Sayfa 3/9 İlkİlk 1234567 ... SonSon
86 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 824

    umum masnuat kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir. Madem bütün envâ Onun kabza-i kudretindedir. Elbette, o envâın muntazam ve mükemmel fertleri ve âlemin küçük misal-i musağğarları ve envâ-ı kâinatın bilânçoları ve kitab-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz’î fertleri, bilbedâhe Onun kabza-i rububiyetinde ve icadındadır ve tedvir ve terbiyesindedir.

    Madem herbir zîhayat, kabza-i tedbir ve terbiyesindedir. Elbette, o zîhayatın vücudunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve âzâ ve âsab, bilbedâhe Onun kabza-i ilim ve kudretindedir.

    Madem herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvat Onun taht-ı emrindedir ve daire-i tasarrufundadır ve Onun kanunuyla hareket ederler. Elbette, bütün bunların madde-i esasiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san’ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrat dahi, bizzarure Onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir. Ve Onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezâif görür.

    Madem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi Onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette, teşahhusât-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i farika bulunması ve simalar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe, Onun ilim ve hikmetiyledir.

    İşte, şu silsileye, mebde’ ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak:

    وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰياَتٍ لِلْعَالِمِينَ 1

    Şimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte, silsile-i kâinat kadar kuvvetli burhanlar,

    Not
    Dipnot-1
    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” Rum Sûresi, 30:22.




    adl: adalet (bk. a-d-l) alâmet-i farika: ayırt edici işaret
    bilbedâhe: ap açık bir şekilde bizzarure: zorunlu olarak
    burhan: delil cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
    daire-i ilim: ilim dairesi (bk. a-l-m) daire-i tasarruf: tasarruf ve kullanım dairesi (bk. ṣ-r-f)
    ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar envâ: çeşitler, türler
    envâ-ı kâinat: var olan şeylerin türleri, varlıkların çeşitleri (bk. k-v-n) fihriste: indeks, içindekiler
    harekât: hareketler hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hüceyrât: hücreler icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    kabza-i ilim ve kudret: kudreti ve ilmi altında bulundurması (bk. a-l-m; ḳ-d-r) kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r)
    kabza-i rububiyet: terbiyesi ve idaresi altında bulundurma (bk. r-b-b) kabza-i tedbir: idaresi altında bulundurma (bk. d-b-r)
    kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat (bk. k-t-b; a-l-m) küreyvat: kürecikler; alyuvar ve akyuvarlar
    madde-i esasiye: temel madde masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
    mebde’: başlangıç mekik: nakış dokumada kullanılan âlet
    misal-i musağğar: küçültülmüş örnek (bk. m-s̱-l) mizan: ölçü (bk. v-z-n)
    muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müntehâ: son
    nakş-ı san’at: san’at işlemesi (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a) nesc-i nakş: nakşın dokuması (bk. n-ḳ-ş)
    silsile: zincir silsile-i kâinat: kâinat halkası, varlıklar zinciri (bk. k-v-n)
    taht-ı emrinde: emri altında tanzim etmek: düzenlemek (bk. n-ẓ-m)
    tedvir: çekip çevirme, idare etme temyiz: ayırt etme
    teşahhusât-ı vechiye: yüze ait belirmeler, insanın simasındaki ayırdedilme özelliği teşkil eden: oluşturan
    umum: bütün vezâif: vazifeler
    vücud: beden (bk. v-c-d) zerre: atom, en küçük madde parçası
    zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
    âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âsab: sinirler
    âzâ: âzalar, organlar
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 825

    meslek-i tevhidi ispat eder ve bir Kadîr-i Mutlakı gösterir. Madem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni-i Kadîri ve o Sâni-i Kadîrin nihayetsiz bir kudretini ve o nihayetsiz kudretin nihayetsiz kemâlde olduğunu gösterir. Elbette, şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yani, hiçbir cihette şeriklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki oraya giriyorsunuz?

    Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-yi mutlak oldukları halde, şerik-i ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümtenidirler, vücutları muhaldir. Çünkü, semâvât ve arzın Sâniindeki kudret, hem nihayet kemâlde, hem nihayetsiz olduğunu ispat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenâhi diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûp edip bir kısım yer zaptetmek ve ona nihayet vermek ve mânen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdit etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan, bir mütenâhi şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenâhi yapmak lâzım gelir ki, bu, muhâlâtın en gayr-ı makulü ve mümteniâtın en katmerlisidir.

