Sayfa 3/6 İlkİlk 123456 SonSon
51 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 910

    edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve harika keyfiyeti neyle izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acip şu san’atları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu harika işlerin binden birinin tabiata havalesi bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın, herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince mânevî makine ve matbaaları mı var?


    On Sekizinci Pencere

    اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1



    Yirmi İkinci Sözde izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san’atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe, muntazam bir fiile delâlet eder. Yani, bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure, mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe, mükemmel bir sıfata, yani san’at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san’at, bilbedâhe, mükemmel bir istidadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat ise, âli bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder.

    Öyle de, zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe, gayet derece-i kemâlde bulunan ef’âli gösteriyor.Ve şu nihayet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki ef’âl, bilbedâhe, ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü muntazam, hakîmâne fiiller fâilsiz olmadığı, kat’iyen malûm.

    Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü, fenn-i sarfça, nasıl ism-i fâil masdardan yapılır. Öyle de, unvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşeleri, sıfatlardır.


    Not
    Dipnot-1
    “Onlar, göklerin ve yerin iç yüzüne (özüne) bakmadılar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.



    acip: şaşırtıcı, hayret verici bilbedâhe: ap açık bir şekilde
    bizzarure: zorunlu olarak câmid: cansız
    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) delâlet: delil olma, işaret etme
    derece-i kemâl: mükemmellik derecesi (bk. k-m-l) dülger: yapı ustası
    dülgerlik: yapı ustalığı ef’âl: fiiller (bk. f-a-l)
    eşya: şeyler, varlıklar fenn-i sarf: gramer ilmi, dilbilgisi
    fâil: işi yapan (bk. f-a-l) hadsiz: sonsuz
    hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) ism-i fâil: gramerde bir işi yapan kimse için kullanılan kip (bk. s-m-v; f-a-l)
    isnad: dayandırma (bk. s-n-d) istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
    istinadgâh: dayanak, sığınak (bk. s-n-d) izah: açıklama
    kat’iyen: kesinlikle kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    keyfiyet: durum, özellik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    mahir: maharetli, becerikli malûm: bilinen (bk. a-l-m)
    masdar: fiillerin asıl kökü meleke: kabiliyet, beceri (bk. m-l-k)
    meleke-i san’at: san’at kabiliyeti, becerisi (bk. ṣ-n-a) menşe: kaynak
    muhal: imkansız muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müteceddid: yenilenen, tazelenen
    perde-i gaflet: gaflet, umursamazlık ve duyarsızlık perdesi (bk. ğ-f-l) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vücud: varlık (bk. v-c-d)
    zemin: yer âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
    âli: yüce şuursuz: bilinçsiz, idraksiz (bk. ş-a-r)


    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 911

    Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şüphesiz, son derece mükemmel olan şuûnât-ı zâtiyeye delâlet eder.

    Ve kabiliyet-i zâtiye, tabir edemediğimiz o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkılyakin, hadsiz derece-i kemâlde olan bir zâta delâlet eder.

    İşte, bütün âlemdeki âsâr-ı san’at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile; ve fiil ise isme; isim ise vasfa; ve vasıf ise şe’ne; ve şe’n ise zâta şehadet ettikleri için, masnuat adedince, birtek Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mirac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir burhan-ı hakikattir.

    Şimdi, ey biçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu burhanı neyle kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi neyle kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?

    On Dokuzuncu Pencereتُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 1


    sırrınca, Sâni-i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güya celâl ve cemâlini ifade etmek için, semâvâtı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv-i semâda olan mevcudata dahi öyle hikmetler



    Not
    Dipnot-1
    “Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.




    Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) bihakkılyakîn: yaşamış gibi birşeyi kesin olarak bilme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
    biçare: çaresiz burhan: güçlü delil
    burhan-ı hakikat: hakikat delili (bk. ḥ-ḳ-ḳ) celâl: heybet, haşmet, görkem (bk. c-l-l)
    cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cevv-i semâ: gökyüzü, hava boşluğu (bk. s-m-v)
    cihet: yön delâlet: delil olma, işaret etme
    derece-i kemâl: mükemmellik derecesi (bk. k-m-l) ecrâm: gök cisimleri
    ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d) eser-i mükemmel: mükemmel eser (bk. k-m-l)
    hadsiz: sonsuz, sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a) hikmet: fayda, gaye (bk. ḥ-k-m)
    kabiliyet-i zâtiye: zâtındaki kabiliyet, istidat (bk. a-d-d) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
    masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
    mirac-ı marifet: Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilme gibi yüce bir makama çıkmaya vasıta olan mânevî merdiven (bk. a-r-c; a-r-f) mânâ: anlam (bk. a-n-y)
    münkir-i gafil: gaflet içinde olan inkârcı (bk. n-k-r; ğ-f-l) müteselsil: zincirleme, birbirine bağlı
    perde-i gaflet: gaflet, umursamazlık ve duyarsızlık perdesi (bk. ğ-f-l) semâvât: gökler (bk. s-m-v)
    silsile-i kâinat: kâinattaki varlıklar zinciri (bk. k-v-n) silsile-i mahlûkat: yaratıklar zinciri (bk. ḫ-l-ḳ)
    tabir: açıklama, ifade (bk. a-b-r) vasıf: özellik, sıfat (bk. v-ṣ-f)
    vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d) âlem: dünya (bk. a-l-m)
    âsâr-ı san’at: san’at eserleri (bk. ṣ-n-a) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellik (bk. ş-e-n) şuâ: ışık, parıltı
    şuûnât-ı zâtiye: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)


    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 912

    ve mânâlar ve maksatlar takmış ki, güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin kafasını hayvânat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san’atını kâinata gösteriyor.

    Öyle de, o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san’atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-i san’atını ve kemâl-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor.

    İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz, nasıl şehadet eder, bileceğiz.

    Evet, herbir nebat, herbir ağaç, pek çok lisanla Sânilerini öyle gösteriyorlar ki, ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah, ne kadar güzel şehadet ediyor” dedirtirler.

    Evet, herbir nebâtın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârâne mânevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünkü, herbir çiçeğin güzel ağzıyla ve muntazam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede, ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise, maharet-i san’atı gösteren bir nakş-ı san’at içindedir. Ve o nakş-ı san’at, lütuf ve keremi gösteren bir ziynet içindedir. Ve o ziynet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler öyle bir lisan-ı şehadettir ki, hem Sâni-i Zülcemâlini esmâsıyla tarif eder, hem evsâfıyla tavsif eder, hem cilve-i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.


    Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l)
    Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) berk: şimşek, yıldırım
    bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m)
    cevv-i semâ: gökyüzü, boşluk (bk. s-m-v) cilve-i esmâ: isimlerin görüntüsü (bk. c-l-y; s-m-v)
    dekaik-i san’at: san’at incelikleri (bk. ṣ-n-a) ehl-i dikkat: dikkat sahipleri
    ehl-i şuur: bilinç ve idrak sahibi olanlar (bk. ş-a-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
    evsâf: özellikler (bk. v-ṣ-f) habbe: dane, tohumcuk
    hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hengâm: ân, zaman
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihsan: iyilik (bk. ḥ-s-n)
    intak: konuşturma katre: damla
    kelimât: kelimeler, sözler (bk. k-l-m) kelimât-ı tesbihiye: Allah’ın yüceliğini dile getiren sözler (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
    kemâl-i hikmet: eksiksiz ve mükemmel hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i rububiyet: mükemmel terbiye ve idare (bk. k-m-l; r-b-b)
    kemâlât-ı san’at: olgun, güzel san’atlar (bk. k-m-l; ṣ-n-a) kerem: cömertlik, ikram (bk. k-r-m)
    keyfiyet: nitelik, özellik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    lisan: dil lisan-ı şehadet: şahitlik eden dil (bk. ş-h-d)
    lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f)
    maharet-i san’at: san’attaki ustalık (bk. ṣ-n-a) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
    mizan: terazi (bk. v-z-n) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) mânâ: anlam (bk. a-n-y)
    nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a) nebat: bitki
    nebâtat: bitkiler nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
    rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) ra’d: gök gürültüsü
    sünbül: başak; bir çiçek cinsi taarrüf: kendini tanıtma (bk. a-r-f)
    talim: öğretme (bk. a-l-m) tarz-ı ifade: ifade etme tarzı
    tavsif: vasıflandırma, özelliklerini anlatma (bk. v-ṣ-f) tebessümkârâne: gülümsercesine
    tefsir: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r) tekellüm: konuşma (bk. k-l-m)
    tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveddüd: kendini sevdirme (bk. v-d-d)
    zemin: yer ziynet: süs (bk. z-y-n)
    zâhir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)


