Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 1/11 12345 ... SonSon
103 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ

    On Birinci Şuâ

    Denizli Hapsinin Bir Meyvesi

    Zındıka ve küfr-ü mutlaka karşı Risale-i Nur’un bir müdafaanâmesidir. Ve bu hapsimizde hakikî müdafaanamemiz dahi budur. Çünkü yalnız buna çalışıyoruz.
    Bu risale, Denizli Hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatırası ve iki Cuma gününün mahsulüdür.
    Said Nursî



    Meyve Risalesi



    فَلَبِثَ فِى السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ 1
    âyetinin ihbarı ve sırrıyla, Yusuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir; ve hapishane bir nevi medrese-i Yusufiye olur. Madem Risale-i Nurşakirtleri iki defadır çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risale-i Nur’un hapse temas ve ispat ettiği bir kısım meselelerinin kısacıkhülâsalarını, bu terbiye için açılan dershanede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hülâsalardan, beş altı tanesini beyan ediyoruz.



    Bilgi
    Dipnot-1 “Yusuf (a.s.) daha yıllarca zindanda kaldı.” Yûsuf Sûresi, 12:42.



    Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)]
    beyan etmek: açıklamak hakikî: gerçek, doğru
    hülâsa: öz, özet, esas ihbar: haber verme
    küfr-ü mutlak: kesin ve tam bir inkâr mahpus: hapsedilmiş
    mahsul: ürün medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında kullanılan hapishaneye verilen ad
    müdafaanâme: savunma metni nevi: tür
    pîr: önder zındıka: dinsizlik, inançsızlık
    şakirt: öğrenci, talebe şua: ışık kaynağından çıkan ışık telleri; ışın

    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 259

    Birincisi

    Dördüncü Sözde izahı bulunan, her gün yirmi dört saat sermaye-i hayatı,Hâlıkımız bize ihsan ediyor—tâ ki, iki hayatımıza lâzım şeyler o sermaye ile alınsın. Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip, beş farz namazakâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarfetmezsek, ne kadar hilâf-ı akıl bir hata ve o hatanın cezası olarak hem kalbî, hem ruhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve meyusâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyas edilsin.

    Eğer, bir saati beş farz namaza sarf etsek, o halde hapis ve musibet müddetinin herbir saati, bazan bir gün ibadet; ve fâni bir saati, bâki saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve ruhî meyusiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması ve hapse sebebiyet veren hatalara kefâreten affettirmesi ve hapsin hikmeti olanterbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musibet arkadaşlarıylatesellîdârâne bir hoş sohbet olduğu düşünülsün...

    Dördüncü Sözde denildiği gibi, bin lira ikramiye kazancı için bin adam iştirak etmiş bir piyango kumarına yirmi dört lirasından beş on lirayı veren ve yirmi dörtten birisini ebedî bir mücevherat hazinesinin biletine vermeyen—halbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimali binden birdir; çünkü bin hissedardaha var—ve uhrevî mukadderat-ı beşer piyangosunda, hüsn-ü hâtimeye mazharehl-i iman için kazanç ihtimali binden dokuz yüz doksan dokuz olduğuna yüz yirmi dört bin enbiyanın ona dair ihbarını keşfle tasdik eden evliyadan ve asfiyadan had ve hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri halde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak ne derece maslahata muhalif düşer, mukayese edilsin.


    Hâlık: her şeyi yaratan Allah asfiya: hem âlim ve hem velî olan büyük zâtlar
    bâki: kalıcı, devamlı ebedî: sonu olmayan, sonsuz
    ehl-i iman: iman edenler, mü’minler enbiya: nebiler, peygamberler
    evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler fâni: geçici, ölümlü
    hasâret etmek: zarar etmek, kaybetmek hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
    hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı hikmet: sebep, maksat, gaye
    hilâf-ı akıl: akla aykırı, akıl dışı hissedar: pay sahibi
    hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı bir şekilde ölme ihbar: haber verme
    ihsan etmek: bağışlamak izah: açıklama
    iştirak etmek: katılmak kefâreten: işlenen bir günahın ya da hatanın giderilmesi olarak
    keşif: açığa çıkarma, gözle görme kâfi: yeterli
    kıyas etmek: karşılaştırmak maslahat: fayda, yarar
    mazhar: erişme, nail olma meyusiyet: ümitsizlik
    meyusâne: ümitsizcesine muhalif: aykırı, zıt
    muhbir: haber veren mukadderat-ı beşer: insanın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar
    mukayese etmek: kıyaslamak, karşılaştırmak musibet: belâ, sıkıntı
    mücevherat: mücevherler, kıymetli taşlar ruhî: ruhla ilgili
    sarf etmek: harcamak, kullanmak sermaye: servet, varlık
    sermaye-i hayat: hayat sermayesi sâdık: doğru, gerçek
    tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
    tesellîdârâne: teselli olarak uhrevî: âhirete ait
    zevâl bulmak: gelip geçmek, yok olmak
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 260

