Sayfa 2/9 İlkİlk 123456 ... SonSon
86 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 814

    O vakit yıldızlar namına bir yıldız der ki:

    “Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki, bizim yüzümüzdeki sikke‑i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizamat‑ı âliyemizi ve kavânin-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizamsız zannediyorsun.

    “Bizler öyle bir Zâtın san’atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinatı ve mesiregâhımız olan nihayetsiz feza-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehaddir. Bizler, donanma elektrik lâmbaları gibi, Onun kemâl-i rububiyetini gösteren nuranî şahitleriz ve saltanat-ı rububiyetini ilân eden ışıklı burhanlarız. Herbir taifemiz, Onun daire-i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziya veren nuranî hizmetkârlarız.1

    “Evet, herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehadin birer mu’cizesi; ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi; ve vahdâniyetin birer münevver burhanı; ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi; ve avâlim-i ulviyenin birer lâmbası, birer güneşi; ve saltanat-ı rububiyetin birer şahidi; ve feza-yı âlemin birer ziyneti, birer kasrı, birer çiçeği; ve semâ denizinin birer nuranî balığı; ve gökyüzünün birer güzel gözüHAŞİYE-1 olduğumuz gibi, heyet-i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir ziynet ve intizam içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzuniyet içinde bir kemâl-i san’at bulunduğundan,

    Not
    Dipnot-1
    bk. Bakara Sûresi, 2:117; Nahl Sûresi, 16:49; Nûr Sûresi, 24:41; Rûm Sûresi, 30:26.
    Haşiye-1
    Cenâb-ı Hakkın acaib-i masnuatına bakıp, temâşâ edip ve ettiren işaretleriz. Yani, semâvât hadsiz gözlerle zemindeki acaib-i san’at-ı İlâhiyeyi temâşâ eder gibi görünüyor. Semânın melâikeleri gibi, yıldızlar dahi, mahşer-i acaip ve garaip olan arza bakıyorlar ve zîşuurları dikkatle baktırıyorlar, demektir.



    Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d) acaib-i masnuat: şaşırtıcı güzellikte olan san’at eserleri (bk. ṣ-n-a)
    acaib-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın hayranlık uyandırıcı san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) arz: yer, dünya
    avâlim-i ulviye: yüce âlemler (bk. a-l-m) berzahî: kabir âlemine ait
    burhan: delil daire-i saltanat: saltanat dairesi, egemenlik alanı (bk. s-l-ṭ)
    feza-yı âlem: uzay (bk. a-l-m) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    haşmet: heybet, görkem haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, görkemi (bk. s-l-ṭ)
    heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hüsn-ü hilkat: yaratılış güzelliği (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
    intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m) kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma (bk. ṣ-r-f)
    kasr: saray kavânîn-i ubûdiyet: kulluk kanunları (bk. ḳ-n-n; a-b-d)
    kemâl-i rububiyet: Allah’ın herşeyi kuşatan kusursuz rablığı (bk. k-m-l; r-b-b) kemâl-i san’at: san’at mükemmelliği (bk. k-m-l; ṣ-n-a)
    kudret-i Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah’ın güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; v-ḥ-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    mahşer-i acâip ve garaip: şaşırtıcı ve garip şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) melâike: melekler (bk. m-l-k)
    menzil: durak, yer (bk. n-z-l) mesiregâh: gezinti yeri
    mevzuniyet: ölçülü olma (bk. v-z-n) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    mu’cize: yaratma noktasında bütün sebepleri âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) münevver: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
    nizâmât-ı âliye: yüce nizamlar, düzenler (bk. n-ẓ-m) nuranî: parlak, nur saçan (bk. n-v-r)
    saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b) semâ: gök (bk. s-m-v)
    semâvât: gökler (bk. s-m-v) sikke-i vahdet: birlik damgası (bk. v-ḥ-d)
    süflî: aşağı sükûnet: sakinlik (bk. s-k-n)
    sükût: suskunluk taife: topluluk
    tayyare: uçak temâşâ: seyretme
    turra-i ehadiyet: Allah’ın birliğini herbir şeyde ayrı ayrı gösteren mühür, imza (bk. v-ḥ-d) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
    ulvî: yüce vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
    zemin: yer ziya: ışık
    ziynet: süs (bk. z-y-n) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
    şecere: ağaç şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 815