    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 913

    İşte, birtek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi?

    Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak. İşte, bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör. Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların diliyle ve bir neş’e-i lütufla tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmetle gülen meyvelerin kelimâtıyla ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar; ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir surette bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddılın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir.

    İşte, eğer bütün rû-yi zemindeki ağaçların lisan-ı hâllerini birden dinleyebilsen,

    1 يُسَبِّحُ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَافِى اْلاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.
    İşte, ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse, bu lisanları susturmalı. Madem ki susturulmaz,


    Not
    Dipnot-1
    “Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı tesbih eder.” Haşir Sûresi, 59:24.



    Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m) Kerîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, ikram ve cömertlik sahibi olan Allah (bk. k-r-m; ẕü; c-m-l)
    Mufaddıl: dilediğine dilediği konuda üstünlük veren, lütufta bulunan Allah (bk. f-ḍ-l) Muhsin: yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah (bk. ḥ-s-n)
    Mücemmil: herşeyi en güzel şekilde yaratan Allah (bk. c-m-l) Mün’im: yarattıklarına nimetler veren Allah (bk. n-a-m)
    Rabbânî: Rab olan Allah’a ait (bk. r-b-b) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)
    Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    adilli: adaletli (bk. a-d-l) adl: adalet (bk. a-d-l)
    bedbaht: kötü bahtlı, tahlihsiz cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m)
    cevher: asıl, temel, öz cilve-i rahmet: rahmetin görüntüsü (bk. c-l-y; r-ḥ-m)
    dest-i kerem: cömertlik eli (bk. k-r-m) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
    gaflet: duyarsızlık, umursamazlık (bk. ğ-f-l) hikmet: gaye, fayda, herşeyin anlamlı ve yerli yerinde oluşu (bk. ḥ-k-m)
    ihsan: iyilik etme, bağışta bulunma (bk. ḥ-s-n) kelimât: kelimeler, sözler (bk. k-l-m)
    kemâl-i rububiyet: mükemmel terbiye ve idare (bk. k-m-l; r-b-b) lisan: dil
    lisan-ı hâl: hal dili lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
    maharetli: becerikli, hünerli mevzunen: ölçülü ve dengeli olarak (bk. v-z-n)
    mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n) muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m)
    mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) nesîm: hoş ve hafif rüzgâr
    neş’e-i lütuf: lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç (bk. l-ṭ-f) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
    rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rû-yi zemin: yeryüzü
    suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) umum: bütün
    vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vesvese: kuruntu, şüphe
    vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d) zemin: yer
    ziynet: süs (bk. z-y-n) zâhir: açık, gözle görülür (bk. ẓ-h-r)
    zîşuur: şuur ve bilinç sahibi (bk. ẕî; ş-a-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)


    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 914

    dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdâniyet şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler.

    Yirminci Pencere HAŞİYE-1


    فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شىْءٍ
    1وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَاۤئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَاۤ اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ 2

    Nasıl cüz’iyat ve neticelerde ve teferruatta kemâl-i hikmet ve cemâl-i san’at görünüyor. Öyle de, tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi bir hikmet ve san’atla vaziyetler alıyorlar. İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidemâtının delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlâhiyeyi izn-i Rabbânî ile teşhir ve ilân etmektir. Demek bir Sâni-i



    Not
    Haşiye-1
    Şu Yirminci Pencerenin hakikati, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:


