dünyada dahi gâyet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat'î delillerle isbat etmiştir. Âdeta îmanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakîn görmüşüm ve Risale-i Nur'da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedid muannid ve mu'terizlerin eline girip; hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikatı cerhedememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve masum hemşirelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.


    Ben işittim ki; benim size câmîde ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirdleri gibi dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur'u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz mucibince; bütün kardeşleriniz olan Nur şakirdlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.


    Ben şimdi daha ziyade yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zaîf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifa ettim.
    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
    Duanıza muhtaç kardeşiniz

    Said Nursî
    Yazar : Risale Forum

    Uzakta olmak ayrılığa neden olmadığı gibi, aynı yerde olmak da birlikteliğe yetmez.Bizim yolumuz gönül yoludur .Gönül de mekan istemez...

  10. #20
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    1.128
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 319 + 23722


    Cevap: Günün Risale-i Nur Dersi


    Hazret-i Yunus'un meşhur kıssası



    Bismillahirrahmanirrahim
    Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:
    Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş.
    Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

    “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.
    Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:
    O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı.
    Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.
    O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn 4 altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.
    İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. 1 Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
    Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü’l-Esbab olan Rabbimize iltica edip “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.
    Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak-hâşâ-Zât-ı Vâcibü’l-Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr olamaz. (Lemalar, 1. Lema)
    Bediüzzaman Said Nursi
    LÜGAT:
    Aynelyakin : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
    Bilkülliye : Bütünüyle
    Cevv-İ Semâ : Gökyüzü, Hava Boşluğu
    Dağdağa : Gürültü, Dehşet Verici
    Dağvâri : Dağ Gibi
    Emvac : Dalgalar
    Esbab : Sebepler
    Hevâ-Yı Nefis : Nefsin Yasak Arzu Ve İstekleri
    Hût : Büyük Balık
    Hülâsa : Özet
    Hz. Yunus :
    İnkişaf Etme : Ortaya Çıkma
    İstikbal : Gelecek
    İttifak : Anlaşma, Birlik
    Kamer : Ay
    Kıssa-İ Meşhure : Meşhur Kıssa
    Küre-İ Zemin : Yeryüzü
    Lûtf-U Rabbânî : Allah’ın Lûtfu
    Mahlûkat : Varlıklar
    Melce : Sığınak
    Mevc : Dalga
    Meydan-I Cevelân : Gezinti Alanı
    Musahhar Eden : Boyun Eğdiren
    Münâcât : Allah’a Yalvarış, Duâ
    Müsebbibü’l-Esbab : Bütün Sebepleri Ve Sebeplerin Sonucunu Yaratan Allah
    Müşahede Etmek : Gözlemlemek
    Nazar-I Gaflet : Bir Şeyin Mânâsını Anlamadan Bakmak
    Necat : Kurtuluş
    Nur : Aydınlık
    Nur-U Tevhid : Her Şeyin Bir Olan Allah’a Ait Olduğuna Ve Onun Yaptığına İnanmaktan Doğan Nur
    Sahil-İ Selâmet : Kurtuluş Sahili
    Semâ : Gökyüzü
    Sergerdan : Şaşkın, Başı Dönük
    Sırr-I Azîm : Büyük Sır
    Sırr-I Ehadiyet : Allah’ın Her Bir Varlıkta Birliğinin Görülmesinin Sırrı
    Sukut Etmek : Düşmek; Hükümsüz Hâle Gelmek
    Şecere-İ Yaktîn : Kabak Ağacı
    Tahtelbahir : Denizaltı
    Tazyik : Baskı
    Tenezzühgâh : Seyir Ve Gezinti Yeri
    Vasıta-İ Necat : Kurtuluş Aracı
    Zât : Kişi
    Yazar : Risale Forum

    Uzakta olmak ayrılığa neden olmadığı gibi, aynı yerde olmak da birlikteliğe yetmez.Bizim yolumuz gönül yoludur .Gönül de mekan istemez...