    Hem şerikler müstağniyetün anhâ ve mümteniatün bizzat, yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi vücutları muhal oldukları halde, onları dâvâ etmek sırf tahakkümîdir. Yani, aklen, mantıken, fikren o dâvâyı ettirecek bir sebep olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir; ilm-i usulce “tahakkümî” tabir edilir. Yani, mânâsız dâvâ-yı mücerrettir. İlm-i kelâm ve ilm-i usulün düsturlarındandır ki, denilir:

    لاَعِبْرَةَ لِلاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِى عَنْ دَلِيلٍ وَلاَينُاَفِى اْلاِمْكَانُ الذَّاتِىُّ الْيَقِينَ الْعِلْمِىَّ

    Yani, “Bir delilden, bir emareden neş’et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok; kat’î ilme şek katmaz, yakîn-i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ, zâtında Barla Denizi
    (yani Eğirdir Gölü), imkân ve ihtimal var ki, pekmez olsun, yağa inkılâb



    Eğirdir Gölü: (bk. bilgiler) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
    Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḳ-d-r)
    arz: yer, dünya cihet: yön
    dâvâ: iddia dâvâ-yı mücerret: delilsiz iddia, sadece bir iddia
    düstur: prensip, kural emâre: belirti, işaret
    gayet: sonsuz gayr-ı makul: akla uymayan
    hadsiz: sınırsız hilkat-i semâvat ve arz: göklerin ve yerin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v)
    icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) ilm-i kelâm: iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı (bk. a-l-m; k-l-m)
    ilm-i usul: usul ilmi, metodoloji (bk. a-l-m) imkân: olabilirlik (bk. m-k-n)
    inkılâb etmek: dönüşmek istiğna-yı mutlak: sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)
    kat’î: kesin kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    mecburiyet: zorunluluk meslek-i tevhid: tevhid yolu (bk. v-ḥ-d)
    muhal: imkânsız muhâlât: olması imkânsız şeyler
    mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mümteinatün bizzat: bizzat varlığı imkânsız olanlar
    mümteni: imkansız mümteniât: olması imkansız şeyler
    müstağni-yi mutlak: hiçbir şekilde ihtiyacı olmayan (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ) müstağniyetün anha: kendilerine hiç ihtiyaç olmayanlar (bk. ğ-n-y)
    mütenâhi: sonu olan, biten neş’et: doğma, meydana gelme
    nihayet: son derece rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
    semâvât: gökler (bk. s-m-v) tahakkümî: zoraki ve delilsiz iddia (bk. ḥ-k-m)
    tahdit etmek: sınırlamak vücut: varlık (bk. v-c-d)
    yakîn-i hükmî: ilimle kesinlik kazanmış husus, inanç, bilgi (bk. y-ḳ-n; ḥ-k-m) zaptetmek: tutmak
    zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m) âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)
    şek: şüphe şerik: ortak
    şerik-i ulûhiyet: ilâhlığa ortak dâvâ etme (bk. e-l-h) şürekâ: ortaklar
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 826

    etmiş olsun. Fakat, madem bir emareden o imkân ve ihtimal neş’et etmiyor; onun vücuduna ve su olduğuna kat’î ilmimize tesir etmez, şek ve vesvese vermez.

    İşte, bunun gibi, mevcudatın her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk. Birinci Mevkıfta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıfta görüldüğü gibi, hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ simalardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden sorulduysa, lisan-ı hâl ile vahdâniyete şehadet ve sikke-i tevhidi gösterdi; sen de gördün. Öyle ise, kâinatın mevcudatında bir emare yok ki, şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek, dâvâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve dâvâ-yı mücerret olduğundan, şirki iddia etmek mahz-ı cehalet, ayn-ı belâhettir.

    İşte, ehl-i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbabdır, herşeyin bir sebeple bağlı olduğudur. Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa şerik olabilirler.”
    Elcevap: Meşiet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezasıyla ve çok esmânın tezahür etmek istemesiyle, müsebbebat esbaba raptedilmiş, herbir şey bir sebeple bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddit Sözlerde kat’î ispat etmişiz ki, esbabda hakikî tesir-i icadî yok.1 Şimdi yalnız bu kadar deriz ki:

    Esbab içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vâsi, insandır. İnsanın dahi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri, ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise, gayet muntazam, acip, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz’ünden, insanın dest-i ihtiyarına verilen, ancak bir cüz’üdür. Meselâ, yemekten, bedenin tagaddî-i hüceyrâtından tut, tâ semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile-i ef’al içinde insanın dest-i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrik

    Not
    Dipnot-1
    bk. Enfâl Sûresi, 8:17; Sâffât Sûresi, 37:96




    acip: hayrette bırakan ayn-ı belâhet: aptallığın ta kendisi
    bilbedâhe: ap açık bir şekilde cüz’: kısım, parça (bk. c-z-e)
    dest-i ihtiyar: irade ve dileme eli (bk. ḫ-y-r) dâvâ-yı mücerret: delilsiz iddia, sadece bir iddia
    dâvâ-yı şirk: Allah’a ortak koşma iddiasında bulunma ef’âl-i ihtiyariye: kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler (bk. f-a-l; ḫ-y-r)
    ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ekl: yeme
    emâre: belirti, işaret esbab: sebepler (bk. s-b-b)
    esmâ: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v) eşref: en şerefli
    fikir: düşünme (bk. f-k-r) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi bir sebep ve gayeye bağlaması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
    hilkat-i semâvat ve arz: göklerin ve yerin yaratılması (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r)
    imkân: olabilirlik (bk. m-k-n) kat’î: kesin
    kelâm: konuşma (bk. k-l-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    lisan-ı hâl: hal dili mahz-ı cehalet: sırf cahillik
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevkıf: bölüm, kısım
    meşiet: irade, dileme mukteza: bir şeyin gereği
    muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müsebbebat: sebeplerle meydana gelmiş şeyler, sonuçlar (bk. s-b-b)
    müteaddit: birçok, çeşitli neş’et: doğma, meydana gelme
    rapt etmek: bağlamak semerât: meyveler
    sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, mühür (bk. v-ḥ-d) silsile: zincir
    silsile-i ef’al: fiiller zinciri (bk. f-a-l) sima: yüz, çehre
    tagaddî-i hüceyrât: hücrelerin gıda alması, beslenmesi tahakkümî: zoraki ve delilsiz olma (bk. ḥ-k-m)
    tahrik etmek: harekete geçirmek tasarrufat: dilediği gibi kullanma ve idare etme (bk. ṣ-r-f)
    tertib-i esbab: sebeplerin düzenlenmesi (bk. s-b-b) tesir-i icadî: yaratma kabiliyeti (bk. v-c-d)
    tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) teşahhusât: belirlenmeler, şekillenmeler
    teşekkül: oluşum vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
    vesvese: şüphe, kuruntu vâsi: geniş
    vücud: varlık (bk. v-c-d) zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları
    zâhir: açık, görünen (bk. ẓ-h-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şek: şüphe şerik: ortak
    şirk: Allah’a ortak koşma
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 827

    edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric-i huruf kalıplarına havayı sokup çıkarmaktır. Halbuki, ağzında birtek kelime bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir; hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir, milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misalî sünbüle, insandaki hayalin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli nasıl yetişir?

    Madem esbab içinde en eşrefi ve en ziyade ihtiyar sahibi olan insan, böyle hakikî icaddan eli bağlansa, sair cemâdat ve behîmat ve anâsır ve tabiat nasıl hakikî mutasarrıf olabilirler? Yalnız, o esbab birer zarftır. Ve masnuat-ı Rabbâniyeye birer kılıftırlar. Ve hedâyâ-yı Rahmâniyeye birer tablacıdırlar. Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de, esbab-ı zâhiriye ve vesait-i suriyenin, rububiyet-i İlâhiyeden hiçbir cihette hisseleri olamaz; hizmet-i ubûdiyetten başka nasipleri yoktur.

    İKİNCİ MAKSAT


    Ehl-i şirkin vekili, meslek-i şirki hiçbir cihetle ispat edemediğinden ve onun ispatından meyus kaldığından, ehl-i tevhidin mesleğini teşkikâtıyla ve şüpheleriyle tahrip etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir sual ediyor. Diyor ki:

    “Ey ehl-i tevhid! Siz diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ اَللهُ الصَّمَدُ’Hâlık-ı Âlem birdir, Ehaddir, Sameddir.1 Hem herşeyin Hâlıkı Odur.2 Ehadiyet-i Zâtiyesiyle beraber, doğrudan doğruya herşeyin dizgini Onun elinde, herşeyin anahtarı kabzasında,3 herşeyin nâsiyesini tutuyor,4 bir iş bir işe mâni olmuyor,5 bütün eşyada bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.’6 Böyle acip bir hakikate nasıl

    Not
    Dipnot-1
    İhlâs Sûresi, 112:1-2.
    Dipnot-2
    bk. En’am Sûresi, 6:102; Ra’d Sûresi, 13:16; Zümer Sûresi, 39:62; Mü’min Sûresi, 40:62.
    Dipnot-3
    bk. Mâide Sûresi, 5:120; En’âm Sûresi, 6:59; Hicr Sûresi, 15:21; Yâsîn Sûresi, 36:83.
    Dipnot-4
    bk. Hûd Sûresi, 11:56.
    Dipnot-5
    bk. Hûd Sûresi, 11:107; Rahmân Sûresi, 55:29; Bürûc Sûresi, 85:16.
    Dipnot-6
    bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:26.



    Ehad: bir olan ve herbir varlıkta birliği tecellî eden Allah (bk. v-ḥ-d) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
    Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) Samed: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah (bk. ṣ-m-d)
    acip: hayrette bırakan ahvâl: haller, vaziyetler
    anâsır: unsurlar behîmat: hayvanlar
    cemâdat: cansız varlıklar cihet: yön
    ehadiyet-i Zâtiye: Allah’ın Zâtına ait birlik (bk. v-ḥ-d) ehl-i tevhid: Allah’ın birliğine ve herşeyin Ondan geldiğine iman edenler (bk. v-ḥ-d)
    ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar esbab: sebepler (bk. s-b-b)
    esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) eşref: en şerefli
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hedâyâ-yı Rahmâniye: Allah’ın rahmet hediyeleri (bk. r-ḥ-m) hezeyan: boş söz, saçmalama
    hizmet-i ubûdiyet: kulluk hizmeti (bk. a-b-d) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) kabza: el
    masnuat-ı Rabbâniye: Allah tarafından san’atla yaratılan varlıklar (bk. ṣ-n-a; r-b-b) mehâric-i huruf: harflerin çıkış yerleri
    meslek-i şirk: şirk mesleği, yolu meyus: ümitsiz
    misalî: yansıma şeklindeki (bk. m-s̱-l) mutasarrıf: dilediği gibi kullanan ve idare eden (bk. ṣ-r-f)
    nefer: asker, er nâsiye: alın, çehre
    rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi (bk. r-b-b; e-l-h) sair: diğer, başka
    silsile: zincir tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa (bk. ṭ-b-a)
    tablacı: tezgâhtar, sunucu tahrip: bozma, yok etme
    tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) tevehhüm eden: zanneden
    teşkikât: şüpheye düşürme vesait-i suriye: görünüşteki vasıtalar, sebepler
    ziyade: çok, fazla şerik: ortak
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 828