    Not
    تَلَئْـُلأُ الضِّيَاۤءِ مِنْ تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ تَمَوُّجُ اْلاِعْصَارِ مِنْ تَصْرِيفِكَ تَوْظِيفِكَ سُبْحَانَكَ مَاۤ اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ تَفَجُّرُ اْلأَنْهَارِ مِنْ تَدْخِيرِكَ تَسْخِيرِكَ تَزَيُّنُ اْلأَحْجَارِ مِنْ تَدْبِيرِكَ تَصْوِيرِكَ سُبْحَانَكَ مَاۤ أَبْدَعَ حِكْمَتَكَ تَبَسُّمُ اْلأَزْهَارِ مِنْ تَزْيِينِكَ تَحْسِينِكَ تَبَرُّجُ اْلأَثْمَارِ مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ سُبْحَانَكَ مَاۤ اَحْسَنَ صَنْعَتَكَ تَسَجُّعُ اْلأَطْيَارِ مِنْ اِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ تَهَزُّجُ اْلأَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ اِفْضَالِكَ سَبْحَانَكَ مَاۤ اَوْسَعَ رَحْمَتَكَ تَحَرُّكُ اْلأَقْمَارِ مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ تَنْوِيرِكَ سُبْحَانَكَ مَاۤ أَنْوَرَ بُرْهَانَكَ وأَبْهَرَ سُلْطَانَكَ

    [Işığın parıldaması Senin nurlandırman ve teşhir etmendendir. Fırtınanın dalgalanması Senin yönlendirmen ve görevlendirmendendir. Sen her noksandan münezzehsin; ne büyüktür saltanatın! Nehirlerin fışkırması Senin depolayıp emre boyun eğdirmendendir. Taşların süsleri Senin tedbirin ve şekillendirmendendir. Sen her noksandan münezzehsin; ne eşsizdir Senin hikmetin! Çiçeklerin tebessümü Senin süsleyip güzelleştirmendendir. Meyvelerin süslenmesi Senin in’âmın ve ikramındandır. Sen her noksandan münezzehsin; ne güzeldir Senin san’atın! Kuşların cıvıldaşması Senin konuşturman ve yakınlaştırmandandır. Damlaların şıpıltısı Senin indirmen ve fazlındandır. Sen her noksandan münezzehsin; ne geniştir Senin rahmetin! Ayların seyretmesi Senin takdirin ve tedbirinle, Senin döndürmen ve aydınlatmandandır. Sen her noksandan münezzehsin; ne aydınlatıcıdır delilin, ne engindir saltanatın!]


    Dipnot-1
    “Herşeyin melekûtu elinde olan Allah her türlü kusurdan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
    Dipnot-2
    “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktarla indiririz. Rüzgârları da Biz aşılayıcı olarak gönderdik, sonra gökten bir su indirip onunla sizi suladık. Yoksa o suyu hazinesinde saklayan siz değilsiniz.” Hicr Sûresi, 15:21-22.




    Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) cemâl-i san’at: san’atın güzelliği (bk. c-m-l; ṣ-n-a)
    cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e) delâlet: delil olma, işaret etme
    gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not hidemât: hizmetler, vazifeler
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) izn-i Rabbânî: Allah’ın izni (bk. r-b-b)
    kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    küllî: fertleri kalabalık türler, kapsamlı (bk. k-l-l) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
    masnuât-ı İlâhiye: Allah’ın san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sükût: sessiz kalma, susma
    teferruat: ayrıntılar tevehhüm: sanma, zannetme
    teşhir: sergileme vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
    ziya: ışık zâhiren: görünürde (bk. ẓ-h-r)


    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 915

    Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor; çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san’atlarını onunla irâe ediyor.

    Şimdi rüzgârlara bak ki: Sair hakîmâne, kerîmâne faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle, gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.

    Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara: Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünkü onlara terettüp eden, âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hâcetle iddiharlarının ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki, bir Rabb-i Hakîmin teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, Onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

    Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin ve madenlerin envâına bak: Bunların tezyinatları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni-i Hakîmin tezyiniyle, tertibiyle, tedbiriyle, tasviriyle olduğunu, onlara müteallik hakîmâne faideleri ve mesâlih-i hayatiye ve levâzımât-ı insaniye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

    Şimdi çiçeklere, meyvelere bak: Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri bir Sâni-i Kerîmin, bir Mün’im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

    Şimdi kuşlara bak: Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları bir Sâni-i Hakîmin intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

    Şimdi bulutlara bak: Yağmurun şıpıltıları mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise, hâli bir boşlukta


    Mün’im-i Rahîm: gerçek nimet verici olan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. n-a-m; r-ḥ-m) Rabb-i Hakîm: herbir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. r-b-b; ḥ-k-m)
    Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-r-m)
    cevahir: değerli taşlar, madenler davetname: davetiye
    delil-i kat’î: kesin delil delâlet: delil olma, işaret etme
    emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) envâ: çeşitler, türler
    hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) hâcât-ı hayvaniye: hayvana ait ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c; ḥ-y-y)
    hâli: boş, ıssız hâsiyet: özellik, hususiyet
    iddihar: biriktirme, depolama ifade-i maksat: maksadı ifade etme (bk. ḳ-ṣ-d)
    ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) imtisal: emre uyma
    intak: konuşturma irâe: gösterme
    istihdam: çalıştırma, kullanma kat’î: kesin
    kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde (bk. k-r-m) kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
    levâzımât-ı insaniye: insanlar için gerekli şeyler mesâlih-i hayatiye: hayat için faydalı şeyler (bk. ṣ-l-ḥ; ḥ-y-y)
    mizan-ı hikmet: hikmet terazisi (bk. v-z-n; ḥ-k-m) mizan-ı hâcet: ihtiyaç ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-v-c)
    muhtelif: çeşitli muvafık: uygun
    müdavele-i hissiyat: duyguların karşılıklı alışverişi müteallik: ilgili, ait
    nev’: tür sair: diğer, başka
    semere: meyve tasrif: istediği şekilde kullanma ve idare etme (bk. ṣ-r-f)
    tasvir: şekil ve suret verme (bk. ṣ-v-r) tavzif: görevlendirme
    tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) terettüp: gerekme
    tertib: düzenleme tesadüfî: rastlantı
    teshir: boyun eğdirme tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
    tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) ziya: ışık
    âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri (bk. r-ḥ-m) çarşı-yı âlem: dünya çarşısı (bk. a-l-m)
    şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)


    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 916

    o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek gösteriyor ki, o şırıltı, o gürültü, gayet mânidar ve hikmettardır ki, bir Rabb-i Kerîmin emriyle müştaklara o yağmur bağırıyor ki, “Sizlere müjde, geliyoruz!” mânâsını ifade ederler.

    Şimdi göğe bak: Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız kamere dikkat et. Onun hareketi bir Kadîr-i Hakîmin emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

    İşte, ziyadan tut, tâ kamere kadar, saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar, bir Vâcibü’l-Vücudun vahdetini ve kemâl-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.

    İşte, ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah’ı unut. Yoksa aklını başına al, 1 سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ de.

    Yirmi Birinci Pencereوَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ 2

    Şu kâinatın lâmbası olan güneş, Kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nuranî bir penceredir.

    Evet, manzume-i şemsiye denilen, küremizle beraber on iki seyyare,3 cirmleri küçüklük—büyüklük itibarıyla pek çok muhtelif ve mevkileri uzaklık—yakınlık noktasında pek çok mütefavit ve sür’at-i hareketleri çok mütenevvi olduğu halde, kemâl-i intizam ve hikmetle ve kemâl-i mizanla ve bir saniye kadar şaşırmayarak


    Not
    Dipnot-1
    Yedi gök ve yer ve onların içinde bulunanlar tarafından Kendisi tesbih edilen Zât, her türlü kusurdan münezzehtir.
    Dipnot-2
    “Güneş de kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu, kudreti herşeye galip olan ve ilmi herşeyi kuşatan Allah’ın takdiridir.” Yâsin Sûresi, 36:38.
    Dipnot-3
    bk. Yûsuf Sûresi, 12:4.



    Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) Rabb-i Kerîm: herbir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran, sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. r-b-b; k-r-m)
    Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
    acaib: şaşırtıcı, hayret verici şeyler azamet-i saltanat: saltanatın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; s-l-ṭ)
    beyan: açıklama (bk. b-y-n) cirm: cisim
    ecram: gök cisimleri gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
    hadsiz: sayısız hikmet: fayda, gaye (bk. ḥ-k-m)
    hikmettar: hikmetli, gayeli, faydalı (bk. ḥ-k-m) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
    itibarıyla: özelliğiyle (bk. a-b-r) kamer: ay
    kemâl-i intizam ve hikmet: tam ve mükemmel düzen ve hikmet (bk. k-m-l; n-ẓ-m; ḥ-k-m) kemâl-i kudret: kudretin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r)
    kemâl-i mizan: tam ve kusursuz ölçü (bk. k-m-l; v-z-n) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    küllî: büyük, kapsamlı; fertleri kalabalık (bk. k-l-l) küre: dünya
    manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m) mevki: yer, konum
    mikyas: ölçek muhtelif: çeşitli
    mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) müteallik: ilgili, ait
    mütefavit: çeşitli, farklı mütenevvi: çeşitli
    müştak: çok istekli ve arzulu nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)
    sadâ: ses seyyare: gezegen
    sür’at-i hareket: hareketin hızı vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
    vahdâniyet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücud: varlık (bk. v-c-d)
    zemin: yer ziya: ışık
    zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)


    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 917

    hareketleri ve deveranları ve güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlâhî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidâları, büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyeyi ve vahdâniyet-i Rabbâniyeyi gösterir. Çünkü o câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde, muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünkü, bir dakika tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkalarıyla müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

    Manzume-i şemsiyenin, yani şemsin me’mumları ve meyveleri olan on iki seyyarenin acaibini ilm-i muhit-i İlâhîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde, seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz. Görüyoruz ki, bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i Rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyeti ve kemâl-i rahmet ve hikmeti gösterir bir surette, güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile, Birinci Mektupta beyan edildiği gibi, pek büyük bir hizmet için bir uzun seyir ve seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak, acaib-i masnuat-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi, kamer dahi dakik hesaplarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o kamere başka menzillerde ayrı seyir ve seyahat verilmiş.1

    İşte, bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle bir Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücudunu ve vahdetini ispat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.


    Not
    Dipnot-1
    bk. Yâsîn Sûresi, 36:39.



    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) acaib: şaşırtıcı, hayret verici şeyler
    acaib-i masnuat-ı İlâhiye: Allah’ın hayrette bırakan san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) arz: dünya
    azamet-i kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudretinin sonsuz büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r; e-l-h) azamet-i şevket-i Rububiyet: büyük ve haşmetli bir idare ve terbiye edicilik (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
    azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
    cazibe: çekim cirm: cisim
    câmid: cansız dakik: ince
    deveran: dönüş emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b)
    evkat: vakitler haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyet: Allah’ın saltanatının heybet ve görkemi (bk. s-l-ṭ; e-l-h)
    hikmet: Cenâb-ı Hakkın herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı (bk. ḥ-k-m) ibâdullah: Allah’ın kulları (bk. a-b-d)
    iktidâ: uyma ilm-i muhit-i İlâhî: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m; e-l-h)
    intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) istihdam: çalıştırma, kullanma
    kamer: ay kanun-u İlâhî: Allah’ın koyduğu kanun (bk. ḳ-n-n; e-l-h)
    kemâl-i rahmet ve hikmet: mükemmel ve kusursuz bir rahmet ve hikmet (bk. k-m-l; r-ḥ-m; ḥ-k-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
    küre-i arz: yerküre, dünya manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m)
    menzil: durak, yer (bk. n-z-l) mesken-i seyyar: gezici yer, mekân (bk. s-k-n)
    me’mum: tâbi olan, uyan mihver: eksen, yörünge
    mikyas: ölçek mizan-ı hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapılmasını gösteren ilim terazisi (bk. v-z-n; ḥ-k-m)
    muhtelif: çeşitli müsademe: çarpışma
    nihayet: son sefine-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. r-b-b)
    seyir: gezme seyrangâh: gezi ve seyir yeri
    seyyare: gezegen suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
    tabir edilme: adlandırılma (bk. a-b-r) tevkif: durdurma, alıkoyma
    vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vahdâniyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d; r-b-b)
    vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d) zerre miktar: çok az miktar
    zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şems: güneş


