Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 3/11 İlkİlk 1234567 ... SonSon
102 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 159

    sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki, güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı ispat eden şahitler var diye bildi. “Elhamdü lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi.
    İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehadetleri ifade mânâsıyla, Birinci Makamın Altıncı Mertebesinde,


    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَمِيعِ أَنْوَاعِ اْلاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ:بِكَلِمَاتِ أَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَأَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَْلاِنْعَامِ، وَاْلاِكْرَامِ، وَاْلاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ، وَالتَّزْيِينِ، وَالتَّصْوِيرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ 1
    denilmiş.


    Sonra, seyahat-i fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken,hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı, hakikat-bîn olan aklına ve marifet-âşinâ olan fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, “Buyurun” dediler. O da girdi ve gördü ki:
    Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil’ittifak, lisan-ı kàl velisan-ı halleriyle Lâ ilâhe illâ Hû deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kaside-i



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethihakikatinin kat’î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in’âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.






    Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman: iman nimeti için Allah’a hamd olsun Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur
    bil’ittifak: ittifakla, söz birliğiyle feth: açma
    güldeste-i marifet: Allah’ı tanıma ve imanın meydana getirdiği bilgilerden derlenmiş gül destesi hakikat: doğru gerçek
    hakikatbîn: hakikati gören hayvânât: hayvanlar
    lisan-ı hal: hal ve beden dili lisan-ı kal: söz ile anlatım
    marifet-âşinâ: Allah’ı tanıma ve bilmeye alışmış meclis-i tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen meclis
    mevcudat: varlıklar mezkûr: adı geçen
    muazzam: azametli, çok büyük nevi: çeşit, tür
    seyahat-i fikriye: düşünceye yapılan yolculuk sûret: biçim, şekil
    taife: grup, topluluk terakki: ilerleme, yükselme
    tuyûr: kuşlar zemin: yer, dünya
    zikirhane: zikir edilen yer şehadet: şahitlik, tanıklık
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  2. #22
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ - sayfa 160

    Rabbânî, birer kelime-i Sübhânî ve mânidar birer harf-i Rahmânî hükmünde Sânilerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları vekuvâları ve cihazları ve âzâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdâniyetine şehadetgetirdiklerine kat’î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatleri müşahede etti.


    Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan, hiçten hakîmâne icad ve san’atperverâne ibdâ ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk veinşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihyâ etmekhakikatidir ki, zîruhlar adedince şahitleri bulunan bir burhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.


    İkincisi: O hadsiz masnularda birbirinden simaca farikalı ve şekilce ziynetli ve miktarcamizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki, Kàdir-i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şeyden başka hiçbir şey, bu hercihetle binlerle harikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.
    Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdutyumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet



    Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah Hallâk: çokça ve sürekli olarak yaratan Allah
    Kadîr-i Külli Şey: herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah
    Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: hayatı ezelî ve ebedî olup her canlıya hayat veren ve Kendi varlığı için hiçbir sebebe bağlı olmayıp her şeyi ayakta tutan Zât, Allah
    alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek azametli: büyük, yüce
    burhan-ı bâhir: açık güçlü delil cihet: şekil, yön
    cilve: görüntü, yansıma delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek
    farika: ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği hadsiz: sınırsız
    hakikat: doğru gerçek hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde
    halk: yaratma hamd ü senâ: şükretme ve övme
    harf-i Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah’tan gelen ve Ona ait harf hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması
    ibdâ: eşsiz yaratma; Cenâb-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması icad: var etme, yaratma
    ihtiyarkârâne: en iyisini seçerek ihya etmek: diriltmek, hayat vermek
    ihâtalı: kuşatıcı, kapsamlı intizamlı: düzenli, tertipli
    inşa: vücuda getirme, yaratma, bina etme, yapma kaside-i Rabbânî: birer kaside gibi yaratıcılarının terbiye ve idaresini öven her bir bitki ve hayvan
    katre: damla kelime-i Sübhânî: Allah’ın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu dile getiren kelime
    kuvâ: duygular, hisler mahdut: sınırlı
    mahsur: sınırlanmış, sınırlı manzum: düzenli
    masnu: san’at eseri varlık mevzun: ölçülü
    misl: benzer mizanlı: ölçülü, dengeli
    muazzam: azametli, çok büyük muhit: kuşatıcı, kapsamlı
    muntazam: düzenli, intizamlı mu’cize-i hikmet: hikmet mu’cizesi
    mânidar: mânâlı, anlamlı müşahede etmek: gözlemlemek
    nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni san’atperverâne: san’atkârcasına
    simaca: görünüş bakımından suret: biçim, şekil
    sıfât-ı seb’a: yedi sıfat tasvir: şekil ve suret verme
    tavsif etmek: özelliklerini anlatmak temyiz: ayırt etme
    tezyin: süsleme vahdet: birlik
    vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması
    ziynetli: süslü zîruh: ruh sahibi
    âzâ: uzuvlar, organlar şehadet: şahitlik, tanıklık
    şuursuz: bilinçsiz
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  3. #23
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ - sayfa 161

    mâhiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir hey’ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki, hayvanlar adedince senetler, deliller ohakikati tenvir eder.
    İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâı, beraber öyle bir Lâ ilâhe illâ Hûdeyip şehadet getiriyorlar ki, güya zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde Lâ ilâhe illâ Hû diyerek semâvât ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın Yedinci Mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifade mânâsıyla,

    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ جَمِيعِ أَنَوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ، وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا، وَقُوَاهَا وَحِسِّيَاتِهَا وَلَطَاۤئِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ اَجْهِزَتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَاۤئِهَا وَآلاَتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِيجَادِ وَالصُّنْعِ، وَاْلاِبْدَاعِ، بِاْلاِرَادَةِ، وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ، بِالْقَصْدِ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ، بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ: فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ 1
    denilmiştir.


    Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlâhiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanınmenziline baktı, gördü ki:



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve lâtifelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun’ ve ibd⒠hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.






    Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur enbiya: nebiler, peygamberler
    envâ: neviler, türler envâr: nurlar, ışıklar
    ezvâk: zevkler, lezzetler fethetmek: açmak
    gayet: son derece güya: sanki
    hadsiz: sınırsız hakikat: doğru gerçek
    heyet: yapı, şekil, suret ittifak: birleşme, birlik
    mahiyet: esas, nitelik, özellik marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma
    menzil: durak, yer mertebe: derece, makam
    mezkûr: adı geçen muntazam: düzenli, intizamlı
    muvazeneli: dengeli, ölçülü mütefekkir: düşünen, tefekkür eden
    nihayetsiz: sınırsız, sonsuz nisbet: oran, ölçü
    semavat: gökler suret: biçim, şekil
    tenvir etmek: aydınlatmak zemin: yer, dünya
    şehadet: şahitlik, tanıklık
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  4. #24
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 162

    Nev-i beşerin en nuranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (aleyhimüsselâm)bil’icma’ beraber Lâ ilâhe illâ Hû deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsizmu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri hayvaniyet mertebesindenmelekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman‑ı billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:


    Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan, herbirininihbarıyla beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüz bin ciddî ve doğru zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsizmu’cizeleriyle imza ve ispat ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onlarıtasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.


    Evet, enbiyayı (aleyhimüsselâm) Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsizmu’cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakikatlitalimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitap ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittibâlarıyla hakikate, kemâlâta, nura vasıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet meselelerde icmâı ve ittifakı




    Aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
    Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur
    beşer: insanlar bil’icmâ: toplu halde, söz birliğiyle
    delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
    enbiya: nebiler, peygamberler hadsiz: sınırsız
    hakikat: doğru gerçek hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik
    hayvaniyet: hayvanlık icmâ: fikir birliği
    ihbar: haber verme iman-ı billâh: Allah’a iman
    ittibâ: uyma, tâbi olma ittifak: birleşme, birlik
    kat’î: kesin kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar
    kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes
    kuvvet-i iman: iman gücü melekiyet: meleklik
    mertebe: derece, makam meşahir-i insaniye: insanların meşhurları, ünlü kişiler
    muarız: karşı gelen muhbir: haber veren
    muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber musaddak: doğrulanan, onaylanan
    mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü iş mu’cizât: mu’cizeler
    müsbet: ispat edilen müstehak: hak eden
    namdar: şan ve şöhret sahibi nev-i beşer: insanlar, insanlık
    nişâne-i tasdik: doğruluğunu gösteren işaret nuranî: nurlu, nur saçan
    semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar
    taife-i azîm: büyük topluluk, grup talimat: bildiriler, emirler
    tasdik: doğrulama, onaylama tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
    tilmiz: öğrenci, talebe umum: bütün, genel
    vasıl olma: ulaşma, kavuşma ümmet: millet, topluluk
    şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  5. #25
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 163

    ve tevatürü ve ispatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki, dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı, onların derslerinden çok feyz-i imanî aldı.
    İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânâsında, Birinci Makamın Sekizinci Mertebesinde,
    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ جَمِيعِ اْلاَنْبِيَاءِ، بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمِ الْبَاهِرَةِ، الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ 1
    denilmiş.


    Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talip, enbiyaaleyhimüsselâmın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) dâvâlarını ispat eden ve asfiya ve sıddîkîn denilenmütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhi ve yüz binlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayantetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub‑u vücud ve vahdet olarak müsbet mesâil-i imaniyeyi ispat ediyorlar.
    Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı imaniyede onlarınmüttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî burhanlarına istinadları öyle birhüccettir ki, onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve burhanlarınınumumu kadar bir burhan bulmak mümkün ise, karşılarına



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mu’cizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.





    aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun asfiya: hem velî, hem âlim olan büyük zâtlar
    burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt dirâyet: zekâ, bilgi, kavrayış
    dâhi: deha sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi ehl-i tahkik: gerçeği delilleriyle bilen âlimler
    enbiya: nebiler, peygamberler erkân: esaslar, temel unsurlar
    feyz-i imanî: imanın bereketi hüccet: güçlü delil, kanıt
    ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme istidat: kàbiliyet, yetenek
    istinad: dayanma, güvenme ittifak: birleşme, birlik
    kat’î: kesin olarak mecmu: bütün, genel
    mesâil-i imaniye: imana ait meseleler mezkûr: adı geçen
    muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
    müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen müsbet: ispat edilen
    mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle
    müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan seyyah-ı tâlip: öğrenmek için seyahat eden
    suret: biçim, şekil sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar
    tasdik: doğrulama, kabul etme tereddüt: şüphe, kuşku, kararsızlık içinde olma
    tesanüd: dayanışma tetabuk: uygunluk
    tetkikat-ı amîka: ince tetkikler, derin ve kapsamlı araştırmalar tevafuk: denk gelme, uygunluk
    tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber ulema: âlimler
    ulvî: yüce, büyük umum: bütün, genel
    usul ve erkân-ı imaniye: imanın esasları ve temelleri vahdet: birlik
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik
    zekâvet: zeki oluş, keskin zihin zevk-i hakikat: doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki

    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  6. #26
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 164

    ancak öyle çıkılabilir. Yoksa, o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve ispat olunmayan menfî meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.
    Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle birkuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makamın Dokuzuncu Mertebesinde,


    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اْلأَصْفِيَاءِ، بِقُوَّةِ بَرَاهِينِهِمِ الزَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ 1
    denilmiş.
    Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesindenaynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çok müştak olan omütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhukuylatevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübrâ-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarlakudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
    O ehl-i keşif ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerineistinaden, bil’icmâ, müttefikan Lâ ilâhe illâ Hû diyerek, vücub-u vücud



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.








    Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur Mirac-ı Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk
    aynelyakin: gözlem ve müşahedeye dayanarak kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme bil’icmâ: ittifakla, fikir birliğiyle
    cadde-i kübrâ-yı Muhammedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği büyük İslâmiyet caddesi cehalet: cahillik
    dergâh: mürşidin bulunduğu yer echeliyet: son derece cahillik
    ehl-i inkâr: inançsız kimseler ehl-i keşif ve keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler
    envâr: nurlar, ışıklar ezvâk: zevkler, lezzetler
    feyizli: bereketli hadsiz: sayısız, sınırsız
    hangâh: büyük tekke ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
    inkişaf: açığa çıkma, gelişme irşadgâh: doğru yolu gösterme yeri
    istinaden: dayanarak keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareketler
    keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes
    kuvve-i mâneviye: mânevi güç, moral menfi: ispat edilmemiş
    muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer münkir: inanmayan, inkar eden
    mürşid: doğru yol gösteren mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili
    mütefekkir: düşünen, tefekkür eden müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle
    müşahede: görme, gözlem müştak: arzulu, çok istekli
    neşretmek: yaymak sahra: ova, meydan
    seyyah: gezgin, yolcu suret: tarz, biçim
    tekye: tekke; zikir veya ders için toplanılan yer, dervişlerin kaldığı yer telâhuk: birbirine katılma, birleşme
    terakki: ilerleme, yükselme tevessü: genişleme, yayılma
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zaviye: küçük tekke, zikir veya ders için toplanılan yer
    zemin: yer, dünya zikirhane: zikir edilen yer
    ziyade: çok