    inanılabilir? Müşahhas birtek zât nihayetsiz yerlerde nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”

    Elcevap: Şu suale, gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı ehadiyet ve samediyetin beyanıyla cevap verilir. Fikr-i beşer ise, o sırra, ancak bir temsil dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfâtında misil ve misali yok.1 Fakat mesel ve temsille bir derece şuûnâtına bakılabilir.2 İşte biz de, temsilât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.

    BİRİNCİ TEMSİL: Şöyle ki: On Altıncı Sözde ispat edildiği gibi, birtek zât-ı müşahhas, muhtelif âyineler vasıtasıyla külliyet kesb eder; bir cüz’î-yi hakikî iken, şuûnât-ı kesireye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet, nasıl cismanî şeylere cam ve su gibi maddeler âyine olup, cismanî birtek şey o âyinelerde bir külliyet kesb eder. Öyle de, nuranî şeylere ve ruhaniyata dahi, hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı, âyineler hükmünde ve berk ve hayal sür’atinde birer vasıta-i seyir ve seyahat suretine geçerler ki, o nuranîler ve o ruhanîler, hayal sür’atiyle o merâyâ-yı nazifede ve o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her âyinede, nuranî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetlerine mâlik oldukları için, cismaniyetin aksine olarak, her yerde bizzat bulunur gibi hükmederler. Kesif cismanîlerin akisleri ve misalleri, o cismaniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil; ölü sayılırlar.

    Meselâ, güneş, müşahhas bir cüz’î olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, birer misalî güneşi, onların kabiliyetine göre verir. Güneşin hararet ve ziyası ve ziyasındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi


    Not
    Dipnot-1
    bk. Şûrâ Sûresi, 42:11.
    Dipnot-2
    bk. Nahl Sûresi, 16:60.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) akis: yansıma
    ayn: aynısı, kendisi berk: şimşek
    beyan: açıklama (bk. b-y-n) cismaniyet: maddî yapıya sahip olma
    cismanî: maddî yapısı olan cüzî: fert (bk. c-z-e)
    cüz’î-yi hakikî: gerçek bir fert (bk. c-z-e; ḥ-ḳ-ḳ) esir: bütün kâinatı kapladığına inanılan madde
    eşya: varlıklar fikr-i beşer: insan fikri (bk. f-k-r)
    hararet: ısı, sıcaklık hâsiyet: özellik
    katre: damla kesb etmek: kazanmak
    kesif: katı, yoğun, saydam olmayan külfetsiz: zahmetsiz, kolay
    külliyet: çokluk, genellik (bk. k-l-l) küllî: çok, fertler topluluğu (bk. k-l-l)
    menâzil-i lâtife: güzel ve hoş, madde ötesi mekânlar (bk. n-z-l; l-ṭ-f) merâyâ-yı nazife: lekesiz, tertemiz aynalar (bk. n-ẓ-f)
    mesel: örnek, benzer (bk. m-s̱-l) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
    misal: örnek; görüntü (bk. m-s̱-l) misalî: görüntüden ibaret (bk. m-s̱-l)
    misil: benzer, eş değer (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli
    mâlik: sahip (bk. m-l-k) müşahhas: somut, maddî yapıya sahip
    nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sınırsız
    nuranî: maddî yapısı olmayıp nurdan yaratılmış olan (bk. n-v-r) rasat: büyük dürbün
    ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olması (bk. ṣ-m-d)
    suretine geçmek: şekline bürünmek (bk. ṣ-v-r) sırr-ı ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta görülen birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d)
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temsilât-ı maddiye: maddî benzetmeler, örnekler (bk. m-s̱-l)
    vasıta-i seyir: gezinti aracı zemin: yer
    zerrecik: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık
    zât-ı müşahhas: somut ve gerçek varlığa sahip birisi zâtı: kendisi
    âlem-i misal: görüntü âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) şuûnât: işler, fiiller, haller (bk. ş-e-n)
    şuûnât-ı kesireye mâlik: pek çok halleri, özellikleri, etkinlikleri bulunan; pek çok işi yapabilen (bk. ş-e-n; k-s̱-r)
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - 829

    misali, herbir parlak cisimde bulunur. Faraza, güneşin ilmi, şuuru bulunsaydı, her âyine onun bir nevi menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, herşeyle bizzat temas eder, her zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhabere edebilirdi. Birşey, birşeye mâni olmazdı. Bir muhabere, bir muhabereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.