    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 918

    Hem şemse, kendi mihveri üstünde, cazibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelâlin emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyârâtı ile, saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü’ş-Şumus cânibine sevk etmek, elbette, Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâlin kudretiyle ve emriyledir. Güya, haşmet-i rububiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.

    Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi, sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o Sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?


    Yirmi İkinci Pencere

    اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا والْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
    1فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا 2


    Küre-i arz bir kafadır ki, yüz bin ağzı vardır. Her bir ağzında yüz bin lisanı vardır. Her lisanında yüz bin burhanı var ki, herbiri çok cihetle Vâcibü’l-Vücud,

    Not
    Dipnot-1
    “Yeryüzünü bir döşek, dağları birer kazık yapmadık mı? Sizi de çift çift yarattık.” Nebe’ Sûresi, 78:6-8.
    Dipnot-2
    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor.” Rum Sûresi, 30:50.




    Ezel ve Ebed Sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) Herkül Burcu: gökyüzünün kuzey yönünde Herkül ismi verilen bir yıldız kümesi
    Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Sultan-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik, heybet ve haşmet sahibi, herşeyin sultanı olan Allah (bk. s-l-ṭ; ẕü; c-l-l)
    Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
    acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) bahusus: özellikle
    burhan: güçlü delil cazibe: çekim gücü
    cihet: yön câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
    cânib: yön, taraf emirber nefer: emre hazır asker
    esbab: sebepler (bk. s-b-b) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
    haşmet-i rububiyet: Cenâb-ı Hakkın bütün mahlûkatı merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye ve idare etmesinin ihtişamı (bk. r-b-b) haşmet-i saltanat: saltanatın heybet ve görkemi (bk. s-l-ṭ)
    hülâsa: esas, öz kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m)
    kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya
    lisan: dil manevra: deneme ve eğitim, tatbikat
    manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m) mihver: eksen, yörünge
    müdahale: karışma mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k)
    seyyârât: gezegenler sukut: düşme, alçalma
    tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
    zemin: yeryüzü zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
    Şemsü’ş-Şumus: güneşler güneşi, en büyük güneş şems: güneş


    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz Üçüncü Söz - Sayfa 919

    Vâhid-i Ehad, herşeye Kadîr, herşeye Alîm bir Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsâf-ı kudsiyesine ve Esmâ-i Hüsnâsına şehadet ederler.

    Evet, arzın evvel-i hilkatine bakıyoruz ki, mâyi haline gelen bir madde-i seyyâleden taş, ve taştan toprak halk edilmiş. Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. O mâyi taş olduktan sonra demir gibi sert olsaydı, kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîmin hikmetidir.

    Sonra, tabaka-i türâbiye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dahilî inkılâplardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levâzımât-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazât-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe ve medar olsun.

    İşte, bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîmin vücub-u vücuduna ve vahdetine gayet kat’î ve kuvvetli şehadet eder.

    Ey coğrafyacı efendi! Bunu neyle izah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnuatla dolu sefine-i Rabbâniyeyi bir meşher-i acaip yaparak, yirmi dört bin sene bir mesafede bir senede sür’atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?