    Bu meselede hapishane müdürleri ve sergardiyanları ve belki memleketin idaremüdebbirleri ve asayiş muhafızları, Risale-i Nur’un bu dersinden memnun olmaları gerektir. Çünkü bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on namazsız ve itikatsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram-helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.






    inzibat: âsayiş, düzen itikatsız: inançsız
    muhafız: koruyan müdebbir: idareci, yönetici
    mütedeyyin: dindar sergardiyan: başgardiyan
    tahattur etmek: hatırlamak

    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 261

    İkinci Meselenin Hülâsası

    Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberinin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î vezâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defamezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.

    İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacıkhülâsası şudur:
    Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:

    Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadetsarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî birziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati Gençlik Rehberi bir temsilile ispat etmiş.

    Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, herhalde, hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya “Gel, idam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferit pusulasını tut, bu açık kapıya gir” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altın bileti sana çıkmış. Gel al” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor.
    Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak


    ahbab: dostlar, sevilenler akarib: akrabalar, yakınlar
    bağistan: bağ, bahçe bâkî: kalıcı, sürekli
    cellâd: idama mahkum olanların hükümlerini infaz etmeye vazifeli olan adam darağacı: idam sehpası
    dehşetli: korkunç ecel: ölüm vakti
    fevkinde: üstünde gayet: son derece
    hakikat: asıl, esas, doğru, gerçek hall etmek: çözmek
    haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi hülâsa: öz, özet, esas
    idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ilânat: ilânlar, duyurular
    izah etmek: açıklamak iştirak etmek: katılmak
    kat’i: kesin keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak, buluş yapmak
    mezaristan: mezarlık muamma: sır, anlamı gizli ve zor anlaşılır söz
    muvakkat: geçici mütemadiyen: sürekli olarak
    müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nuranî: nurlu, aydınlık
    saadet: mutluluk temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    terhis: göreve son verme tezkere: belge
    umum: bütün vesika: belge
    zemin: yer zindan-ı dünya: dünya zindanı
    ziyade: çok, fazla ziyafetgâh: ziyafet yeri
    zâhir: açık, görünen
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 262

    yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini, orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi.
    Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.
    İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarekşerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’îdiyorlar ki:

    “Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiyenamelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altın biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şüpheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz” diyorlar.
    İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında,mukadderat-ı nev-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve tâat için—hüsn-ü hâtimeşartıyla—ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimalle;sefahet ve haram ve itikatsızlık ve fıskta devam edenler—tevbe etmemek şartıyla—ya idam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferit(bekà-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye ilâmını alacaklarını yüzde doksan dokuz ihtimalle kat’î haber veren, başta ellerindenişane-i tasdik olan hadsiz mu’cizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberler1ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşfle, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrârehüm)



    Bilgi
    Dipnot-1 Müsned: 5:178, 179, 246; Zâdü’l-Meâd: 1:43-44.