    Acaba, bir Zâtın bin bir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda yapamaz mı?

    İKİNCİ TEMSİL:
    Kâinat bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinatın hakaikine misal olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinata bir misal-i musağğar hükmünde tutup, kâinattaki cilve-i ehadiyeti onunla göstereceğiz. Şöyle ki:

    Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san’at ve icada mazhardırlar. Halbuki, şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tabir edilen bir cilve-i irade-i İlâhiye ve bir nüve-i emr-i Rabbânî ile, şu ağacın kavânîn-i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin birşeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak onunla yapılır. Ve o birtek cilve-i irade ve o kanun-u emrî ziya, hararet, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesafelerde ve muhtelif masnularda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsaydı, izi ve eseri görülecekti. Belki, bizzat tecezzî ve intişar etmeden herbirisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine, o küllî işler



    Nur: bütün varlığı aydınlatan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
    cilve-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir şeyde görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d) cilve-i irade: Cenâb-ı Hakkın iradesinin yansıması, görünmesi (bk. c-l-y; r-v-d)
    cilve-i irade-i İlâhiye: İlâhî iradenin yansıması, görünmesi (bk. c-l-y; r-v-d; e-l-h) câmid: cansız
    cüz’î: ferdî (bk. c-z-e) ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d)
    ehadiyet-i zâtiye: Allah’ın zâtının birliği; Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d) faraza: varsayalım ki
    hakaik: gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hararet: sıcaklık, ısı
    icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) intişar: yayılma
    kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n) kavânîn-i teşkiliye: oluşma, meydana gelme kanunları (bk. ḳ-n-n)
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: fertlerden oluşan topluluk (bk. k-l-l)
    laâkal: en az masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
    mazhar: erişme; yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mazhar olmak: erişmek (bk. ẓ-h-r)
    menzil: ev, mekân (bk. n-z-l) merkeziyet: merkezlik
    misal: görüntü, örnek (bk. m-s̱-l) misal-i musağğar: küçültülmüş örnek (bk. m-s̱-l)
    muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m) muhabere: haberleşme
    muhtelif: çeşitli muhteşem: ihtişamlı, görkemli
    mâni: engel müşahhas: somut, maddî varlığa sahip
    nihayetsiz: sonsuz nüve-i emr-i Rabbânî: Rabbânî emrin çekirdeği (bk. r-b-b)
    sed çekmek: engel koymak tabir etmek: adlandırmak (bk. a-b-r)
    tecezzî: parçalara ayrılma (bk. c-z-e) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
    teşahhus: şahıslanma, maddi yapıya sahip olma ukde-i hayatiye: hayat düğümü (bk. ḥ-y-y)
    ziya: ışık zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
    çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, öz şecere: ağaç
    şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - 830

    münâfi olmuyor. Hattâ denilebilir ki, o cilve-i irade, o kanun-u emrî, o ukde‑i hayatiye herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz’ü, o kanun-u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki, uzun vasıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil, belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshil ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.

    Madem, bilmüşahede, Zât-ı Ehad-i Samedin irade gibi bir sıfatının birtek cilve-i cüz’îsi bilmüşahede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız medar olur. Elbette, Zât-ı Zülcelâlin tecellî-i kudret ve iradesiyle, şecere-i hilkati bütün ecza ve zerratıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek lâzım gelir.

    On Altıncı Sözde ispat ve izah edildiği gibi deriz ki: Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi maddeyle mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının mânevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatı ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradî cilveler, nuraniyet sırrıyla, bir yerde iken ve birtek müşahhas cüz’î oldukları halde pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz’î oldukları halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda, bir cüz-ü ihtiyarî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşahede kesb ederler. Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.

    Acaba, maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ; hem şu umum envar ve şu bütün nuraniyat, onun envâr-ı kudsiye-i esmâiyesinin kesif bir gölgesi ve zılâli; hem umum vücut


    Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Zât, Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
    bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cilve-i cüz’î: ferdî bir yansıma, görünme (bk. c-l-y; c-z-e)
    cilve-i irade/iradî cilve: Cenâb-ı Hakkın iradesinin yansıması, görünmesi (bk. c-l-y; r-v-d) cüz-ü ihtiyar: insanın elindeki çok az seçim gücü (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
    cüz’: parça, kısım (bk. c-z-e) cüz’î: fert (bk. c-z-e)
    ecza: parçalar, kısımlar (bk. c-z-e) envâr: nurlar, ışıklar (bk. n-v-r)
    envâr-ı kudsiye-i esmâiye: Allah’ın isimlerinin mukaddes nurları (bk. n-v-r; ḳ-d-s; s-m-v) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
    irade: dileme, tercih, seçme gücü (bk. r-v-d) izah: açıklama
    kanun-u emrî/emrî kanun: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n) kesafet: yoğunluk, katılık, saydam olmama
    kesb etmek: kazanmak, çalışarak elde etmek kesif: yoğun, katı, saydam olmayan
    küllî: fertlerden oluşan topluluk (bk. k-l-l) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
    masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a) medar: dayanak, vesile
    merkez-i tasarruf: tasarruf merkezi (bk. ṣ-r-f) muallâ: yüce
    muhtelif: çeşitli mukayyed: kayıtlı, sınırlı
    musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
    mâni: engel müberrâ: uzak, yüce
    mücerred: soyutlanmış münezzeh: arınmış, temiz, pâk (bk. n-z-h)
    münâfî: zıt, aykırı müşahhas: somut; maddî varlığa sahip
    nim-nuranî: yarı nurlu (bk. n-v-r) nuraniyat: nurdan varlıklar (bk. n-v-r)
    nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
    tahdid: sınırlama tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
    tecellî-i kudret ve irade: Allah’ın irade ve kudretinin tecellîsi, yansıması (bk. c-l-y; ḳ-d-r; r-v-d) teşkil: oluşturma, meydana getirme
    ukde-i hayat: hayat düğümü (bk. ḥ-y-y) umum: bütün
    vesile-i teshil ve takrib: yakınlaştırma ve kolaylaştırma vesilesi vücut: varlık (bk. v-c-d)
    yakîn: şüphesiz ve kesin olarak bilme (bk. y-ḳ-n) zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları
    zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) zılâl: gölge
    âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
    şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 831

    ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i berzah ve âlem-i misal, nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; hem sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan birtek Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhit ile zâhir olan tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef’âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir?1 Hangi iş Ona ağır gelebilir?2 Hangi yer Ondan gizlenebilir?3 Hangi fert Ondan uzak kalabilir?4 Hangi şahıs külliyet kesbetmeden Ona yanaşabilir?5 Hiç eşya Ondan gizlenebilir mi?6 Hiç bir iş bir işe mâni olur mu?7 Hiç bir yer Onun huzurundan hâli kalır mı?8 İbn-i Abbas Radıyallahu Anhın dediği gibi, “herbir mevcuda bakar birer mânevî basarı ve işitir birer mânevî sem’i“ bulunmaz mı? Silsile-i eşya, Onun evâmir ve kanunlarının sür’atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi? Mevâni ve avâik Onun tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı? Esbab ve vesait sırf zâhirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakat-ı vücudun perdeleri Onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mâni olabilir mi? Hem, hiç maddîlerin, mümkünlerin, kesiflerin, kesirlerin, mukayyetlerin, mahdutların hassaları ve maddenin ve imkânın ve kesafetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdudiyetin mahsus ve münhasır lâzımları


    Not
    Dipnot-1
    bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:29, 118; İbrahim Sûresi, 14:38; Ahzâp Sûresi, 32:37, 54; Fussilet Sûresi, 41:40.
    Dipnot-2
    bk. Bakara Sûresi, 2:255.
    Dipnot-3
    bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:5; İbrahim Sûresi, 14:38.
    Dipnot-4
    bk. Sebe Sûresi, 34:50; Vâkıa Sûresi, 56:85; Hadîd Sûresi, 57:4; Mücadele Sûresi, 58:7.
    Dipnot-5
    bk. Mutaffifin Sûresi, 83:21.
    Dipnot-6
    bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:5; İbrahim Sûresi, 14:38.
    Dipnot-7
    bk. Bakara Sûresi, 2:253; Enbiyâ Sûresi, 21:23; Hac Sûresi, 22:14, 18; Bürûc Sûresi, 85:16.
    Dipnot-8
    bk. Nisâ Sûresi, 4:78; Mâide Sûresi, 5:17-18; Fâtır Sûresi, 35:13; Mücadele Sûresi, 58:7.




    Radıyallahu Anh: “Allah ondan razı olsun” Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s)
    avâik: engeller basar: görme (bk. b-ṣ-r)
    cereyan: hareket, akım cilve-i ef’âl: Allah’ın fiillerinin görünmesi, ortaya çıkması (bk. c-l-y; f-a-l)
    esbab: sebepler (bk. s-b-b) evâmir: emirler
    eşya: varlıklar hassa: nitelik, özellik
    hâli: uzak, ıssız ilm-i muhit: herşeyi kuşatıcı ilim (bk. a-l-m)
    imkân: mümkün olma, olabilirlik (bk. m-k-n) irade-i külliye: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d; k-l-l)
    kesafet: yoğunluk, katılık, saydam olmama kesbetmek: kazanmak
    kesir: çok (bk. k-s̱-r) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
    kudret-i mutlaka: sınırsız güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kurbiyet: yakınlık
    külliye: kapsamlı, genel (bk. k-l-l) külliyet: genele hitap etme, kapsamlılık (bk. k-l-l)
    mahdudiyet: sınırlılık, hududu çizilmiş mahdut: sınırlı
    mahsus: özel mevcud: varlık (bk. v-c-d)
    mevâni: mâniler, engeller muhîta: kapsamlı, kuşatıcı
    mukayyet: kayıtlı, sınırlı mâni: engel
    mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan (bk. m-k-n) münhasır: bağlı ve sınırlı olma
    nim-şeffaf: yarı şeffaf sem’: işitme (bk. s-m-a)
    silsile-i eşya: varlıklar zinciri sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f)
    tabakat-ı vücud: varlık tabakaları (bk. v-c-d) tahayyüz: yer tutma, yer alma
    takayyüd: kayıt altında olma, sınırlılık tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
    tecellî-i sıfât: Allah’ın sıfatlarının yansıması, görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f) temekkün: mekân tutma, yerleşme (bk. m-k-n)
    teveccüh-ü ehadiyet: Allah’ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü, yönelmesi (bk. v-ḥ-d) vesait: vasıtalar, araçlar
    vesâil: vesileler, sebepler zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
    zâhir: açık, görünen (bk. ẓ-h-r) âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi (bk. a-l-m)
    âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i misal: görüntü âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)
    âyine-i cemâl: güzelliğin aynası (bk. c-m-l) şuhud: görme (bk. ş-h-d)
    şuûnât: fiiller, işler, faaliyetler (bk. ş-e-n)
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 832