    Sâni-i Zülcelâlimizi, nihayetsiz dillerle vahdetini, ehadiyetini, samediyetini ve evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinata ilân ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet derecede sâfi, temiz, mutî, musahhar hizmetkârları karma karışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sahipsizlikle ittiham ettiğinden tokada müstehaksın” der. O müddeînin yüzüne recm-i şeytan gibi bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennemin dibine onu atar.1 Ve beraberinde olan tabiatıHAŞİYE-1evham derelerine ve tesadüfü adem kuyusuna ve şerikleri imtinâ ve muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki felsefeyi esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız 2لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا ferman-ı kudsîsini okurlar. Ve “Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki parmak karıştırsın” diye ilân ederler.


    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 3
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلاَّلِ وَحْدَانِيَّتِكَ فِى مَشْهَرِ كَاۤئِنَاتِكَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ 4


    Not
    Dipnot-1
    bk. Mülk Sûresi, 67:5.
    Haşiye-1
    Fakat sukuttan sonra tabiat tevbe etti. Hakikî vazifesi tesir ve fiil olmadığını, belki kabul ve infial olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i İlâhînin bir nevi defteri-fakat tebeddül ve tagayyüre kabil bir defteri-ve kudret-i Rabbâniyenin bir nevi programı ve Kadîr-i Zülcelâlin bir nevi fıtrî şeriati ve bir nevi mecmua-i kavânîni olduğunu bildi. Kemâl-i acz ve inkıyadla vazife-i ubûdiyetini takındı ve “fıtrat-ı İlâhiye“ ve “san’at-ı Rabbâniye“ ismini aldı.
    Dipnot-2
    “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olur giderdi.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.
    Dipnot-3
    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
    Dipnot-4
    Allahım! Mahlûkatının kesret daireleri içinde sirâc-ı vahdetin ve kâinatının meşherinde dellâl-ı vahdâniyetin olan Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm olsun.



    Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) San’at-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye edip idaresi altında bulunduran Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
    Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) adem: yokluk
    ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta görünen birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
    evhâm: vehimler, kuruntular evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâl: güzellik, haşmet ve mükemmellik bildiren sıfatlar; cemâl, celâl ve kemâl sıfatları (bk. v-ṣ-f; c-m-l; c-l-l; k-m-l)
    fermân-ı kudsî: kutsal buyruk (bk. ḳ-d-s) fıtrat-ı İlâhiye: İlâhi fıtrat, yaratılış kanunları (bk. f-ṭ-r; e-l-h)
    fıtrî şeriat: Allah’ın yaratılışa ait koyduğu kanunlar (bk. f-ṭ-r; ş-r-a) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not hizmetkâr: hizmetçi
    imtinâ: imkânsızlık infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l)
    ittiham: suçlama kabil: kabiliyetli
    kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kemâl-i acz ve inkıyad: tam anlamıyla âcizlik ve itaat etme (bk. k-m-l; a-c-z)
    kudret-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın sonsuz kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    mecmuâ-i kavânîn: kanunlar derlemesi (bk. c-m-a; ḳ-n-n) muhâliyet: ihtimal dışı olma, imkansızlık
    musahhar: boyun eğen mutî: emre uyan
    müddeî: iddia sahibi müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz, sınırsız
    recm-i şeytan: şeytan taşlama samediyet: herşey Allah’a muhtaç olduğu halde, Onun hiçbir şeye muhtaç olmayışı (bk. ṣ-m-d)
    semâvat: gökler (bk. s-m-v) sukut: düşüş
    sâfi: arınmış, temiz (bk. ṣ-f-y) tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
    tebeddül: değişim tegayyür: başkalaşım
    tesadüf: rastlantı vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
    vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
    şerik: Allah’a ortak koşulan şey
    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 816



    1 فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْىِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
    âyetinin ezelî bağından bir çiçeğine işaret eden Arabî fıkralardır.

