S- Avam-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir?
Avam-ı nâs: İnsanların halk tabakası, halk tabakasından olan insanlar.
Hakaik-i diniye: Dine ait hakikatlar, dindeki gerçekler.
Tabir: İfade, söz, deyim. *Yorma, yorum yapma, işaret edilen manayı açıklama.


C- Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zât; İmri-ül Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahâza imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihetinde değildir!" dese kâfidir. Çünki nefiy cihetinin, yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delalet eder.
Lisan: Konuşma dili.
Tasavvurat: Tasavvurlar, zihinde şekillendirmeler, düşünceler, tasarlamalar.
Âciz: Güçsüz, gücü yetmez.
Vicdan: İnsanda iyiyi kötüden ayırt edebilen ve iyilikten lezzet alan ve kötülükten acı duyan çok güçlü ve değerli manevi bir his.
Belâgat: Durumun ve şartların gereğine uygunluk, gaye ve dinleyicilerin durumuna tam uygun olarak doğru ve güzel söz söyleme.
Sekkakî: Edebiyat alanında çok büyük bir İslam alimi(Hicri: 555-626).
Bedevi: Göçebe yaşayan, medeniyet ve şehir hayatından uzak kimse.
İbraz: Gösterme, ortaya koyma.
Maahâza: Bununla beraber, bununla birlikte.
Âmi: Okumamış, cahil, okuma yazması bulunmayan.
Âlem: Dünya, kainat.
Cihet: Yön, taraf.
Ecza: Kısımlar, parçalar. *Maddeler.
Kudret: Güç.
Tasarruf: İdare etmek, yönetmek, kullanmak. *İdareli kullanma, tutum. *Sahip olmak.
Sâni': Sanatkar yaratıcı. Sanatkarca yapan. Yaratan.
Kâfi: Yeter.
Nefiy: İnkar, olmadığını iddia, yokluğuna iddia. *Sürgün.
Delalet: Delil olma, yol gösterme.


İman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre: "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur." denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve herşeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Sa'd-ı Taftazanî: Sadeddin-i Taftazani(Hicri:722-792, Miladi:1322-1389) Horasan taraflarında teftazan’da doğmuş, değerli eserleriyle İslam dinine hizmet etmiş çok büyük bir İslam alimi.
Tefsir: Açıklamak, mana vermek, manaları geniş şekilde açıklamak. *Kur’an ayetlerinin geniş şekilde açıklamalarının yapıldığı kitap.
Cüz'-i ihtiyar: Dilediği gibi hareket edebilme iradesi.
Sarf: Harcama, kullanma.
İlka: Koyma, bırakma, atma.
Şems-i Ezelî: Ezeli güneş, ezeli güneş gibi olan Allah(cc).
Vicdan-ı beşer: Beşer vicdanı, insan vicdanı.
İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
Şua: Işık kaynağından uzanan ışık telleri, ışık demeti, ışık teli.
Ünsiyet: Alışkanlık, dostluk, alışılmışlık, tanışıklık, yakınlık.
Emniyet: Güvenlik, güven içinde olma, korkusuzluk, tehlikesizlik.
Peyda: Ortaya çıkma, olma, meydana çıkma, kazanma, belirme.
Kesb-i muarefe: Muarefe kesb etme, tanışıklık kazanma.
Kuvve-i maneviye: Manevi kuvvet(güç).
Husul: Ortaya çıkma, meydana gelme, olma.
Musibet: Afet, bela, felaket.
Hâdise: Olay.
Mukavemet: Karşı koyma, dayanma, direnme, karşı gelme.



İşarat-ül İ'caz