    olan tagayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzî gibi emirler, maddeden mücerred ve Vâcibü’l-Vücud ve Nuru’l-Envar ve Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh ve huduttan müberrâ ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdese lâhik olabilir mi? Acz hiç Ona yakışır mı? Kusur hiç Onun dâmen‑i izzetine yanaşır mı?

    İKİNCİ MAKSADIN HÂTİMESİ: Bir zaman, ehadiyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım; Arabiyü’l-ibâre bir silsile-i tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmişse, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:

    نَعَمْ فَاْلاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ، خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ، هَدَايَا الرَّحْمَةِ، بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ، بَشَاۤئِرُ لُطْفِهِ فِى دَارِ اْلاَخِرَةِ، شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ، بِاَنَّ خَلاَّقَهَا لِكُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ، بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ، كُلُّ اْلاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ فِى اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ، اِشَارَاتُ الْقَدَرِ، رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ، بِاَنَّ تاَكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ، تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِى الصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ، ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَهِى ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِى الْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ، وَكَذَا هُنَّ تَلْوِيحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلىَ الْجُزْئِىِّ يَنْظُرُ، ثُمَّ اِلٰى جُزْئِهِ، اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ اْلاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَاۤئِنَاتِ، فَهُوَ الْمَطْلُوبُ اْلاَزْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ. وَالْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ اْلاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَاۤئِنَاتِ ...مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ اْلاِنْسَانُ اْلاَصْغَرُ فِى هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ اْلاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ فِى هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْرِيبِ وَالتَّبْدِيلِ لِهٰذِهِ الْكَاۤئِنَاتِ.


    Arabiyyü’l-ibâre: Arapça yazılmış yazı Nuru’l-Envar: bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan nurların nuru, Allah (bk. n-v-r)
    Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d)
    Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Zât, Allah (bk. ḳ-d-s) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
    dâmen-i izzet: izzet eteği, şeref ve yücelik dairesi (bk. a-z-z) ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d)
    hudud: sınır hâtime: sonuç, son bölüm
    kuyud: kayıtlar, sınırlamalar lâhik: eklenen, ilâve edilen
    meâl: açıklama, anlam muallâ: yüce
    mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) müberrâ: uzak, yüce
    mücerred: soyut, soyutlanmış münezzeh: arınmış, temiz, pâk (bk. n-z-h)
    silsile-i tefekkür: düşünme zinciri (bk. f-k-r) tagayyür: başkalaşma
    tahayyüz: yer tutma, yer alma tebeddül: değişme
    tecezzî: parçalara ayrılma (bk. c-z-e) tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r)
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 833

    Bu Arabî fıkranın mebdei şudur:

    فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ اَرْضِهِ: مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهِ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ، مَسِيلَ الْمَوْجُودَاتِ، مَكِيلَ الْمَصْنُوعَاتِ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَات،ِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ، خَوَارِقُ صُنْعِهِ، هَدَايَا جُودِهِ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ، تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ مِنْ زِينَةِ اْلاَثْمَارِ، تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ فِى نَسْمَةِ اْلاَسْحَارِ، تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ اْلاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلٰى اْلاَطْفَالِ الصِّغَارِ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَاْلاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيَوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَاۤنِّ.

    Not
    İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:
    Not


    Not
    Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar, hikmet-i Rabbâniyenin birer mu’cizesi, san’at-ı İlâhiyenin birer harikası, rahmet-i İlâhiyenin birer hediyesi, vahdet-i İlâhiyenin birer burhan-ı maddîsi, âhirette eltâf-ı İlâhiyenin birer müjdecisi, kudretinin ihatasına ve ilminin şümulüne birer şahid-i sadık oldukları gibi, şunlar, âlem-i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nevi âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzârı kesretten vahdete çeviriyorlar. Lisan-ı hâl ile herbirisi der: “Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma. Bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti, vahdetimizde dahildir.”

    Hattâ, her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi, zikr-i kalbiyy-i hafî ile, koca ağacın zikr-i cehrî suretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.