    حَتّٰى كَاَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ قَصِيدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌوَتُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَاۤئِحَ الْمُبَهَّرَةَ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَلِتَنْظُرَ لِلصَّانِع ِالْعَجَاۤئِبَ الْمُنَشَّرَةَ اَوْ زَيَّنَتْ لِعِيدِهَا اَعْضَاۤئَهَا الْمُخَضَّرَةَلِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا اٰثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ وَتُشْهِرَ فِى الْمَحْضَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِوَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ بِكَنْزِهَا الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِسُبْحَانَهُ مَاۤ اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ مَاۤ اَزْيَنَ بُرْهَانَهُ، مَاۤ اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ 2خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَا هَزَارَانْ نَىْ.. اَزِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ.. وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدَ هَمَه هُو هُو ذِكْر اۤرَنْد بَدَرْ مَعْناَىِ حَىُّ حَىُّ.. چُو لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُو بَرَابَرْ مِيزَنَنْد هَرْ شَىْ.. دَمَا دَمْ جُويَدَنْد يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْد يَا حَىْ بَرَابَرْ مِيزَنَنْداَللهْ3

    وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً مُبَارَكًا 4



    Not
    Dipnot-1
    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor!” Rum Sûresi, 30:50.
    Dipnot-2
    Arapça olarak yazılan bu metnin açıklaması aşağıda, “Arabî fıkranın tercümesi” bölümünde verilmiştir.
    Dipnot-3
    Hayal görüyor ki, bu ağaçlar meleklere cesed olmuş, onlardan binlerce ney sesi geliyor. Onların neylerinden fikir, Hay olan Cenâb-ı Hakkın medihlerini işitiyor. Onların yaprakları birer dil olmuş, her zaman yâ Hay, yâ Hay mânâsında “hû” , “hû” zikrini çekiyorlar. Ki her şey beraber, “Lâilâhe illâllah” diyor; her zaman yâ Hak, hakkı hayat istiyorlar; baştanbaşa ya Hay diyorlar; hep beraber “Allah” diye zikrediyorlar.
    Dipnot-4
    “Gökten bereketli bir su indirdik.” Kaf Sûresi, 50:9.



    Arabî: Arapça ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
    fıkra: kısım, bölüm
    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - sayfa 817

    Arabî fıkranın tercümesi:

    Yani, güya çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki, o kaside Fâtır-ı Zülcelâlin medâyih-i bâhiresini inşad edip, şairane lisan-ı hâl ile söylüyor.

    Veyahut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni-i Zülcelâlin neşir ve teşhir olunan acaib-i san’atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın, tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın.

    Veyahut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resmigeçit-misal bir anda yeşillenmiş âzâlarını en süslü müzeyyenatla süslemiş. Tâ ki, onun Sultan-ı Zülcelâli, ona ihsan ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nuraniyesini müşahede etsin. Hem meşher-i san’at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhir etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere ilân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsanat-ı Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemâl-i kudret-i İlâhiyeyi göstersin.



    Arabî: Arapça Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi harika, üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
    Sani-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Sultan-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik, heybet ve haşmet sahibi, herşeyin sultanı olan Allah (bk. s-l-ṭ; ẕü; c-l-l)
    acaib-i san’at: san’at harikalıkları (bk. ṣ-n-a) beşer: insan
    ehl-i dikkat: dikkat sahipleri enzâr-ı halk: halkın dikkati, bakışı (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ)
    fıkra: kısım, bölüm güya: sanki
    hedâyâ: hediyeler hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ)
    hususî: özel ihsan: bağış, ikram (bk. ḥ-s-n)
    ihsan’at-ı Rahmâniye: rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah’ın ihsan ve ikramları (bk. ḥ-s-n; r-ḥ-m) inşad: şiir şeklinde okuma
    kaside: şiir kemâl-i kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudretinin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r; e-l-h)
    letâif: güzel ve hoş şeyler (bk. l-ṭ-f) lisan-ı hâl: hal dili
    manzum: vezinli, ölçülü (bk. n-ẓ-m) medâyih-i bâhire: açık ve aşikâr övgüler
    meşher-i san’at-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın san’at eserlerinin sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a; e-l-h) murassât-ı rahmet: rahmet süslemeleri (bk. r-ḥ-m)
    mühim: önemli müzeyyenat: süslemeler (bk. z-y-n)
    müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) neşir: yayma, yayılma
    resmigeçit-misal: resmigeçit gibi (bk. m-s̱-l) teşhir: sergileme
    umumî: genel zemin: yer
    âsâr-ı nuraniye: nurlu, parlak eserler (bk. n-v-r) âzâ: uzuvlar, organlar
    şairane: şair gibi şecere: ağaç
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 818

    Birinci Mevkıfın küçük bir zeyli

    Festemi’ âyet: 1 اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا

    ilâ âhir-i âyet...

    ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاۤءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ، حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ، تَلَئْلُئاً فِى حَشْمَةٍ، تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ، مَعَ اِنْتَظَامِ الْخِلْقَةِ، مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ، تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا، تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهٰى، سَلْطَنَةً بِلاَۤ اِنْتِهَاۤءٍ2اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا

    ilâ âhir-i âyet...

    Bu âyetin bir nevi tercümesi olan

    ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاۤءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ

    tercümesidir.

    Yani, âyet-i kerime, nazar-ı dikkati, semânın ziynetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ, dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlakın emir ve teshiriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa, eğer başıboş olsaydılar, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecram, o gayet büyük küreler ve gayet sür’atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzımdı ki, kâinatın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i hercümerc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinatı dağıtacaktı. Yirmi camus birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir hercümerce sebebiyet verdiği malûm. Halbuki, küre-i arzdan bin


    Not
    Dipnot-1
    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik.” Kaf Sûresi, 50:6.
    Dipnot-2
    Sonra göğün yüzüne bak, nasıl sükûnet içerisinde bir sessizlik, hikmet içerisinde bir hareket, haşmet içerisinde bir parıldama, zînet içerisinde bir tebessüm göreceksin. Bunlar intizam-ı hilkat, ittizân-ı san’at ile beraber olmaktadır. Kandilinin parlaması, lâmbasının ışık vermesi, yıldızlarının parıldamaları akıl sahiplerine sonsuz bir saltanatın varlığını ilân eder.



    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) camus: manda
    dehşetli: korkunç ecram: gök cisimleri, yıldızlar
    festemi’: dinle! fevkalâde: olağanüstü
    hadsiz: sayısız hercümerc: karma karışıklık
    ilâ âhir-i âyet: âyetin sonuna kadar (bk. e-ḫ-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    küre-i arz: yerküre, dünya mevkıf: kısım, bölüm
    mâlum: bilinen (bk. a-l-m) nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
    nevi: çeşit, tür semâ: gök (bk. s-m-v)
    sükûnet: durgunluk, sakinlik (bk. s-k-n) sükût: sessizlik
    teshir: emir altında tutma velvele: gürültü
    zelzele-i hercümerc: karma karışıklığın sarsıntısı zeyl: ilâve, ek
    ziynetli: süslü (bk. z-y-n) âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi (bk. k-r-m)
    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 819

    defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor. İşte, sükûnet içindeki sükût-u ecramdan, Sâni-i Zülcelâlin ve Kadîr-i Zülkemâlin derece-i kudret ve teshirini ve nücumun Ona derece-i inkıyad ve itaatini anla.

    حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍHem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acip ve azîm o harekât, gayet dakik ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san’atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece-i san’at ve maharetini gösterir. Öyle de, koca güneşe, seyyârâtla beraber fabrika vaziyetini veren ve o müthiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâlin derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezahür eder.

    تَلَئْلُئاً فِى حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ Yani, hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir ziynet içinde bir tebessüm var ki, Sâni-i Zülcelâlin ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san’atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi, koca semâvât, o haşmetli, ziynetli yıldızlarıyla Sâni-i Zülcelâlin kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san’atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.

    مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِHem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakik mizanlar içinde masnuatın mevzuniyetini gör ve anla ki, onların Sânii ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil.
    Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyahut hayvanları döndüren ve bir vazife


    Hakîm: herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m) Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
    Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l)
    Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    acip: hayret verici, şaşırtıcı azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
    azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) cemâl-i san’at: san’atın güzelliği (bk. c-m-l; ṣ-n-a)
    cirm: cisim dakik: ince
    derece-i haşmet: heybet ve görkemin derecesi derece-i inkıyad ve itaat: boyun eğme ve itaat derecesi
    derece-i kemâl: mükemmellik derecesi (bk. k-m-l) derece-i kudret ve hikmet: kudret ve hikmet derecesi (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m)
    derece-i kudret ve teshir: güç ve emri altında bulundurma derecesi (bk. ḳ-d-r) derece-i san’at ve maharet: san’at ve maharet derecesi (bk. ṣ-n-a)
    gayet: çok harekât: hareketler
    haşmet: heybet, görkem hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kemâl-i saltanat: saltanatın mükemmelliği, kusursuzluğu (bk. k-m-l; s-l-ṭ)
    kesretli: pek çok (bk. k-s̱-r) kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
    mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar (bk. ṣ-n-a)
    mevzuniyet: ölçülü olma (bk. v-z-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
    mizan: ölçü (bk. v-z-n) muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m)
    muhtelif: çeşitli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
    nazar-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r) nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)
    nücum: yıldızlar semâ: gök (bk. s-m-v)
    semâvât: gökler (bk. s-m-v) seyyârât: gezegenler
    sükûnet: durgunluk, sakinlik (bk. s-k-n) sükût-u ecram: gök cisimlerinin sessiz hali
    terakkiyat-ı medeniye: teknolojik ilerlemeler tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
    ziynet: süs (bk. z-y-n)
    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 820

