Hüsrev'in mektubundan bir fıkradır
Evet Üstadım, gözümüzle görüyoruz ki: Ehl-i tarîkat, bid'alara dayanamamışlar; hem girmişler, içinden çıkamıyorlar, hem salikleri ondan bir-ikiye inmiş. Hem onlar da itiraf ediyorlar ki: Zevklerinden, cezbedici güzelliklerinden ellerinde çok şeyleri kalmamış. Cenab-ı Hakk'ın sırf bir ihsanı olarak Risalet-ün Nur'un parlak, nuranî nâsiyesini müşahede ediyoruz ki, in'ikas eden lemaat-ı nuriyesi, bütün ihtiyacımıza kâfi ve vâfi geliyor, herkesi hayrette bırakıyor. Hem ehl-i bid'ayı serfüru' ettiriyor. Öylelerin lisanlarından, nedamet ve teessüfü ifade eden "Bilmemişiz!" kelimeleri dökülüyor.

----------------------------------------------
Fıkra: Bölüm, parça, pragraf, kısa yazı.
Ehl-i tarîkat: Tarikata bağlı olanlar.
Bid'a: Dine aykırı olarak sonradan uydurulan âdet ve davranışlar, anlayışlar ve hareketler. ibadetle ilgili hükümlerde yeni uydurmalar.
Salikleri: Gidenleri, izleyenleri.
İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
Risalet-ün Nur: Bediüzzaman Said Nursinin (ra) değerli eserlerinin hepsine birden verilen bir isim.
Nâsiye: Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
Müşahede: Görme, seyretme.
İn'ikas: Aksetme, yansıma.
lemaat-ı nuriye: Nurun parıltıları.
Vâfi: Yeter, tam.
Ehl-i bid'a: Dinin kabul etmediği uydurma anlayış ve yaşantı şekillerini dine sokup bozmaya çalışanlar.
Serfüru': Baş eğme, söz dinleme.
Nedamet: Pişmanlık.


Muhitimizde, Risalet-ün Nur'a karşı cazibedar ve çok âlî hakikatlarından başka ehl-i bid'a lisanları susmuş; güya karanlıklı girdablara sokulmuşlar, konuşmuyorlar. Konuşsalar da tesirleri kalmamıştır. Cazibedar ve i'cazkâr lisanıyla ancak Risalet-ün Nur konuşuyor. Bid'a ve dalalet zulmetlerine karşı ancak onun talebeleri, kuvvet-i imanla çelikten bir kal'a gibi duruyorlar. Hem öyle fevkalâde fütuhat yapıyor ve öyle hârikulâde bir surette emir ve nehy-i Kur'anîyi temessük ettiriyor ki, pek çok müşahedatımızdan yalnız birisini bin kalemli kardeşimiz söylüyorlar ki... Sükût.
-----------------------------------------------------------
Cazibedar: Çekici, beğenilen, hoş.
Âlî: Büyük, yüksek, yüce, üstün, şerefli.
Hakikat: Gerçek.
İ'cazkâr: Mucizeli.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.
Kuvvet-i iman: İman kuvveti, inanç gücü.
Fütuhat: Zaferler, galibiyetler.
Nehy-i Kur'anî: Kur'anın yasak ettikleri, Kur'anın yasaklaması.
Temessük: Tutunma, sarılma, sıkıca tutma, benimseme.
Müşahedat: Gözlemler, gözlenenler.



Sikke-i Tasdik-i Gaybi