    Hem zeminin yüzündeki acip san’atlara bak: Anâsırlar ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîmin emriyle zemin yüzündeki Rahmân misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

    Hem acip ve garip san’atlar içinde rengârenk, acip, hikmetli, zemin yüzünün simasındaki bu nakışlı çizgilere bak: Nasıl sekenelerine enhar ve çayları, deniz


    Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
    Hakîm-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) Kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
    Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
    Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)
    Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
    acaib-i masnuat: hayrette bırakan san’at eserleri (bk. ṣ-n-a) acip: hayret verici, şaşırtıcı
    anâsır: unsurlar arz: dünya
    dahilî: iç enhar: nehirler
    evsâf-ı kudsiye: mukaddes vasıflar, sıfatlar (bk. v-ṣ-f; ḳ-d-s) evvel-i hilkat: yaratılışın başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ)
    garip: tuhaf gazât-ı muzırra: zararlı gazlar
    halk: yaratma (bk. ḫ-l-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) iddihar: biriktirme, depolama
    inkılâp: değişim, dönüşüm istilâ: kuşatma, basma
    izah: açıklama kabil: uygun, kabiliyetli
    kabil-i istifade: kullanmaya elverişli kabil-i süknâ: oturmaya elverişli, oturulabilir (bk. s-k-n)
    kat’i: kesin levâzımât-ı hayatiye: hayat için gerekli şeyler (bk. ḥ-y-y)
    madde-i seyyâle: akıcı madde medar: kaynak, sebep, dayanak
    menşe: kaynak meşher-i acaip: şaşırtıcı şeylerin sergilendiği yer
    mâyi: sıvı sair: diğer, başka
    sefine-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. r-b-b) sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n)
    tabaka-i türâbiye: toprak tabakası tasfiye: arındırma (bk. ṣ-f-y)
    tavzif: vazifelendirme tesadüf: rastlantı
    vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d)
    zelzele: sarsıntı zemin: yer
    zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/6 İlkİlk 123456 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 112, 127, 148, 157, 159, 160, 161, 164, 171, 176, 185, 186, 195, 592, 600, 827, 927, acip, adaletli, adedince, aklı, âlemi, âlemleri, allah, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, aya, ağzı, bahusus, bakmalı, basar, baskı, bağlantı, bağış, bağışlar, başkasını, başıboş, beşer, bildirir, bilinen, bilmesi, bilmüşahede, binaenaleyh, birdir, birlik, boğulmak, bulamaz, burcu, bütün, bırakmıyor, çarşı, çekiyor, cihazat, cömertlik, daire, dane, dağlar, dağıtacak, demişler, derece, değiştirme, dikkatle, dikme, dünyasına, durdurma, düzenli, düğümü, dış, eder, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, ellerinde, esasa, etmeme, ettirir, eşsiz, faideleri, faydaya, fazilet, fussilet, geçiş, gelmiş, gerçekleri, getirip, giydirmek, gökte, göreceksin, görmeye, görmeyi, görüyorum, gösterme, güvenme, güzelliği, hakikat, halinde, hâlıkını, harap, hararet, havas, hayrette, haşirde, herşeye, herşeyin, hicr, hilkat, icadı, içindekiler, ihata, ilham, ilhamlar, indirdi, insan, istekleri, itham, izafiye, işaret, işlere, iştir, jpg, kadar, kafasını, kâinatı, kâinatın, kamer, kandilleri, kanunları, karanlıklarında, karışması, karışsı, kendilerini, kesretli, kudretine, kullar, külliye, kuvvetle, kısa, kısmen, kısmı, kıyamete, lam, lisanı, lütuf, malûmdur, manevra, masnuatı, mağfiret, mecbur, medarı, mektubudur, mektup, menbaı, meselâ, mevcud, mevcudat, mevcut, muazzam, muhabbete, muhakkak, muhaldir, mümkü, müstehak, mütehayyir, müş, naks, nasıl, nefer, neşretmek, nihayet, nurlandıran, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, olgun, olmayanı, olsun, onlardan, oradan, orga, özellikle, öğreten, parçalar, pencerelerden, peygamberlere, rabbinin, rahatı, rahatını, risalesinde, risaleti, rububiyeti, servet, seyyare, süren, sûresi, suretle, surlar, sıhhat, sığı, takdiri, tamamıyla, tanımayan, tasavvur, taşları, teşhir, toplansa, tutma, umum, üstü, uyumlu, varlığının, vazifeler, verdiği, verilmiş, vesvesen, veyahut, yapması, yaratılışında, yayı, yazılan, yazıldığı, yerden, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, zeminde, şehadetler, şevket, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222