    için çeviren ve bir mizan-ı mahsusla herbirini muayyen bir yolda sevk eden bir zâtın derece-i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirmlerin ona derece-i itaat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi, koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre miktar ve bir saniyecik kadar hudutlarından tecavüz etmemeleri, bir âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni-i Zülcelâllerinin ne kadar dakik bir mizan-ı mahsusla rububiyetini icra ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler.

    Hem de şu âyet gibi, Sûre-i Amme’de ve sâir âyetlerde beyan olunan teshir-i şems ve kamer ve nücumla işaret ettiği gibi,


    تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا، تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهٰى، سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاۤءٍ

    Yani, semanın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece-gündüz hatlarıyla, kış-yaz sahifelerinde mektubât-ı Samedâniyeyi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek; ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrepleri misillü, kubbe-i semâda kameri zamanın saat-i kübrâsına bir akrep yapmak, mütefavit çok hilâller suretinde her geceye güya ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl‑i mizanla, dakik hesapla hareket ettirmek; ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rububiyetin şeâiridir. Zîşuura, Onu iş’âr eden muhteşem bir Ulûhiyetin işârâtıdır; ehl-i fikri imana ve tevhide davet eder.
    Bak kitab-ı kâinatın safha-i renginine,

    Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvir eylemiş.


    Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Ulûhiyet: İlâhlık (bk. e-l-h)
    azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) beyan olunan: açıklanan (bk. b-y-n)
    cirm: cisim dakik: ince
    derece-i iktidar ve hikmet: iktidar ve hikmetin derecesi (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) derece-i itaat ve musahhariyet: itaat ve boyun eğmişlik derecesi
    ehl-i fikir: düşünenler (bk. f-k-r) gayet: çok
    güya: sanki hadsiz: sayısız
    hat: çizgi hilâl: ay; yay şeklinde görülen ay
    hudut: sınır hâme-i zerrîn-i kudret: kudretin altın kalemi (bk. ḳ-d-r)
    icra etme: yerine getirme işârât: işaretler
    iş’âr etmek: bildirmek kamer: ay
    kemâl-i mizan: tam ve kusursuz ölçü (bk. k-m-l; v-z-n) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün âlem (bk. k-t-b; k-v-n)
    kubbe-i semâ: gökkubbe (bk. s-m-v) mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî sanatı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
    menzil: konaklama yeri, durak (bk. n-z-l) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
    mizan-ı mahsus: özel ölçü (bk. v-z-n) muayyen: belirlenmiş
    muhteşem: ihtişamlı, görkemli mütefavit: birbirinden farklı
    müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
    nihayetsiz: sonsuz rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
    saat-i kübrâ: büyük saat (bk. k-b-r) safha-i rengin: süslü, parlak, rengârenk sahife
    saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sema: gök (bk. s-m-v)
    semâvât: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
    sâir: diğer tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
    teshir-i şems ve kamer ve nücum: güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirme tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
    zerre: atom, en küçük madde parçası zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
    âyet: Kur’ân’ın herbir cümlesi âşire-i dakika: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi
    şeâir: işaretler, semboller (bk. ş-a-r)
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 821

    Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbâbına,
    Sanki âyâtın Hüdâ nur ile tahrir eylemiş.
    Bak, ne mu’ciz-i hikmet, iz’an-rübâ-yı kâinat,
    Bak, ne âli bir temâşâdır feza-yı kâinat.
    Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
    Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.
    Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
    Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
    Birer burhan-ı nurefşânız vücub-u Sânie; hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
    Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,
    Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.
    Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşan ağsânına,
    Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış binler güzel meyveleriz biz.
    Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
    Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i Cebbar, birer tayyareyiz biz.
    Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı Hâlıkane,
    Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
    Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
    Kör olası dinsiz gözü görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
    Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne
    Zikrederiz, kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz.