    bekà-i ruh: ruhun ölümsüzlüğü, devamlılığı bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle
    darağacı: idam sehpası ebedî: varlığının sonu olmayan, sonsuz
    ecel: ölüm vakti ehl-i iman: iman edenler, mü’minler
    evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler evrâd: virdler, zikirler
    ferman: emir, buyruk fısk: günah, günahkârlık
    gayet: son derece hadsiz: sınırsız
    haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi hâkim: hükmeden, idareci
    hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı olarak ölmek idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş
    ihsan-ı şâhâne: padişahın hediyesi, ikramı ilâm: bildiri, duyuru
    itikatsızlik: emre uymazlık kat’i: şüphesiz, kesin
    keşif: açığa çıkarma, buluş yapma kàfile: grup, topluluk
    mukadderat-ı nev-i beşer: insanlığın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler
    mübarek: bereketli, hayırlı müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle
    nişane-i tasdik: doğrulayıcı nişan, alamet sefahet: gayri meşru zevk ve eğlencelere düşkünlük
    taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyma tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme terbiyename: terbiye edici belge; belli bir terbiye ve eğitim programını içeren talimat, kitap
    ziyade: çok, fazla zâhirde: görünürde
    şekavet-i ebediye: sonsuz sıkıntı, mutsuzluk
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 263

    ve o iki kısım meşâhir-i insaniyenin haberlerini aklen kat’î burhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle, fikren ve mantıkan yakînî bir sûrette ispat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler,HAŞİYE-1 müçtehidler ve sıddîkînler,bil’icmâ, mütevatiren nev-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üçcemaat-i azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanlarıyla verdikleri haberleri dinlemeyen, vesaadet-i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan sırat-ı müstakimde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:

    İki yolun—hadsiz muhbirlerin kat’î ihbarları ile—en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksan dokuz Cehennem hapsini ve şekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği halde, dünyada iki yolun, birtek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal-i tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz—yalnız zararsız olduğu için—uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş divaneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.
    Madem hakikat-i hal budur. Biz mahpuslar, bu hapis musibetinden intikamımızı tam almak için, o mübarek ikinci heyetin hediyelerini kabul etmeliyiz. Yani, nasıl ki bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir iki saat sefahetlezzetleriyle, bu musibet bizi on beş ve beş ve on ve iki üç sene bu hapse soktu, dünyamızı bize zindan eyledi; biz dahi bu musibetin rağmına ve inadına, bir iki


    Bilgi
    Haşiye-1 O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur’dur. Yirmi senedir en muannid feylesofları ve mütemerrid zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.



    bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insan
    bil’icmâ: hep birlikte burhan: mantıkî delil, kanıt
    cemaat-i azîme: çok büyük topluluk dağdağalı: sıkıntılı, meşakkatli
    dehşetli: korkunç, ürküntü verici ecza: kısımlar, parçalar
    ehemmiyet vermek: önem vermek ejderha: büyük yılan
    ferman: buyruk, emir hadsiz: sayısız, sınırsız
    hakikat-ı hal: durumun gerçek yönü haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    heyet: kurul hüccet: güçlü delil
    ihbar: haber verme ihtimal-i tehlike: tehlike ihtimali
    ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek kaddesallahü esrârehüm: Allah sırlarını mübarek kılsın
    kamer: ay kat’î: kesin, şüphesiz
    kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes meşâhir-i insaniye: insanlığın meşhurları
    muannid: inatçı, direnen muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim
    muhbir: haber veren musallat olmak: sataşmak, ilişmek
    musibet: belâ, dert, felâket mübarek: bereketli, hayırlı
    mütemerrid: inatçı, dik kafalı mütevatir: yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların naklettiği haber
    müttefiken: ittifakla, birleşerek müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan
    nazara almak: dikkate almak nev-i insan: insan türü, insanlık
    rağmına: zıddına, inadına saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
    sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence suret: biçim, şekil
    sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar sırat-ı müstakim: dosdoğru yol
    taife-i ehl-i hakikat: hak ve doğruluk üzere olanların taifesi tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
    yakînî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik zındık: dinsiz
    âlî: yüce, yüksek şekavet-i ebediye: sonsuz mutsuzluk ve azap
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    On Birinci Şuâ -sayfa 264

    saat müddet-i hapsi bir iki gün ibadete ve iki üç sene cezamızı, mübarekkàfilenin hediyeleriyle yirmi otuz sene bâki bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamızı milyonlar sene Cehennem hapsinden affımıza vesile edip, fâni dünyamızın ağlamasına mukàbil, bâki hayatımızı güldürerek bu musibetten tam intikamımızı almalıyız. Hapishaneyi terbiyehane gösterip, vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmaya çalışmalıyız. Ve hapishane memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, câni ve eşkiya ve serseri ve katil ve sefahetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübarek dershanede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah’a şükretsinler.