    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  7. #27
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 165

    ve vahdet-i Rabbâniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renkle güneşi tanımak gibi, yetmiş renkle, belki Esmâ-i Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelînin ziyasından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatler vemuhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreplerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranîâriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunuaynelyakîn müşahede etti. Ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyanın ittifakı veevliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.
    İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın Onuncu Mertebesinde,


    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ اْلاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمِ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ 1
    denilmiş.
    Sonra, kemâlât-ı insaniyenin en mühimi ve en büyüğü, belki bilcümle kemâlât-ı insaniyeninmenbaı ve esası, iman-ı billâhtan ve marifetullahtan neş’et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetininkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
    “Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır. Ve kâinatın mevcudâtı hayata musahhardır. Ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur. Ve zîruhun en kıymettarı



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.






    Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun
    asfiya: hem âlim, hem velî olan büyük zâtlar aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
    bilcümle: bütün bâhir: açık, görünen
    dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi enbiya: nebiler, peygamberler
    evliya: veliler, Allah dostları feyz: ihsan, bolluk, bereket
    hakikat: doğru gerçek icmâ: fikir birliği
    iman-ı billâh: Allah’a iman inkişaf: açığa çıkma, açılma, gelişme
    ittifak: birleşme, birlik kemâlât-ı insaniye: insanlara ait mükemmellikler, olgunluklar
    kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    kıymettar: kıymetli, değerli letâif: lâtifeler; insanın mânevi yapısındaki ince duygular
    levn: renk marifet: Allah’ı bilme ve tanıma
    marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma menba: kaynak
    mevcudat: varlıklar meşrep: mânevi haz ve feyiz alınan yol
    muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
    musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş mütenevvi: çeşitli
    müşahede etmek: görmek, gözlemlemek neş’et etmek: çıkmak, doğmak
    nuranî: nurlu, aydın, nur saçan semavat: gökler
    seyyah: gezgin, yolcu tarîkat: mânevi ilerlemeye götüren yol
    tecellî etmek: görünmek, yansımak terakkî etmek: yükselmek, ilerlemek
    tevafuk: denk gelme, uygunluk vahdet-i Rabbâniye: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın birliği
    ziya: ışık, parlaklık ziyade: çok
    zâhir: açık, âşikar zîhayat: canlı, hayat sahibi
    zîruh: ruh sahibi ârif: bilgide ileri olan
    Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  8. #28
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 166

    zîşuurdur. Ve madem bu kıymettarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için, her asır, her sene dolar, boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olansemâvâtın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki, huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (a.s.) temessülü gibi, melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semâvât ehliyle dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü, Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:


    “Madem bizimle görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Bil ki, başta Hazret-i MuhammedAleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesâil-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh-ı tayyibe, bilâ istisna ve bil’ittifak, bu kâinat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir” dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
    İşte, bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Birinci ve On İkinci Mertebelerinde,
    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْمَلٰۤئِكَةِ الْمُتَمَثِّلِينَ ِلأَنْظَارِ النَّاسِ، وَالْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ، بِاِخْبَارَاتِهِمِ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ 1
    denilmiştir.



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk eden ihbaratıyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.




    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Hazret-i Cebrail: [bk. bilgiler – Cebrail (a.s.)]
    Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah
    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân bilâ istisna: istisnasız
    bil’ittifak: ittifakla, birleşerek ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar
    hadsiz: sınırsız huzur-u Muhammedî: Hz. Peygamberin huzuru
    ihbar etmek: haber vermek ihbarat: haber vermeler
    küre-i zemin: yeryüzü, dünya kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik
    melâike: melekler mesâil-i imâniye: imanla ilgili meseleler
    mutabık: uygun muvafık: lâyık, uygun
    mütemadiyen: sürekli olarak müzeyyen: süslenmiş
    nur-u iman: iman nuru sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar
    sekene: sakinler, ikamet edenler semavat: gökler
    semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî suret: biçim, şekil
    sıfât-ı kudsiye: kutsal sıfatlar, kusursuz özellikler temessül: belirme, görünme
    tetabuk: uygunluk tevafuk: denk gelme, uygunluk
    tevatür: çok güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber vahdet: birlik
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması zemin: yer, dünya
    zîhayat: canlı, hayat sahibi zîruh: ruh sahibi
    zîşuur: şuur sahibi, bilinçli şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  9. #29
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 167

    Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğüyle beraber, mânen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların,selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki, onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadetortasında insanî berzahlardır; ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insananisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden, kendi akıl ve kalbine dedi ki:


    “Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalâamızla istifade etmeliyiz” dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:
    İstidatları gayet muhtelif ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametlive nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne itikadları, tevafuk vesebatkârâne ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar. Ve kökleri, metin bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise, bunların nokta-i imaniyede ve vücub ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranîdir vehakikate açılan ışıklı bir penceredir
    Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine mübayin olan o umumselim ve nuranî kalblerin erkân-ı imaniyedeki müttefikane ve itminankârâne ve müncezibânekeşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor. Demek,hakikate mukàbil ve vâsıl ve mütemes-sil




    berzah: geçit, aralık cihet: taraf, yön
    emsal: benzerler, örnekler erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları
    gayet: son derece hakikat: doğru gerçek
    icmâ: fikir birliği inbisat: genişleme, yayılma
    istidat: kàbiliyet, yetenek istifade etmek: faydalanmak
    istikametli: doğru yolda olan itikad: inanma
    itminankârâne: tam inanarak ittisaf: vasıflanma
    ittisafkârâne: güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan keyfiyet: durum, temel nitelik, özellik
    keşfiyat: keşifler; mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    lisan-ı hal: hal ve beden dili mezhep: yol, usül, dinde tutulan yol
    meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol muamele: davranış, iş
    muhalif: aykırı, zıt muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
    mukàbil: karşılık mutabık: uygun
    mutmainâne: şüphesiz bir şekilde mânen: mânevî olarak
    mübayin: farklı, ayrı müncezibâne: kendini kaptırarak
    münevver: aydın, nurlanmış müstakim: doğru yolda olan
    mütalâa: dikkatle okuma, inceleme mütemessil: içinde yansıyan, rengiyle renklenen
    müttefikane: ittifak ederek, birleşerek müşahedat: gözlemleme, görme
    nisbeten: kıyasla, oranla nokta-i imaniye: imanî nokta
    nuranî: nurlu, aydınlanmış pür-iştiyak: çok istekli
    pür-merak: çok meraklı râsihâne: sağlam bir şekilde
    sebatkârâne: kararlılıkla selim: sağlam, temiz
    taharri-i hakikat: gerçeği araştırma, inceleme taife: grup, topluluk
    taife-i insaniye: insan taifesi, topluluğu tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek
    tetabuk: uygunluk tevafuk: denk gelme, uygunluk
    tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma umum: bütün, genel
    vâsıl: ulaşan, kavuşan vücub: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu
    yakîn: kesin ve doğru bilgi zincir-i nuranî: nurlu zincir, mânevî bağ
    âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  10. #30
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nereden Yer
    İstanbuL.
    Mesajlar Mesajlar
    2.960
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 504 + 34720


    Yedinci Şuâ -sayfa 168

    bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbâniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedâniye olan nuranî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden, güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları veicmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir. Çünkü, hiçbircihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerinumumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestâîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billâh” dediler.
    İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i imaniyeye kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Üçüncü Mertebesinde,


    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ 1
    denilmiş.
    Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, “Acaba âlem-i gayb ne diyor?” diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikirle çaldı.



    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.






    arş-ı marifet-i Rabbâniye: Rabbimizi tanıtan bilgi arşı, tahtı cihet: şekil, yön
    câmi’: kapsamlı, içine alan galat-ı his: duygu yanılması
    hakikat: doğru gerçek hakikatsız: gerçek olmayan
    icmâ: fikir birliği istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak
    ittifak: birleşme, birlik kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    mârifet-i imaniye: imanî bilgi münevver: aydın, nurlanmış
    mürşid-i ekber: en büyük mürşid, doğru yolu gösteren müstakim: istikametli, dosdoğru
    müstemirrâne: devamlı olarak nuranî kalbler: iman nuruyla aydınlanmış kalbler
    rehber-i ekmel: en mükemmel rehber, kılavuz râsihâne: sağlam ve köklü bir şekilde
    sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkar edenler umum: bütün, genel
    vehim: kuruntu, varsayım vücub-u vahdet: Allah’ın birliğinin zorunlu oluşu
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”
    âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’ın eserlerini gösteren ayna
    âyine-i âzam: en büyük ayna âyinedarlık: ayna olma, aynalık
    şems-i hakikat: hakikat güneşi
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

