Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.
Said Nursi


Vazife-i ubudiyet: Allah’a(cc) kulluk görevi.
Âmir: Emreden, idare eden.
Tekdir: Azarlama.
Müteessir: Etkilenen, üzüntülü, üzülmüş.
Sultan-ı Ezel ve Ebed: Ezel ve ebed sultanı, başlangıcı ve sonu olmayıp sonsuz olan Allah(cc).
Mükerrer: Tekrarlı, tekrar edilmiş.
Farz: Yapılması Allah’ın(cc) açık ve kesin hükmüyle emredilmiş olan.
Adavet-i İlahiye: Allah’a(cc) karşı olan düşmanlık.
İşmam: Hafifçe duyurma, hissettirme.
Kat'î: Kesin.
Meyl: Yönelme, istek, arzu.
Helâket: Yıkılma, mahvolma, felaket.
Bedbaht: Bahtı kara, mutsuz, talihsiz.
Cüz'î: Küçük, sınırlı.
Mukabil: Karşılık.