    bâki: devamlı, kalıcı cânî: cinayet işlemiş
    fâni: geçici, ölümlü kàfile: grup, topluluk
    mukàbil: karşılık musibet: belâ, dert, felâket
    muzır: zararlı mübarek: bereketli, hayırlı
    müddet-i haps: hapis süresi müdebbir: idareci, yönetici
    müftehirâne: iftihar ederek, övünerek sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence
    terbiyehane: terbiye ve eğitim yeri, ıslah evi
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    On Birinci Şuâ -sayfa 265

    Üçüncü Mesele

    Gençlik Rehberinde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

    Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediğinazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”

    Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa,ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
    Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

    “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
    Ben de cevaben dedim:

    Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı maziölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve


    Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir) alâkadarlık: ilgili olma
    berzah: kabir âlemi cihet: taraf, yön
    cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    ebedî: sonu olmayan, sonsuz ehl-i dalâlet ve sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler
    firak: ayrılık gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı
    hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: doğru, gerçek
    hal-i hazır: şimdiki zaman hâdisat: hâdiseler, olaylar
    hülâsa: öz, özet, esas iffet: namus
    istikbal: gelecek zaman itikatsızlık: inançsızlık
    izah: açıklama kat’iyen: kesin olarak
    kat’î: kesin, şüphesiz mezaristan: mezarlık
    muhafaza etmek: saklamak, korumak mâdum: yok, ölü
    müşahede: görme, gözlem nazar: bakış, dikkat
    nihayetsiz: sonsuz raksetmek: dansetmek
    sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence teellüm: elem, acı çekme
    terviç etmek: revaç, kıymet verme, değerini artırmak vahşetli: ürkütücü
    zaman-ı mazi: geçmiş zaman âhir: son
    şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp. bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    On Birinci Şuâ -sayfa 266

    karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başınahadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.

    Eğer dalâleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkiki ve istikamet dairesine girsen, iman nuruyla göreceksin ki, o geçmiş zaman-ı mazi mâdum ve herşeyi çürüten birmezaristan değil, belki mevcut ve istikbale inkılâp eden nuranî bir âlem ve bâkiruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesihaysiyetiyle, değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennetin bir nevi mânevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki, saadet-i ebediye saraylarında hadsizrahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkramın ziyafetleri kurulmuş veihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet yalnız imanda ve iman ile olabilir.
    İmanın bu dünyada dahi verdiği binler faide ve neticelerinden yalnız birtek faide ve lezzetini, bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberinde bir hâşiye olarak yazılan bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

    Meselâ, senin gayet sevdiğin birtek evlâdın sekeratta ölmek üzere iken vemeyusâne elîm ebedî firakını düşünürken, birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokmangibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.

    İşte, o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbupinsanlar, o mazi mezaristanında, senin nazarında çürüyüp mahvolmak üzere


    Hakîm-i Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim) Hazret-i Hızır: [bk. bilgiler – Hızır (a.s.)]
    Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkram: kullarına karşı özel rahmeti olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran haşmet ve ikram sahibi Allah alâkadarlık: ilgili olma
    bahis: konu beyan etmek: açıklamak
    biçare: çaresiz bâki: devamlı, kalıcı
    cellad: infaz memuru, idama mahkûm olanları idam etmekle görevli kişi cüz’î: az, küçük, ferdî
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dehşetli: korkunç, ürkütücü
    ebedî: sonu olmayan, sonsuz ecel: ölüm vakti
    elem: üzüntü, acı elîm: acı ve üzüntü veren, üzücü
    firak: ayrılık gayet: son derece
    hadsiz: sayısız, sınırsız haysiyet: itibar, özellik
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihsan: bağış, ikram
    iman-ı tahkîki: inandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman inkılâb etmek: dönüşmek
    intizar salonu: bekleme salonu istikamet: doğruluk, doğru yol
    istikbal: gelecek kerem: cömertlik, ikram, ihsan
    mahbup: sevgili mazi: geçmiş zaman
    mevcut: var meyusâne: ümitsizcesine
    mezaristan: mezarlık mezkûr: anılan, sözü geçen
    mâdum: yok münasebet: ilişki, bağlantı
    mütemadiyen: sürekli olarak müşahede etmek: görmek, gözlemlemek
    nazar: bakış, dikkat nevi: tür
    nuranî: nurlu, aydınlık rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
    sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence sefihâne: yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde
    sekerat: can çekişme ânı sevkiyat: göndermeler
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tiryak: derman, ilaç
    vahşetgâh: vahşet yeri, ürkütücü yer zaman-ı hazır: şimdiki zaman
    zaman-ı mazi: geçmiş zaman zir ü zeber etmek: darmadağın, alt üst etmek, yok etmek
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 505 + 34720