    Hem o meyveler, tohumlar, vahdetin âyineleri oldukları gibi, kaderin meşhud



    Arabî: Arapça aktâr: her taraf
    burhan-ı maddî: maddî delil eltâf-ı İlâhiye: Allah’ın lütufları, ikramları (bk. l-ṭ-f; e-l-h)
    enzâr: nazarlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) esmâ: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v)
    fıkra: bölüm, kısım hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
    ihata: kapsayıcılık, kuşatıcılık kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r)
    kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
    lisan-ı hâl: hal dili mebde’: başlangıç
    meâl: açıklama, anlam meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
    mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) nevi: çeşit, tür
    rahmet-i İlâhiye: Allah’ın şefkat ve merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r)
    tekessür etmek: çoğalmak (bk. k-s̱-r) vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
    vahdet-i İlâhiye: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d; e-l-h) zikr-i cehrî: açıktan yapılan sesli zikir
    zikr-i kalbiyy-i hafî: kalben yapılan gizli zikir zikretmek: Allah’ı anmak
    âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m)
    âlem-i kesret: çokluk âlemi, varlıklar âlemi (bk. a-l-m; k-s̱-r) şahid-i sadık: doğru şahit (bk. s-d-ḳ)
    şümul: kapsam
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/9 İlkİlk 1234567 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 108, 112, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 124, 125, 127, 128, 131, 133, 135, 138, 142, 143, 145, 147, 148, 151, 152, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 163, 164, 165, 167, 169, 171, 172, 176, 179, 183, 185, 186, 187, 189, 191, 198, 205, 327, 440, 592, 600, 827, açacak, acip, adaletli, adedince, adıyla, ahenk, ahseni, aklı, âlemleri, aracı, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, atmak, aya, âyine, azarlama, azot, ağzı, bahusus, bakmıyor, basar, baskı, bazı, bağlantı, bağış, bağışlar, başkasını, başıboş, başındaki, beşer, bildirip, bildirir, bilimi, bilinen, biliniz, bilmesi, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, birlik, boğulur, boşa, budur, bulamaz, bulunmak, bırakmıyor, cevaben, çizgi, çoktur, cömertlik, cömertlikte, çıkış, çınar, dadır, daire, dayanıyor, dağıtacak, dedikleri, dehr, delilden, demişler, derece, değilim, değiller, değiştirme, dikkatle, dile, dinlersen, diriltecek, diyorsunuz, diyoruz, doğrular, dünyadan, duyan, düzenli, düğü, düğümü, dış, dışında, eceli, edecek, edenleri, eder, edilsin, ediyorlar, efes turları, ejderha, elemlerin, elemsiz, emirdağ, emsal, engeller, etmeme, etsek, ettiren, ettirir, ettiğimiz, eğlenceleri, eşsiz, faideleri, farklar, fazilet, faziletler, fecr, fussilet, fıtraten, gaflete, gayret, geliyor, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gezer, gezi, gibi, gidiyorsunuz, gitmiş, gitti, giydirmek, gökte, göreceksin, görmeye, görmeyi, görünmek, görünüşü, görüyorum, gösterme, güvenme, güzelliği, hakaiki, hakkaniyeti, haktan, halka, harap, hararet, hastalıktan, havas, hayrette, haşirde, hendese, herşeye, herşeyin, hevâ, hevesi, hezeyan, hicr, hilkat, hücum, icadı, içindekiler, içindeyim, ihata, ilerleme, ilimle, ilk, imaniye, imdat, insan, istekleri, istemeye, istiyorlar, izale, işaret, işlere, iştiyak, jpg, kabre, kabrin, kalmamış, kamer, kandilleri, kanunları, kapılmak, kapında, kardeşi, kardeşlerimin, karışması, katılma, kavuşmuş, kehribar, kemik, kendilerini, kesretli, kolaylaştırır, konuşmak, koyan, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kısmı, kıyamete, lam, lezzetlerin, libası, lisanı, lütuf, maddi, makamlara, mâlikim, malûmdur, mama, mânâsı, masnuatı, mağlup, mecmuası, medarı, menbaı, mesel, meselâ, mevcud, mevcudat, meydanı, meyvesini, mezaristana, milleti, misafirhanesi, misafirsin, mizanıyla, muazzam, muhabbete, muhabbettir, muhakkak, muhaldir, muhterem, mukaddestir, mümkü, müstehak, müş, nail, nasıl, nefer, nefret, nefsânî, neşretmek, nihayet, nurlandıran, olduk, olduğuna, olduğundan, olgun, olsalar, onlardan, orga, öyledir, özellikle, özgü, parçalar, rahatla, rahatı, rahmet, resim, risalesinde, rububiyeti, sakı, sana, seâdeti, seçim, semeresi, sermaye, sev, seviyesi, sohbetin, somut, söylemiş, sözlerde, suretle, surlar, süsleyen, sırra, tahrik, tahrip, takdim, taksim, tamamıyla, tapan, tasavvur, taşları, tebdili, tecavüz, telvih, temsilât, ters, tevahhuş, teşhir, tokada, tokat, toplamak, tutma, ücretleri, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, veyahut, yapanlar, yapması, yayı, yazılan, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, zahmet, zahmetsiz, zelzele, zeminde, zira, zulmet, şevk, şeye, şeytanı, şirkin

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222