    Cemîl-i Zülcelâl: heybeti ve yüceliği sınırsız, güzelliği sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) Hakîm-i Zülcelâl: yücelik ve heybet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
    Hüdâ: Allah Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
    Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, mükemmellik sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
    arz: yer, dünya ağsan: dallar
    burhan: güçlü delil burhan-ı nurefşan: nur saçan delil (bk. n-v-r)
    dest-i hikmet: hikmet eli (bk. ḥ-k-m) dâhiye-i hilkat: yaratılış harikası (bk. ḫ-l-ḳ)
    feza-yı kâinat: uzay (bk. k-v-n) gemi-i Cebbar: herşeyi kudretine boyun eğdiren Allah’ın gemisi (bk. c-b-r)
    halka-i kübrâ: büyük halka (bk. k-b-r) hane-i devvar: devamlı dönen ev
    harika-i san’at-ı Hâlıkane: Yaratıcının san’at harikası (bk. ṣ-n-a; ḫ-l-ḳ) haşmet-i sultan: sultanın, egemenliğinin haşmeti, görkemi (bk. s-l-ṭ)
    hutbe-i şirin: güzel, tatlı hutbe (bk. ḫ-ṭ-b) iz’an-rübâ-yı kâinat: kâinatın herkese iman veren yüzü (bk. k-v-n)
    kehkeşan: samanyolu kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
    meczup: cezbeye tutulmuş mensup: bağlı
    mescid-i seyyar: gezici mescid misbah-ı nevvar: nurlu, parlak lâmba (bk. n-v-r)
    musahhar: boyun eğen mu’ciz-i hikmet: Allah’ın hikmetinin mu’cizesi (bk. a-c-z; ḥ-k-m)
    mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
    müdakkik: inceden inceye araştıran müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ)
    nadire-i hikmet: Allah’ın hikmetinin ender bir eseri (bk. ḥ-k-m) name-i nurîn-i hikmet: hikmetin nurlu mektubu (bk. n-v-r; ḥ-k-m)
    nazenin: ince, lâtif nokta-i muzlim: karanlık nokta (bk. ẓ-l-m)
    nutka gelmek: konuşmak, dile gelmek semâ: gök (bk. s-m-v)
    semâvat: gökler (bk. s-m-v) semâvat ehli: yüce âlemlerde yaşayan varlıklar (bk. s-m-v)
    seyran: seyretme, gezme sikke: mühür, işaret
    tahrir eylemek: yazmak takrir eylemek: bildirmek
    tayyare: uçak temâşâ: seyir
    turra: mühür, nişan tûbâ-yı hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
    ulvî: yüksek vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
    vücub-u Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın varlığının gerekliliği (bk. v-c-b; ṣ-n-a) zemin: yer
    zikretmek: Allah’ı anmak âbidâne: ibadet edercesine (bk. a-b-d)
    âlem: dünya (bk. a-l-m) âli: yüce
    âyet: delil âyât: âyetler, deliller
    âşiyâne: yuva çeşm-i dil erbâbı: gönül gözü açık olanlar
    çün: gibi şık: bölüm
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 822

    İkinci Mevkıf





    قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ اَللهُ الصَّمَدُ 1

    Şu Mevkıfın Üç Maksadı var.

    BİRİNCİ MAKSAT


    Bir yıldızın tokatıyla yere sukut eden ehl-i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki dâvâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikât yapmak için üç mühim sual ile, ehadiyete ve vahdete dair, ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.

    BİRİNCİ SUAL: Zındıka lisanıyla diyor ki: “Ey ehl-i tevhid! Ben, kendi müvekkillerim namına birşey bulamadım, mevcudatta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi ispat edemedim. Fakat siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir Vâhid-i Ehadi ispat ediyorsunuz? Neden Onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kabil görmüyorsunuz?”