Sayfa 2/36 İlkİlk 12345612 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 104, 105, 106, 108, 111, 112, 115, 117, 118, 119, 120, 124, 126, 127, 128, 131, 133, 134, 135, 136, 137, 139, 140, 143, 146, 151, 152, 153, 154, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 168, 169, 171, 172, 174, 176, 178, 180, 181, 183, 184, 185, 186, 187, 189, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 201, 204, 205, 206, 227, 271, 327, 427, 527, 592, 600, 627, 727, 827, 927, aaa, abdini, açacak, acip, adaletli, adamının, adedince, adi, adıyla, âhiretimizi, âhirette, aile hayatı, aklı, akıldan, alâkası, alâküllihal, aldatmak, aldatmaz, aldıkları, aleme, âlemleri, âlisi, âliyesi, alıkoyan, alınmış, alıntı, amal, amelin, amellerin, âmî, anarşilik, andan, anlayan, aracı, araf, arkadaşı, arpa, arınmış, arz, asfiya, askerlik, asra, atan, atmak, aya, ayetten, âyine, aynen, ayrılış, azot, ağabeyi, ağlayarak, ağzı, bahçeyi, bahisleri, bahusus, bakmalı, baskı, bayrak, bayrağını, bazısında, bağlantı, bağırarak, bağış, bağışlar, başkasını, başlarında, başlayan, başıbozuk, başıboş, başındaki, bedüzzaman, benzetmek, beraberlik, berzahta, beslemek, beyte, beşer, beştir, biçarelerin, bildim, bildirir, bildirmemeyi, bilinen, biliniz, bilinmez, bilirsiniz, biliyorlardı, bilmesi, bilmüşahede, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, birlik, bissavab, bitmeyen, bitti, bizimle, bizleri, books, bozan, bozulması, boğulur, boşa, budur, bulamaz, buldum, bulunmak, buna, burayı, burcu, bütünlüğü, bırakmıyor, bıraktığı, çalışıyor, çalışıyorlar, camide, çarşı, çavuş, çağdaş, çağırdı, çekiyor, çekmez, çerçevesi, cesaret, cevaben, cihâ, cihazat, cilvelerine, çizgi, çoktur, cömertlik, cumhur, cumhura, çıkarılan, çıkın, çıkış, çıplak, dadır, daha, daimî, daire, damarı, dane, davranışlardan, davranışları, dağlar, dağıtacak, dedikleri, dedikodu, dediler, dediğine, delalet, delildir, demeye, demişler, denilmez, derece, derslere, derstir, desteklemek, deyince, değildi, değilim, değiller, değişebilen, değişmekte, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dile, dilediğini, dilemek, dileyen, dinen, dininde, direğidir, diyebilir, diyebilirim, diyenlerin, diyorsunuz, diyoruz, dosyaları, doğrular, doğruları, dünyadan, dünyaperest, dünyasına, duruma, duyan, duygularımızı, düzenli, düğü, düğümü, düşmanı, düşünmüyorsan, düşünüyor, düşünüyorum, dış, dışında, eceli, edenleri, edilirse, edilsin, ediyorlar, ediyorsun, efendiler, efes turları, efkar, ehemmiyetlidir, ejderha, eksiksiz, elemlerin, elemsiz, elimizden, eliyle, ellerinde, elzemdir, emareleri, emirdağ, emmaresinin, emrini, engeli, engiz, envârı, erdoğan, esenlik, esmâ, etmemesi, etmemiz, etmeyiz, etrafındaki, etsem, ettiklerini, ettir, ettiren, ettirir, ettirsin, ettiğimiz, eyleme, ezeliyesi, eşkiya, eşsiz, faideleri, fazilet, faziletler, fecr, felakete, felsefecileri, ferah, ferit, fikirleri, fikrini, firdevs, fitnelerden, fitnesinde, fiyat, fransa, fütur, fıtraten, gaflete, galebe, garra, gaybe, gayret, gazabı, gecemiz, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, gemide, general, gerçekleri, gerçeklik, gerekiyor, gerginlik, getirip, gezer, gezi, gidip, gidiyorsunuz, gidiyoruz, girdim, giriniz, gitmiş, gitti, giydirir, giydirmek, gökte, göndermiş, gördüğünü, göreceksin, görmeye, görmeyi, görmezse, görseler, görünmek, görünüşü, görüyorum, görüşleri, gösteriş, gösterme, gözaltında, gözümüzle, gümüş, günahtan, günahını, gururu, güvenme, güzelliği, gıdadır, gıybetin, hakaiki, hakikatine, hakikatlı, hakikatten, hakkaniyeti, haktan, halet, halka, hallerini, hâlıkını, hanımlarda, hapis, harap, hararet, harbi, harekâtla, hastalıktan, hastalığını, hatası, havas, hayalen, hayatım, haydut, hayrette, hazretlerini, haşirde, hendese, herşeye, herşeyin, hevâ, heves, hevesi, hezeyan, hicr, hiddetle, hilkat, hissediyorum, hissettim, hitaben, hitabet, hizmete, hizmetimizde, hizmetimize, hizmetteki, hodbin, hücum, hükümet, hükûmetten, hıristiyan, ibarettir, icadı, içindekiler, iddiaları, iftiralarla, iftiraya, ihanet, ihata, ihbarı, ihtiraslar, ihtiyaç, ikincisi, ikinin, ilerleme, ilham, ilimle, ilimsiz, imaniye, imaniyeden, imaniyeyi, imdat, imran, inananlar, inancı, inhisar, insafsızlar, insanlığı, inziva, isbat, isen, isimli, istedin, istediğini, istekleri, istemeye, istemez ki, isteğimiz, istikbaldeki, istiyorlar, isyana, itham, itidal, itiraza, ittifakını, iyilikle, izafiye, izale, işaret, işgal, işittim, işkence, işlemeyen, işlere, işlevi, iştihar, iştir, iştiyak, jpg, kabre, kabrimi, kaçıyoruz, kadınları, kafasını, kafilelerinin, kâfiri, kahramanlarından, kahrı, kainatta, kâinatı, kalacak, kalbimde, kalbinin, kaldıracak, kalmamış, kalpteki, kalsı, kamer, kanunları, kapanmak, kapında, karanlıklarında, kardeşi, kardeşimiz, kardeşlere, kardeşleri, kardeşlerimden, kardeşlerimin, kardeşlerimiz, kardeşlerimizi, kardeştirler, karışması, karışsı, katılma, kavga, kavmin, kavramı, kavuşmuş, kazancı, kebireleri, kebiri, kehribar, kemik, kendilerini, kendisinde, kesilmiş, kesmeyi, kesretli, kesti, keyfini, kimsede, kinaye, kitabını, komünist, konuşmak, konya, korkudan, koruması, kötülüklerin, koyan, koyup, koşuş, kudretine, kudüs, küfr, küfrü, kullar, külliye, kulumun, kur'an'daki, kurnaz, kurulan, kuruş, kuvvetiniz, kuvvetle, kuvvetlendirmek, kuvvettir, kırılacak, kırılmaya, kısa, kısmen, kısmı, kısı, kısımdan, kısımlarını, kıyamete, kıyası, kıymetini, kıymetsiz, lâfza, lâkin, lâyık, leyl, lezzetlerin, libası, lisanı, lütuf, lüzumu, maddeten, mahkeme, mahkûm, mahlukat, mahremiyeti, mahvolur, mahza, makalesini, makamlara, malûmdur, malımı, mama, manen, mâneviyattan, manevra, maraz, masnuatı, mağfiret, mağlub, mağlup, mecbur, mecmuası, medarı, medrese, mektubları, memlekete, menbaı, meramı, merhametsizlik, mertebesini, mesel, meselâ, meselede, meselelere, meselesinin, meseleyi, mevcudat, mevcut, mevsimler, mevsimlerin, meydanı, meyletmek, meyvedir, meyvesini, mezaristana, mezarlık, meşhurdur, meşrebimiz, mikdar, milleti, mimsiz, miracınızı, misafirhanesi, misafirsin, misli, mizanıyla, muazzam, mübhem, mücahede, mucib, muhabbete