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    On Birinci Şuâ -sayfa 267

    iken, birden hakikat-i iman, Hakîm-i Lokman gibi, o büyük idamhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz” lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları iman bu dünyada dahi vermesiyle ispat eder ki, iman hakikatı öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur dedim.
    O muannid döndü, dedi:
    “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
    Cevaben dedim:

    Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmiştenelemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, birşey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, birşefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir.Hususan mâsum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat, ey insan, seninmazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkanteessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz’îlezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür.

    Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. Veya aklını imanla başına al, Kur’ân’ı dinle, yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfilezzetleri kazan, diyerek onu ilzam ettim.
    Yine o mütemerrid şahıs döndü, dedi:
    “Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”
    Cevaben dedim:
    Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en


    Hakîm-i Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim) Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    cennet-i hususiye: özel cennet cevaben: cevap olarak
    cihet: şekil, yön cüz’î: az, küçük, ferdî
    ecnebî: yabancı elem: acı, keder
    elîm: acıklı, üzücü firak: ayrılık
    fâni: geçici, ölümlü gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem
    gaybîlik: bilinmezlik hadsiz: sayısız, sınırsız
    hakikat: doğru, gerçek hakikat-i iman: iman gerçeği
    hususan: bilhassa, özellikle idamhâne: idam yeri
    ilzam etmek: susturmak istirahat: dinlenme
    kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar lisan-ı hâl: hal dili
    mazi: geçmiş zaman medar: sebep, vesile
    mezaristan: mezarlık muannid: inatçı, direnen
    müstakbel: gelecek zaman mütemerrid: inatçı, inançsızlıkta direnen
    seciye: üstün özellikler, güzel karakter sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence
    setr-i gayb: gaybı örtme, bilememe; ileriyi düşünüp görememe setretmek: örtmek
    sâfi: saf, hâlis, temiz tecessüm etmek: cisimleşmek
    teessüf: eseflenme, üzülme tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek
    ziyade: çok, fazla şecere-i tûbâ: Cennetteki tûba ağacı
    şefkat-i İlâhiye: Allah’ın şefkati
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