    Elcevap:
    Yirmi İkinci Sözde kat’î ispat edilmiş ki, bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü’l-Vücudun ve Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücuduna birer burhan-ı neyyirdir. Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri Onun vahdâniyetine birer delil-i kat’îdir. Kur’ân-ı Hakîm, hadsiz burhanlarında ispat ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir burhanları daha ziyade zikreder. Ezcümle,


    Not
    Dipnot-1
    “De ki: O Allah birdir. O Allah’tır, Sameddir; herşey Ona muhtaç iken O hiçbir şeye muhtaç değildir.” İhlâs Sûresi, 112:1-2.




    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
    Vâcibü’l-Vücud: varlığı mutlaka gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d)
    burhan: güçlü delil burhan-ı neyyir: nurlu, parlak delil (bk. n-v-r)
    delil-i kat’î: kesin delil ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d)
    ehl-i tevhid: Allah’ın birliğine inanan kimseler (bk. v-ḥ-d) ehl-i şirk ve dalâlet: Allah’a ortak koşanlar ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
    ezcümle: örneğin hadsiz: sınırsız
    kabil: mümkün kat’î: kesin
    kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    lisan: dil maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevkıf: bölüm, kısım
    müvekkil: vekâlet veren, vekil tayin eden (bk. v-k-l) nam: ad
    nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz
    silsile: zincir sukut etmek: düşmek
    teşkikât yapmak: şüphede bırakmak umum: genel, herkes
    vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d)
    vesvese: şüphe, kuruntu vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması (bk. v-c-b; v-c-d)
    zerre: atom, en küçük madde parçası zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları
    zikretmek: anmak, belirtmek ziyade: çok, fazla
    zâhir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) zındıka: dinsizlik
    şirk: Allah’a ortak koşma
    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Otuz İkinci Söz - Sayfa 823

    وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللهُ 1 وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ

    gibi pek çok âyatla, Kur’ân-ı Hakîm, hilkat-i arz ve semâvâtı, vahdâniyete bedâhet derecesinde bir burhan gösteriyor ki, ister istemez, zîşuur olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta bizzarure Hâlık-ı Zülcelâlini tasdik etmeye mecburdur ki, لَيَقُولُنَّ اللهُ der.

    Birinci Mevkıfta nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhidi gösterdik. Kur’ân-ı Hakîm, şu nevi âyatla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:

    Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlakın, devâir-i masnuatından olan manzume-i şemsiye bilbedâhe Onun kabza-i tasarrufundadır. Madem o Kadîr-i Mutlak, şemsi, seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshir ve tedvir ediyor.2 Elbette, o manzume-i şemsiyenin bir cüz’ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvirindedir.3 Madem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvirindedir; bilbedâhe, arzın yüzünde yazılan ve icad edilen ve yerin meyveleri ve gayâtı hükmünde olan masnuat dahi Onun kabza-i rububiyetinde ve terbiyesindedir.

    Madem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve ziynetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan


    Not
    Dipnot-1
    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onunâyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22.
    Dipnot-2
    bk. Ra’d Sûresi, 13:2; İbrahim Sûresi,14:33 Nahl Sûresi, 16:12; Hac Sûresi, 22:18; Ankebût Sûresi, 29:61; Yâsîn Sûresi, 36:38.
    Dipnot-3
    bk. Bakara Sûresi, 2:29; Hac Sûresi, 22:65; Zümer Sûresi, 39:67.