, muhabbettir, muhakkak, muhaldir, muhtacı, muhterem, mukaddestir, mukayese, mükellefiz, mükerrem, mümkü, münafıklar, müphem, mürüvvet, mürşidi, müslümana, müstaid, müstehak, mütehayyir, müttefik, müş, nail, naks, nas, nasılki, nefer, nefret, nesilden, neşretmek, neşriyat, nihayet, niyetle, niza, nüfuz, numunesi, nurcunun, nurdur, nurlandıran, nutku, odası, ödü, okka, okuyunuz, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, öleceksin, olgun, olmadı, olmadığı, olmaktan, olmamak, olmayanı, olmayı, olsalar, omuzuna, onbeş, onbir, onlardan, onsuz, oradan, orga, ötesine, öyledir, özellikle, özgü, oğlak, öğrendim, öğreten, pakistan, palaska, pamuk, parçalar, parıldayan, patiska, payitaht, paylaşıyorum, perspektifi, peygamberlere, peygambersiz, rabbinin, rabbı, rahatla, rahatı, rahatını, rahm, rahmeten, revaç, rezil, risale-i, risale-i nur, risalesinde, risalesini, risaleti, rivayette, rububiyeti, saadetine, sabahı, sabırda, safsata, sahibi, sahibidir, sahibine, sahibini, saidnursi, sakı, sakınmak, sanii, sanmak, sarih, sarılmak, sayan, sayılan, seçim, seciye, seddi, sekiz, semeresi, senâ, seniye, seniyyesi, sermaye, servet, sevaplı, seviyesi, sevmeyen, sevsin, seyyare, show, siyasal, sizde, sizdeki, sizlerden, sizlere, sohbette, sokuyor, somut, sordular, sormuşlar, sövmek, söylemiş, söyleyerek, söylüyorum, sözlerde, süfyan, süre, süren, suretle, surlar, sürmek, sürü, süzülen, sıhhat, sırra, sığı, sığınmak, taarruz, taassub, tahammülsüzlük, tahrip, tahsile, takdim, takdirde, takdiri, taksim, takvaya, takvim, tamamıyla, tamir, tanımayan, tanıyor, tapan, tasarı, tasavvur, tasdike, tasdiklerine, tavukları, tavır, taziye, taşları, tebâiyet, tecavüz, tenkid, terakki, terki, terörist, ters, terviç, tesbihlerin, teslimiyete, tevahhuş, tevili, teşhir, titizlik, titremeleri, tokada, tokat, toplamak, toplansa, topluma, tükenmez, türklere, tutar, tutma, ubudiyeti, üç aylar, ücretleri, ücretli, uhrevî, uhreviyede, ümid, ümidinizi, umum, unutması, unutulmayacak, üstü, uyandırmadan, uykunu, uyum, uyumlu, vacib, vaciptir, vahy, varlığının, vazifeler, vazifeli, vazifemi, vazifeni, vazifenize, vazifesidir, verdiği, verildi, verilmiş, vermişler, vesveseler, vesvesen, veyahut, vicdanında, vurmak, yahudiye, yalandan, yalnızlıkta, yanlışlar, yapanlar, yapması, yapıyorlar, yaratılanlar, yaratılışında, yardımı, yarım, yarışı, yaygın, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yağmursuzluk, yaşadığı, yaşıyoruz, yeknesak, yerden, yezdan, yok, yolcusu, yolcusun, yükleri, yükseliş, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, zahmet, zahmetsiz, zamanla, zamanları, zannediyorlar, zarif, zata, zekâvetinize, zelzele, zeminde, zemzem, zerdali, zerrelerin, zikretmenin, zira, zülcelal, zulmet, zulmü, zulümler, şahsen, şahsî, şahsiyet, şahsiyetini, şakirdleri, şartları, şatahat, şehadetler, şehr, şekerli, şerifi, şerleri, şevk, şevket, şeye, şeylerle, şeytandan, şeytanları, şeytanı, şifası, şirke, şöhret, şükrettim, şükürle, şüpheli

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222