Sayfa 1/11 12345 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

112, 113, 126, 133, 134, 135, 136, 137, 154, 157, 159, 160, 161, 164, 169, 172, 176, 178, 179, 191, 192, 194, 197, 271, 327, 592, açacak, acip, adaletli, adalettir, adedince, adıyla, ahenk, âhiretimizi, âhirette, aile hayatı, aklı, aklımızla, aldatmak, aldıkları, âlemleri, alınmış, amellerin, andan, anlayan, anlıyoruz, aracı, araf, arkadaşı, arınmış, arz, askerlik, asra, asırlara, atan, atmak, aya, âyine, ağzı, bakıyorum, balkan, basar, baskı, bağlamış, bağlantı, bağış, bağışlar, başlarında, başlayan, başıboş, belirleyen, beter, beşer, biçarelerin, bildim, bildirir, bilimi, bilinen, bilinmez, bilmesi, binaen, bir adam, birdir, biri, birlik, bitkisel, biyografi, bizimle, bozan, budur, bulunmak, bütün, bırakmıyor, çalışıyorlar, çekeceklerdi, cemiyetli, cevaben, çiçekler, cihanı, cihazat, çoklar, çoktur, cömertlik, çözümü, dadır, daimî, daire, davranışları, dayanıyor, dağlar, dedikleri, dediler, dediğine, derece, desteklemek, devletinin, değerlendirme, değilim, değiller, değiştirme, dikkatle, dilemek, diriltecek, diyebilirim, dünyadan, duyan, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, eceli, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, elbet, elemsiz, eliyle, ellerinde, elzemdir, emareleri, emirdağ, envârı, esasa, esenlik, etmeme, etrafındaki, etsek, ettiren, ettirir, ettiğimiz, evhamlarını, eşkiya, faideleri, fakirler, faydaya, fazilet, faziletler, felak, ferah, ferit, fikirleri, fıtraten, gaflete, galebe, gazabı, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gezer, gezi, girdim, gitti, giydirir, giydirmek, gökte, gökteki, göndermiş, gördüğünü, göreceksin, görünmek, gösteriş, gösterme, gözümüzle, güzelliklerinden, güzelliği, hakikatine, hakikatten, hakkaniyeti, halka, hallerini, hapis, hapisteki, harap, hararet, harbi, hastalıktan, hastalığından, hayalen, hayatı, hayrette, haşirde, herşeye, herşeyin, hiddetle, hikâyesi, hilkat, hisse, hissettim, hükümet, huyları, hıristiyan, icadı, içindekiler, ihanet, ihbarı, ikincisi, ilerleme, ilham, imaniye, imaniyeyi, imdat, inanmayanlar, insanlığı, istediğini, istikbaldeki, itiraza, izale, işaret, işittim, işkence, iştiyak, kabirdeki, kabre, kadar, kahrı, kalacak, kalblerine, kalmamış, kalsı, kanunları, kapılmak, karanlıklarında, kardeşi, kardeşlerimin, karışması, karıştıran, kavuşmuş, kaybedecek, kazancı, kendisinde, kesretli, keyf, konuşsun, korkunç, koyan, koyup, kudretine, küfr, küfrü, kullar, külliye, kısmen, kısmı, kıyamete, kıymetini, kıymetsiz, libası, lisanı, lütuf, lüzumu, mahvolur, makamından, mama, mâneviyattan, manevra, maraz, mazlumlar, mağlup, mecbur, mecusi, medarı, medrese, menbaı, merhametin, mertebesini, mesel, meselâ, meselede, meselelere, meselesine, meselesinin, meseleyi, mevcudat, mevsimler, mevsimlerin, meyvesini, mezaristana, mezarlık, milleti, misli, muazzam, mücahede, müçtehidler, muhakkak, muhammediyenin, muhtacı, mükâfatını, mukayese, mükerrem, mümkü, münafıklar, münasebetdar, münazaraya, müstehak, müş, nail, nasılki, nefer, nefret, neşretmek, nurlandıran, olduğuna, olduğundan, olmaktan, olmamak, olmazlar, olsalar, omuzuna, onlardan, onsuz, oradan, orga, özellikle, parçalar, parçalayan, payitaht, peygamberlere, rahatla, rahatı, rahmeten, revaç, risalesinde, risalesini, risaleti, rububiyeti, saadetine, sabahı, sahibi, sanmak, sarih, sayan, sekiz, semaniye, senâ, seniyyesi, sermaye, servet, sevaplı, seviyesi, sizde, sor, sordular, soruyoruz, surlar, süzme, sığı, sığınmak, taarruz, tahrip, takdim, tamamıyla, tanımayan, tanıttırır, tapan, tasdike, tecavüz, terakki, ters, terviç, tevahhuş, tokat, toplansa, tükenmez, tutma, ubudiyeti, uhrevî, ülkesinin, ümitsizlik, umum, üstadımıza, üstü, uyum, varlığının, vazifeler, vazifeli, vazifeni, verdiği, verilmiş, vermenin, vermişler, vesikası, veyahut, yanmak, yapanlar, yapması, yaratılış, yardımı, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yerden, yolcuyum, yükleri, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, zahmet, zamanla, zamanları, zeminde, zemzem, zengini, zulmet, zulmü, şahsiyet, şartları, şehr, şenlendiren, şerifi, şerifinizi, şerleri, şevk, şeye, şeylerle, şeytanları, şeytanı, şuâ, şükrettim, şüpheli

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222