Sayfa 3/11 İlkİlk 1234567 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

128, 136, 140, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 151, 152, 153, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 171, 172, 174, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 183, 184, 185, 186, 187, 189, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 203, 204, 205, 206, 207, 227, 427, 592, 600, açacak, acip, adaletli, adalettir, adedince, adıyla, aklı, akıldan, akıllara, aldatmaz, âlemleri, aleyhisselâ, alınmış, amellerin, âmî, araf, arkadaşı, arz, asfiya, askerlik, asra, asırlara, atan, aya, âyine, azot, ağlayarak, bab, bahçeyi, bakmıyor, basar, baskı, bağlantı, bağış, bağışlar, başıboş, beraberlik, berzahta, beslemek, beşer, biçarelerin, bildirir, bilinen, bilinmez, bilmeliyiz, bilmesi, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, biri, birincisi, birlik, bitkisel, bizimle, bizleri, botanik, budur, bulunmak, bütün, bırakmıyor, çalışıyor, cemiyetli, cevaben, cihazat, çok, cömertlik, çıkan, çıkış, dadır, daire, dane, dağlar, dedikleri, dediler, delildir, demeye, demişler, derece, dersimizi, desteklemek, değiştirme, dikkatle, dile, dilemek, dininde, dirilere, diriltecek, diz, doğruları, dünyasına, düzenli, düğü, dış, dışında, eceli, edecek, edenleri, edilemeyen, edipler, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, ellerinde, emrini, emsal, envârı, esrarlı, etmeme, etmemesi, etmemiz, etrafındaki, etsem, ettiren, ettirir, ettiğimiz, eşsiz, fazilet, ferâset, fikirleri, fiyat, fıtraten, gaflete, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gezi, gitmiş, giydirmek, giyer, gökte, göndermiş, görmeye, görünmek, görüyorum, gösterme, gözümüzle, güldeste, güvenme, güzelliği, hakikat, hakikatten, hakkaniyeti, haktan, halka, hallere, hallerini, hâlıkını, harap, harflerinin, hastalıktan, hatası, havuz, hayrette, herbir, herkes, herşeye, herşeyin, hicr, hilkat, hücum, huyları, icadı, içindekiler, ihanet, ihata, ihyası, ilerleme, ilham, ilhamlar, ilimle, ilk, imaniye, imaniyeyi, imdat, imtiyazlı, indirdi, iniyor, insanlığı, isbat, istediğini, istiyorlar, izale, işaret, işgal, işittim, iştiyak, kabul, kalblerine, kamer, kandilleri, kanunları, karanlıklarında, kardeşi, kardeşlerimizi, kartal, karışması, karıştıran, katılma, kemik, kendilerini, kendisinde, kesretli, kitabını, konuşmak, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kutbun, kuvvetle, kuvvettir, kısa, kısmı, kısımdan, kıyamete, kıymetini, kıymetler, kıymetsiz, lisanı, lütuf, lüzumu, maddeten, mama, mâneviyattan, masnuatı, mağfiret, mecbur, mecmuası, medarı, medrese, mektup, menbaı, merhametin, mesel, meselâ, meselede, meseledir, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, milleti, misafirhanesi, misli, muazzam, muhakkak, muhaldir, muhtacı, muhterem, mümkü, mürşidi, müstehak, mütehayyir, müş, nail, nağmesi, nefer, neşretmek, nihayet, nurlandıran, olduğuna, olduğundan, olmazlar, olsalar, onlardan, orga, özellikle, pamuk, parçalar, peygamberlere, peygambersiz, risalesini, risaleti, rububiyeti, sayılan, seçim, sekiz, semaniye, senâ, sergilemek, sermaye, seviyesi, sohbete, son, sözlerde, sözlerinin, süre, süren, suretle, surlar, susuz, sıraları, sırra, sızmak, sığı, tahrip, tamamıyla, tanıttırır, tasdike, taşları, tebdili, tecavüz, teli, temasları, terakki, tevhiddeki, teşhir, tokmak, toplansa, tükenmez, tutma, umum, üstü, vahy, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, vermişler, veyahut, yapması, yaratanı, yardımı, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yerden, yetişilemez, yetişilmez, yolcusu, ıslah, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, ışıkları, zahmet, zahmetsiz, zamanları, zelzele, zeminde, şahsî, şahsiyet, şartları, şefkatlisi, şehadetler, şekerli, şerifi, şevk, şeye, şeylerle, şirkin, şöhret, şuâ, şükrettim, şurup

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222