    Hâlık-ı Zülcelâl
    : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
    Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) arz: yer, dünya
    bedâhet: ap açıklık bilbedâhe: ap açık bir şekilde
    bizzarure: zorunlu olarak burhan: güçlü delil
    cüz’: kısım, parça (bk. c-z-e) devâir-i masnuat: san’atla yapılmış şeylerin oluşturduğu daireler (bk. ṣ-n-a)
    gayât: gayeler halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
    hilkat-i arz ve semâvât: göklerin ve yerin yaratılması (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    kabza-i rububiyet: rububiyet eli; herşeyi terbiyesi ve egemenliği altında bulundurma (bk. r-b-b) kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma (bk. ṣ-r-f)
    küre-i arz: yerküre, dünya manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m)
    masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mevkıf: bölüm, kısım
    muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
    nevi: tür, çeşit semâvât: gökler (bk. s-m-v)
    seyyarat: gezegenler sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, mühür (bk. v-ḥ-d)
    tanzim: düzenleme, düzene koyma (bk. n-ẓ-m) tard etmek: kovmak
    tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama (bk. d-b-r)
    tedvir: çekip çevirme, idare etme teshir: boyun eğdirme
    vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d) yaldızlayan: parlatan
    zemin: yer zerre: atom, en küçük madde parçası
    ziynetlendiren: süslendiren (bk. z-y-n) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
    âyat: âyetler şems: güneş
    şirk: Allah’a ortak koşma
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/9 İlkİlk 123456 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 108, 112, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 124, 125, 127, 128, 131, 133, 135, 138, 142, 143, 145, 147, 148, 151, 152, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 163, 164, 165, 167, 169, 171, 172, 176, 179, 183, 185, 186, 187, 189, 191, 198, 205, 327, 440, 592, 600, 827, açacak, acip, adaletli, adedince, adıyla, ahenk, ahseni, aklı, âlemleri, aracı, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, atmak, aya, âyine, azarlama, azot, ağzı, bahusus, bakmıyor, basar, baskı, bazı, bağlantı, bağış, bağışlar, başkasını, başıboş, başındaki, beşer, bildirip, bildirir, bilimi, bilinen, biliniz, bilmesi, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, birlik, boğulur, boşa, budur, bulamaz, bulunmak, bırakmıyor, cevaben, çizgi, çoktur, cömertlik, cömertlikte, çıkış, çınar, dadır, daire, dayanıyor, dağıtacak, dedikleri, dehr, delilden, demişler, derece, değilim, değiller, değiştirme, dikkatle, dile, dinlersen, diriltecek, diyorsunuz, diyoruz, doğrular, dünyadan, duyan, düzenli, düğü, düğümü, dış, dışında, eceli, edecek, edenleri, eder, edilsin, ediyorlar, efes turları, ejderha, elemlerin, elemsiz, emirdağ, emsal, engeller, etmeme, etsek, ettiren, ettirir, ettiğimiz, eğlenceleri, eşsiz, faideleri, farklar, fazilet, faziletler, fecr, fussilet, fıtraten, gaflete, gayret, geliyor, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gezer, gezi, gibi, gidiyorsunuz, gitmiş, gitti, giydirmek, gökte, göreceksin, görmeye, görmeyi, görünmek, görünüşü, görüyorum, gösterme, güvenme, güzelliği, hakaiki, hakkaniyeti, haktan, halka, harap, hararet, hastalıktan, havas, hayrette, haşirde, hendese, herşeye, herşeyin, hevâ, hevesi, hezeyan, hicr, hilkat, hücum, icadı, içindekiler, içindeyim, ihata, ilerleme, ilimle, ilk, imaniye, imdat, insan, istekleri, istemeye, istiyorlar, izale, işaret, işlere, iştiyak, jpg, kabre, kabrin, kalmamış, kamer, kandilleri, kanunları, kapılmak, kapında, kardeşi, kardeşlerimin, karışması, katılma, kavuşmuş, kehribar, kemik, kendilerini, kesretli, kolaylaştırır, konuşmak, koyan, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kısmı, kıyamete, lam, lezzetlerin, libası, lisanı, lütuf, maddi, makamlara, mâlikim, malûmdur, mama, mânâsı, masnuatı, mağlup, mecmuası, medarı, menbaı, mesel, meselâ, mevcud, mevcudat, meydanı, meyvesini, mezaristana, milleti, misafirhanesi, misafirsin, mizanıyla, muazzam, muhabbete, muhabbettir, muhakkak, muhaldir, muhterem, mukaddestir, mümkü, müstehak, müş, nail, nasıl, nefer, nefret, nefsânî, neşretmek, nihayet, nurlandıran, olduk, olduğuna, olduğundan, olgun, olsalar, onlardan, orga, öyledir, özellikle, özgü, parçalar, rahatla, rahatı, rahmet, resim, risalesinde, rububiyeti, sakı, sana, seâdeti, seçim, semeresi, sermaye, sev, seviyesi, sohbetin, somut, söylemiş, sözlerde, suretle, surlar, süsleyen, sırra, tahrik, tahrip, takdim, taksim, tamamıyla, tapan, tasavvur, taşları, tebdili, tecavüz, telvih, temsilât, ters, tevahhuş, teşhir, tokada, tokat, toplamak, tutma, ücretleri, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, veyahut, yapanlar, yapması, yayı, yazılan, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, zahmet, zahmetsiz, zelzele, zeminde, zira, zulmet, şevk, şeye, şeytanı, şirkin

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222